Bir zorbalık matruşkası olarak insan

Çocuk, güvercin, köpek, kedi, kadın, tavşan, bebek, tilki... Sömürü ve ezilmişliklerinden akraba edilenler, eril ve türcü bir imgelemin kelimelerine, gazetelerin üçüncü sayfalarına, Twitter'ın “trend topic” listelerinin alt sıralarına sıkıştırılır


@e-posta
Kritik, 23 Şubat 10:53
- A +
Yazı aşağıda devam etmektedir.

Kendi türüne ve dışındakilere karşı sınırsız bir kötülük potansiyeline sahip, gölgesi ve karanlığı şiddete meyyâl insan, yeryüzünün ezelî ve ebedî bir salgını, habis bir urudur sanki.

Yaşadığımız coğrafyanın sadece son bir ayı: Güvercinlere zehirli yem vermişler, güvercinler ölmüş. Bir köpeğin kulağını kesmişler, yemesi için önüne atmışlar. Bir kediye tecavüz edilmiş, kedi ölmüş. Bir kadına tecavüz edilmiş, kadın öldürülmüş. Evet, angora tavşanlarının tüyünden kürk yapıyorlarmış, bir süre sonra da tavşanlar ölüyormuş. İki aylık bir bebeğe tecavüz edilmiş, bebek ölmüş. Bir tilkiyi vurmuşlar. Ayağından tellere asmışlar. Tilki ölmüş.

Çocuk, güvercin, köpek, kedi, kadın, tavşan, bebek, tilki... Sömürü ve ezilmişliklerinden akraba edilenler, eril ve türcü bir imgelemin kelimelerine, gazetelerin üçüncü sayfalarına, Twitter'ın “trend topic” listelerinin alt sıralarına sıkıştırılır. Sessizleştirilen ve saklanan, insan türünün, patriyarkanın beden/ten/et'i işgal ve imha üzerine kurduğu iktidarı ve bunların ırkçılık, militarizm, homofobi, cinsiyetçilik, türcülükle ilişkisidir. İnsan eliyle kurulan eril, kapitalist modernist sistem/devlet ve aygıtları, zihni, bedeni, dili; hayalleri, düşleri, hayatı yok etmek için sadece toplama kampları değil alışveriş merkezleri, ofisler, toplu konutlar, siteler, okullar, hapishaneler, hastaneler, fabrikalar gibi çeşit çeşit mezbaha inşa eder. Bir canlı türü olarak insan ile hayvan, her açıdan tahakküm altına alınıp, sömürgeleştirilip yok edilerek eşitlenir ancak.

Birhan Keskin'in "Gazze" şiirinde söylediğidir:

"İnsan; insan ne ki,

Şeytanın bacağı kırık kalıyor

İnsan derken."

I.

“Demek istediğim şu... Bizden başka canavar yok belki...” (Simon)

William Golding’in Sineklerin Tanrısı romanında, soğuk savaşın sıcak savaşa dönüştüğü ve atom bombasının korku saldığı dönemde, bir grup Britanyalı erkek çocuğu bu tehlikeden kurtarmak amacıyla bir uçak hareket eder. Onlar, uygarlığın devam etmesinin ve yenilerinin kurulmasının teminatıdır. Ancak uçak, okyanusun üzerinde bir adaya düşer. Bu, hem insanı merkeze alan, onu bir yatırım nesnesi olarak gören uygarlığın hem de insanın tahribat gücünün ortaya çıkmasına vesile olur. 

