Geri Dön
Paylaş
Kültür-Sanat

Yıllarca gangster çetelerinin arasında çalışan Donna DeCesare: Ruh sağlığını korumaları için ​gazetecilere üç formül öneriyorum

23.05.2017 13:48

"Taciz kurbanı çocukların fotoğraflarını yayınlamak için 20 yıl bekledim"

20 yıl boyunca Guatemala ve Kolombiya’daki gangster çetelerinin arasında yaşamış, gençlerin, şiddet, uyuşturucu ve tacizle dolu hayatlarına tanıklık etmiş olan belgesel fotoğrafçısı Donna DeCesare, "Gazeteciler olarak kendi­mize iyi bakmalıyız. O kadar acı ve ızdıraba şahitlik ediyoruz ki... Ben tüm genç gazeteci­lere buna karşı kendi ruh sağ­lıklarını korumaları için 3 formül öneriyorum" diyerek şunları sıraladı:

"Farkındalık, denge ve bağ kurma. Kendinizin far­kında olun. Karşılaştığınız olaylar karşısında bedenini­zin strese nasıl tepki verdiğini takip edin. Özellikle korkutucu ve tehlikeli olaylar hakkında haber yaparken, inanılmaz derecede strese giriyoruz. Kor­kunuzu kontrol altına almayı öğrenin ama bu sizi duygusuzlaştırmasın. Nasıl etkilendiğini­zin farkına varın ve ne zaman mola vermeniz gerektiğini bilin. Sinirli, depresif ve hassas his­sediyorsanız bunu halının altına süpürmeyin."

Diyarbakır Fotoğraf Günleri ve çeşitli üniversitelerde konuşmalar yapmak üzere Türkiye’ye gelen DeCesare, "Hepimiz zalim olma potansiyeline sahibiz. İstisnasız hepimiz..." görüşünü savunuyor ve ekliyor:

"Çok iyi bir insan olduğunu düşünenlerimiz bile... Ve hepimiz, kötü olduğumuzun bilincine varırsak, kendimizi değiştirme kapasitesine sahibiz. İşte bu yüzden iyi tecrübeler yaşatmak önemli. Bu anlamda sanatın insanlara dönüştürücü bir deneyim yaşatabileceğine inanıyorum. Sanat yoluyla öfkenizi yıkıcı olmayan yollardan dışa vurabilirsiniz." 

Unicef ile taciz kurbanı çocuklar konusunda bir süre işbirliği yaptığını söyleyen DeCesare, çektiği fotoğrafları yayınlamak için 20 yıl beklediğini ifade ediyor. "Aradan geçen zamanda bir kısmı hayatını kaybetti, bir kısmı ise yaşlandı ve tipi değişti" diyen DeCesare, "Dolayısıyla onlara zarar verme ihtimalim kalmadı. Kitabın sonunda hayatını değiştiren kimi karakterlerin hikâyelerini yazdım" diyor.

Habertürk gazetesinden Kübra Par'ın sorularını yanıtlayan (23 Mayıs 2017) DeCesare'nin açıklamalarından bazı bölümler şöyle:

Fotoğrafçılık kariyeriniz­de gangster çeteleri üzerine yoğunlaşmaya nasıl karar vermiştiniz?

ABD’ye göç etmiş yoksul bir ailede büyüdüm. Göçmen olmam, başka göçmenlerin hayatlarına ilgi duymama neden oldu. Aslında üniver­sitede edebiyat okudum. Ne gazetecilik ne de fotoğrafçılık eğitimim var. İngiltere Colches­ter’de yüksek lisans yaparken biri Protestan diğeri Katolik olan iki arkadaşım beni yılbaşı tatili için Kuzey İrlanda’ya davet etti. İkisi de birbirinin evini bilmiyorlardı. Her ikisiyle de zaman geçirdim ve fotoğ­raflarını çektim. Kameram onların birbirlerinin dünyasını tanımalarına vesile oldu. İşte o anda fotoğrafın hobi olmaktan öte peşinden gitmem gereken bir şey olduğunu anladım. Orta Amerika’ya savaş muha­biri olarak gitmiştim. Oradaki diasporaların hayatını araştırır­ken gangster çeteleriyle ilgili gerçeklerle karşılaştım.

