Geri Dön
Paylaş
07.12.2018 00:00

Başka bir yaşam biçimine doğru

Bugün birçok bakış açısının aynı anda yaşamakta olduğunu izlemekteyiz. Bir yandan eko-sistemin ekolojinin müdafaası, hava kirliliğinin, ozon tabakasının açılmasının, sanayileşmenin yol açtığı yaşam biçimlerinin dünyayı kasıp kavurmasına göz yummak veya karşı çıkmak söz konusu. Diğer yandan ise; eski yaşam biçimlerini, şehrin eski dokusunu, doğanın tatil beldesi olarak kullanılmasını dolayısıyla tahribini hazırlayan siyasi hamleler ve pratikler var. Mesela, doğal cennetlerin üzerinde yapılan büyük kitlesel müşteriye dönük hotellerin sayının arttırılarak “demokratikleştirilmesini”, maden ve kömür ocaklarının çalışmaya devam etmesini talep edenler bunlar arasında. Bu bölgelerde yaşayanların ve bugüne kadar o madenlerde baba, oğul, torun şeklinde gelişen bir yaşam biçiminin devam etmesini isteyenler var. Şehirlerde arabaların daha ucuz benzinle çalışmasını, daha az vergiyle vatandaşların yaşamlarının sağlanmasını talep edenler (daha çok muhafazakar çevreler).  Aynı taraftakiler arasında artan nüfusun önüne geçecek olan bir politikayla yabancıların ülkelerine veya bölgelerine gelmesini engellenmesini isteyenler, ırkçı ve yabancı düşmanı sloganları ortaya koymaktalar; çünkü yerel insanların işlerinin yeni gelen yabancılar tarafından yapılamasından şikayetçi olmaktalar. Bu argümanlar, siyasi olarak, çoğu kez Aşırı Sağ Partiler tarafından popülist bir söylemle kullanılmaktalar. France İnfo’nun haberine göre, Fransa’da müstear adı “uçan süvari” olan biri sosyal medyadan sahte haberleri yaymakta. Bu şekilde de aslında milliyetçilerin ve yabancı düşmanlarının argümanlarını güçlendirmek istemekte. Bilhassa, 10 Aralık’ta Fas’ın Marakeş şehrinde yapılacak “Marakeş Küresel Antlaşması” ile “Macron’un imzalayacağı göç üzerine olan metin,  Fransa’nın egemenliğini hatta Avrupa’nın egemen ve ulus-devlet merkezli yapısını Birleşmiş Milletlere devredeceği,  böylece ülkeye mültecileri yerleştireceği” gibi sahte ve  ırkçı haberlerle Fransız halkının “egemenlikçi” duygularını  okşamak istemekte. Bu sahte haber, Lyon 3 Üniversitesindeki bir profesör tarafından hemen yalanlandı. Tersine her ülkenin  egemenliği sınırlarında, uluslararası antlaşmalar çerçevesinde göç konusu üzerine kendi karalarını almaya yetkin olduğu belirtildi.

Fransa’da “Sarı Yeleklilerin” benzin vergisine (karbon vergisi) karşı başlattıkları isyan aslında yukarıda saydığım ikinci ve eski bir yaşam biçimine ait olan hayatın devam edebilmesi mücadelesi olarak durmaktadır. Aynı anda ise Polonya’da dünyanın eko-sisteminin artık önüne geçilemeyen bir şekilde bozulması karşısında alınacak tedbirlerle hayatın başka türlü bir düzenlemeye doğru gidilmesinin gerekliliği (Birleşmiş Milletlerin düzenlemesiyle) konuşulmakta.  Yeni yaşam ve çalışma tarzlarına doğru gidilmeye başlanmasının gerekliliği vurgulanmaktadır.