Sineklerin Tanrısı, William Golding, Çev: Minâ Urgan, Türkiye İş Bankası YayınlarıRomanın kişilerinden Jack, onun en has adamları Roger, Maurcie ve onlara tabi olan çocuklar, kendisi gibi olmayanları uyumsuz, öteki ilan eder. Kurdukları düzeni bozacağını düşündükleri hiçbir canlıyı istemezler. Yüzlerini boyar, domuz avlar, hırsızlık yaparlar. Domuzcuk, Simon, Ralph ise ne içinde bulundukları küçük toplulukla tamamen uyumlu olmaktan ne de öldürmekten yanadır. Fiziksel özellikleri sebebiyle dışlanırlar. Akıl, sağduyu, bilimi temsil ederler. Domuzcuk’la birlikte buldukları şeytanminaresine sahip olan, ondan ses çıkarmayı beceren ve düşen uçaktan geriye kalan çocukları bu sesle bir araya toplayan Ralph şef seçilir. Ateş yakıp, duman sayesinde kurtulmak, barınaklar kurmak, görev dağılımı yapmak, kurallara uymak, okulda öğrendikleri şekilde söz alarak konuşmak gibi yetişkinlerin/uygarlığın öğrettiği şekilde davranmaktan yanadır. Ancak, insanın içindeki karanlık her türlü kötülüğe gebedir, "iyi" olanı her an teslim alabilecek güce sahiptir. Bu çoğunluk karşısında, hakikatin ve “başka”nın peşinden koşmak, onu bulmak, görmek, kurmak için uğraşmaksa azınlıkta kalmayı sedçmektir.

İşte "bizden başka canavar yok belki" demeye çalışan Simon  korkulan, uğruna türlü türlü şiddete başvurulan canavarın gerçekte var olup olmadığının peşindedir. Sineklerin Tanrısı ona,

“Canavarın avlanıp öldürülebilecek bir şey olduğunu sanmak da nereden aklınıza geldi? Sen biliyordun değil mi? Sizlerin bir parçası olduğumu biliyordun. Sizlere öyle yakın, öyle yakın, öyle yakınım ki! Her şeyin bozuk gitmesinin nedeniyim ben. Bunu biliyorsun değil mi? Seni istemiyorlar. Anladın mı? Biz eğleneceğiz bu adada! Onun için bir haltlar çevirmeye kalkma, benim zavallı yolunu şaşırmış çocuğum, yoksa... Yoksa, dedi Sineklerin Tanrısı, seni yok ederiz. Anladın mı? Jack, Roger, Maurice, Robert, Bill, Domuzcuk, Ralph. Yok ederiz. Anladın mı?"

dediğinde yalan, yanlış, kötülük, zorbalık, barbarlık karşısında tek başına kalır. O, artık azınlıktır.

Zamanla koro lideri, avcı başı, kabile şefi olan Jack'in “Kurallarımız olmalı ve bu kurallara uymalıyız. Ne de olsa, vahşiler değiliz biz. Biz İngiliziz ve İngilizler her şeyi en iyi biçimde yaparlar. Demek ki doğru olanı yapmalıyız bizler de.”  cümleleri ırkçı, eril, ayrımcı zihin ve algısını, vahşi olanın kim/ne olduğunu ifşa eder ki kötülük bunlarla sınırlı da değildir. Başlangıçta şef olmak isteyip de seçilmeyen Jack bu ilk yenilginin öcünü, şiddetinin dozunu artırarak alırken bu zalimlik herkese sirayet eder.  Eylemlerini ve sonrasını törene dönüştüren çocuklar baskı, yok etme, duygusal taciz, öldürme... her tür şiddete başvururlar. Oysa "uygar" bireylerdir! İşbölümünü, kuralları, söz almadan konuşmamayı, akılcı olmayı, su ve tuvaletleri nasıl kullanacaklarını, düzeni, ateşi sürekli yanık tutarak kurtulabileceklerini, bilimi, bilgiden yararlanarak açıklamalar getirmeyi, üzerlerinde başlarındaki pisliği temizlemeyi, saçlarını kesmeyi, dişlerini fırçalamayı öğrenmişlerdir. Görüyoruz ki aynı "uygarlık" korkmayı, düşmansız yaşayamamayı, suçtan, yüzleşmekten, hakikatten kaçmayı, Kızılların kendilerini tutsak alacağını, İngilizlerin vahşileşmeyeceğini, bu kadar küçük adada yılanın, canavarın olmayacağını, onların olsa olsa Afrika ya da Hindistan’da olacağını, insanları etiketleyip (domuzcuk, karadut lekeli, şişko, saralı) aşağılayabileceklerini, üniformanın üstünlük sağladığını da öğretmiştir. Ve bir baba -deniz kuvvetlerindeki asker baba- onları kurtaracaktır. "Uygarlık" elbette ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda davranmıştır. Ancak, kendi  ürettiği/kurduğu aygıtlarca kontrol altında tutarak istediği zamanda, ölçüde kullandığını varsaydığı şiddet, bu aygıtlar ortadan kalkınca iktidarını ilan etmekte sakınca görmez, bundan haz duyar.