DeCesare, fotoğrafını çektiği kişiyi tanımadan deklanşöre basmadığını söylüyor

Çetelerin arasına gir­mek, onlara kendinizi kabul ettirmek zor oldu mu?

Çeteler çoğunlukla 18 yaşından küçük gençlerden oluşuyordu. Fotoğraflarını çektiğimde ilk düşündükleri şey devlet yetkilileriyle ilişkili olduğumdu. Beni tehdit olarak görüyorlardı. Gazeteci olduğumu kanıtlamak için yanımda sürekli basın kartımı ve daha önce fotoğraflarımın yayınlandığı gazetelerden taşı­yordum. Asla rastgele fotoğraf­lar çekmedim. Öncelikle onları tanımam ve ilişki kurmam gerekiyordu. Benimle konuşmak istemiyorlarsa, zorlama­yıp başka birini arıyordum. Gitmeden o bölge hakkında araştırma yapmış olmam beni bir yandan onları anlayabile­cek içeriden biri yapıyordu ama aynı zamanda yaşadık­larını anlatmalarında sakınca olmayan bir yabancıydım...

İçeriden biri olabilmek için onlar gibi yaşamayı, onlar gibi giyinmeyi denediniz mi?

Hayır, her zaman belirli bir limit içinde tuttum kendimi. Bazı durumlarda fotoğrafını çeke­ce­ğim insan­larla birlikte yaşadığım, geceyi onla­rın evinde geçirdiğim oldu ama hep çok dikkatliydim. Hiç içki içmedim, aşırılıklar yapmadım ve profesyonelce davrandım. Başka insanları yargılamam, asla parmağımı sallayıp ne yap­maları gerektiğine dair nutuk çekmem ama bir rol model gibi davranmam gerektiğini düşünürüm.

Küçük hayatlar üzerindeki etkinizin ötesinde büyük ölçekte de bir şeylerin de­ğişmesine vesile olmuşsunuz. Sizin saye­nizde kimi sivil toplum kuruluşları yardım için harekete geçmiş, Unicef risk altındaki çocukların fotoğraflarının çekilmesine dair bir protokol hazırlamış...

Unicef ile taciz kurbanı çocuklar konusunda bir süre işbirliği yaptım. Psikoloji alanında pek çok araştırma yaptım. Hedefimiz çocuklara uğradıkları tüm vahşete rağmen “Hayır” deme haklarının olduğunu, duygularını dışa vurmaları gerektiğini öğretmekti. Bunun bir parçası olarak fotoğraflarının çekilmesine itiraz edebileceklerini de öğrettim. Çünkü dijital bir dünyada yaşıyoruz ve fotoğraflarının çıkması onları çok müşkül durumda da bırakabilir. Örneğin namus cinayetine kurban gidebilirler. Onları korumak için yüzlerini göstermemelisiniz.

Ama siz çalışmalarınızda pek çoğu­nun yüzünü göstermişsiniz. Bu hayatla­rında kötü etkilere yol açmış olamaz mı? Örneğin polisin dikkatini çekmelerine neden olmuş olabilirsiniz?

İşte bu yüzden fotoğrafları yayınlamak için 20 yıl bekledim!

Ne? 20 yıl mı?

Evet! Aradan geçen zamanda bir kısmı hayatını kaybetti, bir kısmı ise yaşlandı ve tipi değişti. Dolayısıyla onlara zarar verme ihtimalim kalmadı. Kitabın sonunda hayatını değiştiren kimi karakterlerin hikâyelerini yazdım. Örneğin size bahsettiğim Viyana’da ressam Carlos... Onun hikâyesini yazmamda sorun yoktu çünkü kendine yeni bir hayat kurdu. Ama hâlâ Orta Amerika’da yaşayan insanlar, çeteler ya da polis tarafından hedef alınabilirler. Çünkü değişimin mümkün olduğunu duymak istemeyenler var.

