Gündem

Aslı'nın Arkadaşları: Tecritteki kalemin, karanlıktaki elin ışığın rüyasıdır...

Asuman Susam: Halklardan barış rüyası görenlere bir yol açsınlar

29 Ağustos 2016 18:13

Asuman Susam*

Yazı; nemli, serin bir alacakaranlıkta, rahim zarına tutuna tutuna, göbek bağından kan içe içe, nereye doğacağını bilmeden olmayı bekler. Kasıklara vuran sızı, uylukların çıtırtısı, terin akması, sıvıların boşalması; ete geçen tırnak, dudakta açılan diş yarıkları… haykırışa sarılan ulumalar, iniltiye karışan tıslamalar ile atılır dışarıya. Yazının yazgısı içeriden hep dışarıya doğru atılmak.

Yazıyı kendine yoldaş edenler hep bir sen arar, hep bir sen’e konuşur. Sürekli bir belirsizlikte, belirsizliğin sürekliliğinde yazarlar. Muallakta, askıda, gri bölgede; muhatap kim bilmeden. Kendisi apaçıktır, oradadır, şimdide. Düşündeki sen omuz verir ona ya, ben’den çıkan sen midir o bilinmez her zaman.  Kendi kalbinden bilir ötekini, ötekiliği. Digergamlık değilse nedir o halde yazar olmak? Yazının büyüsü deyip durdukları şey bundan başka nedir ki? Yazının bir ucundaki beni öteki ucundaki senle özemek… Hakikati hakikatin dilinden dökmeye çabalamak… belki de hiç ele geçemeyecek olanı aramaktaki hayret ve ısrar. Yazının atık’lığı biraz da bu; rahimden düşme, fırlatılma, atılma anının travmatik çığlığında kalma, onu hep ve her şeyde  hatırlama. Yazı o yüzden bir bellek mekânı aynı zamanda. Ben’den sen’e ilmeklerle atılmışlığın, dünyanın orta yerindeki büyük ıssızlığın içindeki çaresizliğin dermanını aramak bu hatırlayışlarda gizli. Yazmak içeriden gelen dizginlenemeyen bir iştiha, merak ve hayretle dünyayı bilme çabası. Bilmek kadar değiştirmek… o nedenle etik estetikten ayrılmaz onda. O nedenle bir şiirin, bir romanın eşsizliği, güzelliğinden çok belki, hayatlara ne kadar değip onları nasıl güzelleştirdiği değiştirdiği önemli. O nedenle yazmak benden önce seni önceleme terbiyesi kimi yazarlar için. Dünyayı bütün bütün kurtaramayacağını, isteği bu olsa da değiştiremeyeceğini bilen, baştan mağlupların vicdan oluşturma inadı. Tıpkı Aslı Erdoğan’ın Özgür Gündem’de yazma ısrarındaki gibi.

Cennet de cehennem de bu dünyada, diyenlere denebilir ki cehennem burada cennetten önde. Altınçağ yalanın büyüğü, ondan muktedirler tarih yapmışlar. O gün bu gündür tarih meleğinin gözleri Orpheus’un gözleri. Katliamlar, heder olan hayatlar, giden genç ömürlerle aylardır, günlerdir büyük saatin durduğu bir tarih dışılığın içindeyiz. O nedenle zamana söz bırakmak, kesilen hayat damarlarımızı onarmak demek biraz. Muktedirin tarihine karşı suskunların, dışarıda bırakılmışların, dilsizleştirilenlerin karşı tarihini ve belleğini kurmak demek. Bugün yazıyor oluşumuzun, yarın yazacak oluşumuzun kıymeti hatıralar ve hatırladıklarımızla şimdiye ve geleceğe sahip çıkmak. Dünyayı dille taşıyanların döküldüğü yer yazı. Söz çoğu aramaz azdadır. Erdem ve doğruluk arar ama. Yazı da söz de bundandır can yakar, can sıkar onlardan yoksun olan için.

Yazıyı sevmeyen ve ondan korkan, yazan eli kıskanan ve o eli kıran rüyasızdır.  Ondandır hayatların Yusuf’un kuyusuna çevrilişi. Derine, ışıksız, mutlak bir sessizliğe gömülmek istenişi. Tecritteki kalemin, karanlıktaki elin ışığı rüyasıdır. O hiç tükenmez.

Yeryüzünün başına gelen belalar çetin, hepsi insandan. Dünyanın insan merkezli kurulmuş oluşundan. İnsanın şah, şahbaz kılınışından. Oysa yeryüzündeki kötülüklerin tek bir kaynağı o. Ondan kurtulmak isteyen, yedi derisinden soyunacak. Başta kibir gömleğini atacak. Tesbihböceği hayreti, salyangoz merakı olmayı öğrenecek. Rüyası olandan korkmayacak, rüyayı hayra yoracak.

‘Millibirlikveberaberlik’ peritozundan zoraki bir romantizm ve nostalji, suni duygusallık üretenler çoğun sesine bir kulak versinler hele… Halklardan barış rüyası görenlere bir yol açsınlar…  Yusuf’un kuyuya indirilişi kardeşlik ihanetiydi. İnsan varsa haset, kin, garez hiç bitmez. Kötülük de yeryüzünden silinmez. Ama rüya da bitmez, ele geçmez, dizginlenemez, yasaklanamaz. Bastırdığınız rüya kâbus olur, hayalet olur, gelir döşe oturur.


Bu yazı ilk olarak Kültür Servisi'nde yayımlanmıştır