İlk avda, bıçağın canlı bir gövdeye girmesini, yaşayan gövdeyi parçalamasını, kanın akmasını düşünürler, acıma duygusu uyanır. Bunlar, onları durdurur. Ancak kovalamaca, dişi domuza fırlattıkları mızraktan akan kan, domuzun ciyaklamaları, kaçış hazlarını, heyecanlarını tırmandırır. Jack domuzun tepesine çıkar, Roger domuzun kıçına sapladığı mızrağı ileriye doğru iterken avcı çocuklar “tüm ağırlıklarıyla, doymuşçasına üstünde kalır”lar. Eril muktedir, arzu nesnesini ele geçirip kendi yenilgilerini telafi eder, eksikliğini tamamlar. Domuzun başını korktukları canavara armağan ederler ve bütün çocuklar vecd halinde ”Canavarı gebert! Gırtlağını kes! Kanını dök!”ü tekrarlar, dans ederler. Yüzleri boyalıdır. Maske, gölgede kalan yanlarının dışavurumunu kolaylaştırır. Cinayet, suç, ceza, utanç, yüzleşme hepsini örter. Simon, hakikatin bilgisini onlara söylemek için ormandan emekleyerek çıkıp geldiğinde at nalı biçiminde dizilmiş vecd halindeki çocuklar onu ne görür ne duyarlar. Canavar, o an Simon'dur onlar için. Saldırır, bağırır, vurur, ısırır, yırtar, parçalarlar onu. Küçük cansız bedeni kumun üzerine düşer. Çocuklar, çığlık atıp karanlığa koşar. Simon ile dişi domuzun yaşam hakkı insan tarafından gasp edilmiş, bedenleri parçalarına ayrılmış, tüketilmiştir.

Uygarlığın ve insanmerkezci algının çöküşü olarak da okunabilecek bu romanda bir coğrafyanın, yaşayan canlıların, azınlığın ve hakikatin insan tarafından işgal ve iştahla imha edilmesine tanıklık ederiz. “Neyiz biz? İnsan mı? Yoksa hayvan mı? Yoksa vahşiler mi?” sorusunun cevabını da roman kendisi verir: İnsanız, ta kendisiyiz. Böyleyiz.

Başka bir romansa bu işgal ve imhaya karşı direniş ve dönüşümün imkan ve ihtimalini gösterir.

 II.

"Abla... Dünyadaki bütün ağaçlar kardeşim gibi." (Yonğhe)

Han Kang'ın Vejetaryen romanı ve onun ana kişisi Yonğhe huzurbozan, oyunbozan, yıkıcı, kışkırtıcı bir karakter olarak kapitalist modernist, eril, türcü muktedire adeta fısıltıyla nanik yapar. Bir yıkım ve yeniden inşayı önerir. Bunun da doğaya dönmek değil, dönüşmek; doğayla bütünleşmek değil, bütünlenmek/ tamamlanmaktan geçtiğini söyler. Soyunmak, çırılçıplak kalmak, bitkiye dönüşmek; tüm türleri, varolanları eşitlemek, hepsiyle eşitlenmek. Bu da hegamonik her tür söylemle hesaplaşmakla mümkün olacaktır. Bir kışkırtıcı, harekete geçirici öğe yeter yolun açılması için.