ABD’ye göç etmiş yoksul bir ailede büyüyen DeCesare, yıllarca göçmenlerin hayatlarını fotoğrafladı

"Hepsi 20 yaşına gelmeden
öleceğine inanıyordu ve doğruydu"

Gangster çetelerine katılan gençlerle birlikte zaman geçirirken suçlu psikolojisi üzerine düşündünüz mü? Bazen suçlu olmak ile kurban olmak arasında ince bir çizgi olduğu fikrine katılır mısınız?

İnsanları hiçbir zaman salt DNA’ları ya da yetiştikleri çevreyle sınırlı tutamazsınız. Eğer çevreleri onlara başka ihtimalleri görmeleri imkân sunmuyorsa insanların değişmesi zordur. Farklı seçeneklere sahip olabilmek çok önemli, ancak o zaman hayatlarının kendi kontrolleri altında olduğunu düşünebilirler. Tanıştığım gençlerin hepsinde bir kadercilik vardı ve 20 yaşına gelmeden öleceklerine inanıyorlardı ve maalesef bu doğruydu. En yıkıcı olan şey bu. Bunun suçlu zihniyetiyle ilişkili olduğunu düşünmüyorum. Mesele birkaç çürük elma meselesi değil, sosyolojik bir fenomen...

"Hepimiz zalim olma potansiyeline sahibiz"

Peki, o atmosferde insan doğasına dair bir şeyler keşfettiniz mi?

Hepimiz zalim olma potansiyeline sahibiz. İstisnasız hepimiz... Çok iyi bir insan olduğunu düşünenlerimiz bile... Ve hepimiz, kötü olduğumuzun bilincine varırsak, kendimizi değiştirme kapasitesine sahibiz. İşte bu yüzden iyi tecrübeler yaşatmak önemli. Bu anlamda sanatın insanlara dönüştürücü bir deneyim yaşatabileceğine inanıyorum. Sanat yoluyla öfkenizi yıkıcı olmayan yollardan dışa vurabilirsiniz. Tanıştığım genç insanların çoğu öfkeliydi. Ve gerçekten de öfkeli olmaya hakları vardı, çünkü hayatları boyunca kötü muameleye maruz kalmışlardı. Hem aile içinde hem toplum tarafından farklı şekillerde taciz edilmişlerdi. Fakat bu öfkeyi sağlıklı bir şekilde dışa vurmalarını sağlayabilirseniz, bir fark yaratabilirsiniz. Bu yüzden sanat programlarının bütçe kesintisine gitmesine çok üzülüyorum, çünkü sanat genç insanların kendilerini keşfetmeleri için çok önemli bir araç. Genç insanların beyni yumuşak plastik gibidir, şekillendirebilirsiniz.

Peki, sizden fotoğrafçılık öğrenmeye çalışmışlar mıydı?

Evet, bazen. Gangster çetelerinin zulmüne maruz kalmış yahut bizzat onların arasında olan gençler için çeşitli workshop’lar düzenledim. Çocukların kendi hikâyelerini yansıtabildiklerini ve bunun onları güçlendirdiğini gördüm. Bunun tek başına yeterli olduğunu söylemiyorum ama bu da puzzle’ın önemli bir parçasıydı.

Gangsterlerle önce halkın arasında bir yerde buluşuyordum. Sonra mümkünse anneleriyle tanışmaya çalışıyordum. Ondan sonra ait olduğu topluluğa giriyordum ve hepsini tanıdıktan sonra kendimi güvende hissedebiliyordum.

Travma üzerine çalışmalarıyla tanınan Donna De Cesare,

Kendinizi nasıl korudunuz?

Öyle ortamlarda kendinizi korumanın en iyi yolu güvenebileceğiniz başka gazetecilerle işbirliği yapmak ve bilgi paylaşmaktır. Tabii bir de tehlikeden tehlikeye fark var. Hepsine ayrı önlem almanız lazım. Tanımadığınız, tehlikeli biriyle röportaj yapacaksanız kalabalık yerlerde buluşmalısınız böylece ikinizden birinin öldürülme riskini azaltmış olursunuz! (Gülüyor) Gangsterlerle önce halkın arasında bir yerde buluşuyordum. Sonra mümkünse anneleriyle tanışmaya çalışıyordum. Ondan sonra ait olduğu topluluğa giriyordum ve hepsini tanıdıktan sonra kendimi güvende hissedebiliyordum.