Diğer açıdan, daha sıcağı sıcağına Fransa’da ve ardından da Belçika’da başkaldırı olayları yaşanmaktayken, Almanya’da Ruhr bölgesindeki “kömür üretimine elveda” haberini okuduğunuzda dünyanın başka bir yaşam biçiminin zorunluluğu içinde yol almakta olduğunu izlemekteyiz. Maden kömürü işletmesi 2018 yılının 21 Aralık akşamı son bulacak.  Bu güne kadar grizu patlamalarını yaşamış olan madenlerin rizikolu yaşamı o bölgenin insanlarının hayatlarını idame ettirme yollarından biri  olarak durmaktayken, artık Ruhr bölgesinde yaşayanlar başka türlü işlerle meşgul olmak zorunda kalacaklar.

Modern olarak adlandırılan sanayii toplumu yaşam biçiminin sonuna gelinmekte. Sabahın 6’sında işe başlayan binlerce madencinin işinin ve yer altına 1.200 metreye kadar inen kömür madenlerinin sonuna gelinmekte. Alman sanayiinin en kuvvetli alanlarından birinin sonuna gelmek demek, başka türlü bir yaşam biçimine gebe olan bir insan topluluğunun yenilik karşısındaki şaşkınlığı demektir. Ne yapacağını bilmemek ile yeni bir yaşam arasında seçilecek olan tercih o insanları nereye doğru yönlendirecektir ? Alışkanlıkların bozulması, iş yerlerinin kapanması o insanları umutsuzca ileriye dönük olmayan bir yaşam biçimine sürüklemektedir; ama ne kadar acı olursa olsun bugünün eko-ekonomik tercihi eski değerlerin başka değerlere doğru gidişatını engelleyememektedir.  Maden tünellerinin güvenliği için akışkan soğuk havanın madencilerin  kürek kemiklerine kadar hissettikleri, yer altından pompalanan suyun toprak tarafından yutulduğu bir ortamda çalışanlar bu hayat biçimine razıydılar. Ama, ne ekoloji ne de ekonomi artık bu hayatın rasyonel bir şekilde  devam etmesi imkanını vermiyor. Alman kömür madenleri artık ekonomik olarak kar getiren bir sektör olmaktan uzaklaşmış vaziyette. Çok eski bir görüş olan Ricardo’nun “karşılaştırmalı üstünlükler” görüşüne göre kar oranlarının düşmesi demek, başka ülkelerin ekonomileriyle olan rekabetin artık imkansız hale gelmesi demektir. Çok pahalı olan bu üretimin Almanya’daki işçi ücretleri ve sosyal güvenlik modeline göre kar getirmemeye başlaması demektir. 2007’den beri kömür sektörünün kapanacağının haberinin verilmişti. Bu, bu bölgede oturanlara ve çalışanlara on bir yıldan beri yeni yaşam biçimine kendilerini hazırlanma süresinin verilmesi demektir. Sarf ettikleri söz aynıdır: “Çok üzücü... söyleyecek başka bir şey yok ... üzücü..” Bir gelenekti bu yaşam.

Bugüne kadar Ruhr bölgesinde hep saygı duyulmuş bir madencilik işinin sonuna gelinmektedir.  Madencilerin sözlerinden anlaşılacağı gibi “yer altındaki hayatı yeryüzünde bulmaları imkanı artık yoktur”. Bu sözlerle bir dönemin kapanmasına şahit olunmakta. Ve bu durum, depresyonun sadece ekonomik bir terim olarak kullanılması değildir Aynı zamanda sosyal ve bireysel bir psikolojik bir depresyonun açığa çıkarılmasıdır. Le Monde gazetesinin verdiği habere göre, 17 yaşından beri Ruhr kömür madenlerinde çalışan ve bugün 49 yaşına gelen Klaus Pütz’e göre, “en güvenli madenlerden biri olan kömür madeni kapatılacak ve bu üretim başka ülkelere bırakılacak: Kömür üretimi diğer doğudaki ülkelere doğru kaydırılacak. Doğu Avrupa ve Türkiye ve hatta belki de Kolombiya kömür işletmeleri bu üretimi üstlenecekler”. Bu bilgilerin maden ocağında çalışan bir işçi tarafından verilmesi, aslında işçilerin kendi çalışma alanlarının ve üretimlerinin bilgisi içinde olduklarını göstermektedir. Sektörün ne vaziyete olduğunu ve hatta gelecekte nerelere doğru kaydırılacağının da bilincinde olmak demektir bu : Bir “işçi sınıfı bilinci” olarak gözükmektedir.