 Vejetaryen, Han Kang,Türkçesi:Göksel Türközü, April YayıncılıkYonğhe de bir rüya görür, et yemeyi bırakır. Ardından sahne sahne toplumun zorbalığı! Bu, üç düzlemde karşımıza çıkar. İlki hayvandan yararlanmama, et tüketmeme/ sömürmekten vazgeçme tercihi. İkincisi toplumsal cinsiyet rolü olarak kadınlığı soyunmak. Üçüncüsü canlı türü olarak insandan bitkiye dönüşme/dönüşüm süreci. Anlatıcıları farklı bu üç düzlem anne/ baba/ kızkardeş/ abla/ koca, aile/ evlilik; beden, cinsiyet, cinsellik; iş dünyası ve ilişkiler, sağlık kurumu... Bunların hemen hepsinin bireyin bedenini, dilini, tercihlerini, yaşam hakkını zor kullanarak parçalayan, yok eden bir aygıt olduğunu, birbirlerini ürettiklerini, beslediklerini gösterir. Bunu sadece ana kişinin hikâyesi değil; onun kocası, ablası, eniştesi üzerinden de yapar. İçiçe geçen hikâyeler, hem Yonğhe'nin hikâyesinin biricikliğini, başkalığını hem de “çoğunluk”un çoklu ve çeşitli zorbalığını görmemizi sağlar. 

Çoğunluk, azınlık addettiği üzerinde tahakküm kurar, onu sömürür. Kendinden olmayanı, kendine benzemeyeni ehlileştirip, evcilleştiremediğinde "anormal" olarak etiketler. Her çeşit psikolojik ve fiziksel şiddete başvurur. Yüksek ses, emir kipi, dalga geçme, aşağılama, kandırma, reddetme, yok sayma, fiziki müdahale, iğne... dilden teknolojiye hemen hepsini kullanarak parçalama, yok etme, tüketme araçlarını devreye sokar.

Yonğhe'nin kocasının patronu ve iş arkadaşlarıyla yenen akşam yemeği masası ile geniş aile yemeği masası, "deli gömleği" giydirilerek kapatıldığı hastane, evliliği ve ailesi onun mezbahasıdır. Anne, baba ve ablasının zorla et yedirmeye çalışması da rızası dışında kocasının cinsel ilişkiye girmesi de tecavüzdür. Çocukken babasından yediği tokatlar yerini kocasının, ailesinin ve toplumun norm dayatmalarına, fiziksel ve ruhsal şiddete bırakmıştır. Yonğhe'nin et yememeyi tercih etmesi, düzen içre her ne/ kim varsa hepsinin rahatını kaçırır. Normatif, gelenekselleşmiş olanın dışına çıkan Yonğhe karakteriyle yazar, okuru da oraya, orada neler olduğuna bakmaya ve yeniden inşa sürecine davet eder. Ne ısrarcıdır ne ajitetatif. Bağırmaz, mesaj vermez, öğretmez. Sessiz, sakin, soğukkanlı bir dille yapar bunu. Tıpkı Yonğe'nin bedene, dile, cinsiyet kimliğine, cinselliğe, kültüre dair kendisine giydirilmeye çalışılmış her ne varsa hepsinden soyunma süreci gibi:

            "Buzdolabına artık öyle şeyler koyamam. Dayanmam mümkün değil."

            "Yemeyeceğim"

            "Ben et yemeyeceğim."

            "Rüyalar gördüğüm için... Bu yüzden et yemiyorum."

            "Yüzler."

            "Resimler sayesinde rüya görmüyorum..."

            “Et yemezsem o yüzlerin ortaya çıkmayacağını sanmıştım. Ama değilmiş.”

            "Yani... Artık bilmiyorum. Yüz karnımın içinde. Yüz, karnımdan yukarıya doğru yükseliyor."

            "Artık korkunç değil... Korkmayacağım."

            "Abla, ben amuda kalktım, vücudumda yapraklar büyüyüp, ellerimden kökler çıkarak... toprağın altına             girdi. Sonsuzdu, sonsuz... Evet, kasıklarımda bir çiçek açmaya başladığından bacaklarımı araladım,      genişçe araladım ama..."

            "Abla... Dünyadaki bütün ağaçlar kardeşim gibi."

            "Ben, sulanmalıyım. Abla,  bana böyle yemekler gerekmiyor. Benim suya ihtiyacım var."

            "Ben artık bir hayvan değilim abla."

            "Yemek falan yemesem de olur. Yaşayabilirim. Sadece güneş ışığı yeterli."