Hiç tehdit aldınız mı?

Hayır, fazla almadım ama bir kez polisle başım belaya girdi. Tutuklamak istedikleri isimlerin listesini yapmışlar. Benimle birlikte mahalleye gelip çeteden iki çocuğu gözaltına aldılar. Diğer çocuklar beni polisle işbirliği yapmakla suçladı. Karakola gittiğimizde polislere gözaltına aldıkları çocuklarla da röportaj yapmak zorunda olduğumu söyledim. İzin verdiler. Yanlarına girdim ve ilk olarak kaç yaşında olduklarını sordum. İkisi de 18 yaşından küçüktü. “Göçmen yasasına göre sizi sınır dışı etmeleri mümkün değil. Bana annenizin telefon numarasını verin, durumunuzu bildireyim. Avukat bulmanıza da yardım edebilirim” dedim. Sonra serbest bırakıldılar. Her şeyi yolunda olduğunu düşünerek akşam bir partiye gittim. Biri beni gözetleme başlayınca problem olduğunu anladım. O mahalledeki çete liderini arayıp buluştum. “Dinle Roberto, bugün böyle bir olay oldu ve benim herkesi toplayıp konuşmam ve hikâyeyi benim açımdan anlatmam lazım” dedim. “Hiç gerek yok Donna, biz seni yıllardır tanıyoruz. Ayrıca poliste hepimizin fotoğrafı var zaten” dedi. “Sen 20 yaşındasın, dünyaya dair fikrin var ve gazetecilikte hikâyenin her iki tarafını da anlatmak gerektiğini biliyorsun. Ama gençler bunu bilmiyor. Onlara işimin ne olduğunu anlatmak istiyorum” dedim. Hepsini toplayıp konuştum ve o günden sonra aralarında hiçbir problem yaşamadım. Eğer bunu yapmasaydım durum tehlikeli bir hâl alabilirdi. Bu tür topluluklarda söylentiler hayatınıza mal olabilir.

Çete liderini arayabilecek kadar samimiyet kurmuş muydunuz yani?

Hikâyelerini anlattığım için beni bir bakıma arkadaşları olarak görüyorlardı ama bu işledikleri suçları onayladığım anlamına gelmiyordu.

Aralarında kaç yıl geçirdiniz?

Orta Amerika’ya 1980’lerin ortasında gittim ve 2009’da döndüm. Yani 20 seneden fazla...

"Ruh sağlığını korumaları için
gazetecilere üç  formül öneriyorum"

Fotoğrafçılık kariyeriniz boyunca çok fazla vahşete şahitlik etmek zorunda kaldınız mı?

Uzun süre savaş muhabirliği yaptım, tehlikeli olaylarla karşılaştım. Ama her zaman çalışma alanımı belli bir limit içinde tutmaya ve riskleri minimize etmeye çalıştım.

O ortamda yıllarca kalmak psikolojinizi nasıl etkiledi?

Gazeteciler olarak kendi­mize iyi bakmalıyız. O kadar acı ve ızdıraba şahitlik ediyoruz ki... Ben tüm genç gazeteci­lere buna karşı kendi ruh sağ­lıklarını korumaları için 3 formül öneriyorum; farkındalık, denge ve bağ kurma. Kendinizin far­kında olun. Karşılaştığınız olaylar karşısında bedenini­zin strese nasıl tepki verdiğini takip edin. Özellikle korkutucu ve tehlikeli olaylar hakkında haber yaparken, inanılmaz derecede strese giriyoruz. Kor­kunuzu kontrol altına almayı öğrenin ama bu sizi duygusuz­laştırmasın. Nasıl etkilendiğini­zin farkına varın ve ne zaman mola vermeniz gerektiğini bilin. Sinirli, depresif ve hassas his­sediyorsanız bunu halının altına süpürmeyin.


Söyleşinin tamamı için tıklayın