Yonğhe'nin cümleleri boyunca takip edebileceğimiz bu süreç, ne bir kaçış ne bir arınmadır. Daha çok, çıplaklaşma, özgürleşme, dönüşümdür. Muktedirin dil ve anlam evreninin dışına çıkıp doğa ve hakikat ile kendi bağını, dilini kurma süreci. Dolayısıyla ötekileşmeyi ve ötekileştirmeyi, sömürülmeyi ve sömürmeyi reddediş. Kendini/insanı merkeze koyan bir bakış, dil, eylem, yaşam biçiminden vazgeçiş; doğayla eşitlenme.

Sütyen takmayı reddetmesi, üzerindeki giysileri çıkarıp parkta, bankta, sokakta güneşlenmesi ve şimdi et yememeyi tercih etmesi çoğunluk/koca, anne, baba, abla için kayıp, başarısızlık, utanç kaynağıdır.  Koca, patronundan neredeyse özür dilerken, anne ve baba da damatlarından özür diler dururlar. Mahcup olurlar. Hepsinin gözünde ve dilinde Yonğhe anormal, delirmiş, kusurlu, hastadır. Tedavi edilmelidir. Oysa ona sadece sulanmak, gün ışığı yeter. Ursula Le Guin'in dediği gibi "dünyaya orman denir".  Ve bu ormanda bütün ağaçlar Yonğhe'nin kardeşi gibidir artık.

"Vejetaryen"de ailenin ve kocanın hayvan etini kesmesi, parçalarına ayırması, pişirmesi, yemesi; Yonğhe'nin üzerinde ailesinin ve kocasının kurmaya çalıştığı eril, cinsiyetçi, türcü tahakküm; maruz kaldığı sömürü, baskı, zorbalık vahşi'nin insanın ta kendisi olduğunu bir kez daha hatırlatır. Kurmacanın bu hakikati, hayatın da hakikatidir. Bu roman Yonğhe karakteriyle bütün bunlara karşı edebiyatın/edebiyatla direnişin mümkününe kapı aralar.

III.

"Uygarmışız uygarlaşmışız"

Her iki roman da apaçık gösteriyor ki bir canlı türü olarak insan kendinden "güçsüz" addettiğini tahakküm altına almanın dilini, araçlarını, yöntemini, üretip geliştirdiğinde her tür şiddet sisteminin temellerini atmış olur. O halde tam da burada sormamız gerekenler. Hayvandan yararlanmak, bedenini askıya asmak, kesmek, bantlarda parçalara ayırmak, pişirmek, yemek ile bir bedenle rızası dışında cinsel ilişkiye girmek, ona istemediklerini yedirmek, deli gömleği giydirip hastaneye kapatmak; hayvanı tahakküm altına alıp sömürmek ile dili, bedeni, inancı, dini, kimliği, emeği tahakküm altına alıp sömürmek arasındaki birbirinden üreyen, birbirini besleyen, çoğaltan korkunç ilişkiyi, bağı sorgulamak, bunlarla hesaplaşmak, yüzleşmek zorunda değil miyiz? Toplama kamplarında, çöllerde, hücrelerde, bodrumlarda... yakılmanın, öldürülmenin, yok edilmenin; silahla, bombayla "vücut bütünlüğünün boz"ulmasının, parçalanmanın hesabını sormak için mezbahalardan, endüstriyel üretim çiftliklerinden başlamak ve sonra okullar, hastaneler, hapishanelere... her biri insan eliyle bütün canlılar için inşa edilmiş kıyım mekânlarına uzanmak gerekmiyor mu?

Şair sözüyle açtık, öyle bitirelim. Elif Sofya'nın "Uygarlaşma" şiirinde söylediğidir. 

Hem temizim, hem de nezih, steril

Nasılsa gözden uzak çalışıyor mezbaha

Toplama kamplarının olmuş olduğu kadar uzakta

Orada olup bitene hâlâ

Olup bitmiyormuş gibiyiz hepimiz.

Uygarmışız uygarlaşmışız

Gurur böyle gurulduyormuş göğsümüzde.