Bu durum Almanya’da, Ruhr bölgesinde, sadece yaşam biçiminin değil, bir popüler kültürün de sonuna gelindiğinin habercisi olmaktadır. Kömür madenleri sayesinde sosyal talepler sanayii toplumunun ve sendikacılığının bir işareti olarak okunmaktaydı. Birleşen işçiler haklarını aranmaya başladıklarında, sigortanın, sosyal sigortaların toplumsal düzenlemedeki yeri iyileşme göstermekteydi, bir zamanlar. Ve bütün bunlara bağlı olarak, mücadele kültürüne ait bir sosyal hareketlilik yükselip, genişlemekteydi. Bütün bunlar haklarını aramayı bilen bilinçli bir işçi sınıfının göstergeleriydi. Ağır sanayii Almanya’da ve birçok Avrupa ülkesinde Sosyal-Demokrasi politikalarının yükseldiği döneme ait olarak hatırlanmalıdır. Alman sendikacılığın yükseliş dönemidir. Bugünkü durum ise, işçilerin maden şirketinin yönetim kurullarında varlık göstermesi ve söz sahibi olması dönemi bir hatıra olarak kalmaktadır. Kömür, iki dünya savaşının ürünüydü Bayram ve tatil günlerinde madenlerde çalışanların orkestraları koroları ve dansları hatıralarda kalmaktan öteye gidemeyecek artık. Avrupa Birliği’nin bugünkü varlığı, topluluğun Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) haline gelmeden evvel, Almanya ve Fransa arasında 1951 yılında, ilk anlaşma olan Kömür ve Çelik Anlaşması (Ortak Pazar) üzerine kuruluydu. Hatırlanması gerek!

Almanya’da, Ruhr kömür maden ocaklarının kapatılmasının haberi ile Polonya’da Birleşmiş Milletlerin iklim toplantısı haberi aynı günde verilmişti. Tesadüf mü ? COP24 olarak adlandırılan uluslararası iklim toplantısı Katowice’de yapıldı. “Paris Şartı” olarak başlayan süreçte, küresel ısınma göstergeleri dünyada artık modern yaşam şartlarının sürdürülmesinin imkansızlığını göstermektedir. 196 devletin bağlı olduğu Paris Şartı’na göre, çevre politikalarının sosyal politikalar ile olan bağı vaz geçilmez bir bağdır .

Macron’un vergilerine karşı “Sarı Yelekliler”  Fransa’da büyük olaylara yol açarken özellikle de Paris’i talan edip yağmalarken, Fransa Cumhurbaşkanı Macron; Polonya’daki konuşmasında, “doğru bir ekonomik ve sosyal geçişin sağlanması için, karbon ekonomisi ile yaşam kalitesi ile iş bulma imkanlarının” toplumsal ve ekolojik olanın aynı anda düşünülmesi gerekliliğini ileri sürmekteydi. Dünyayı tehdit etmekte olduğundan dolayı, “sera etkisi” yapan, ozon tabakasını yaralayan ekonomik sektörlerden yavaş yavaş değil ama daha hızlı bir şekilde uzaklaşılması zorunluluğu acildi.

Bu iki karşıt görüş ve yaşam biçimi gelecek açısından “doğru bir geçiş” için yaşam kalitesinin ve iş kalitesinin yükseltilmesi için verilen bir mücadele alanı olarak durmaktadır. Bir bakıma “sınıf mücadelesi” bu iki yaşam ve üretim alanın arasındaki çelişkide yatmaktadır. Bu mücadele ezenler ve ezilenler mücadelesini de içermekte olan ama aynı zamanda ezenin de ezilenin de aynı rizikonun içinde yer aldığı başka bir mücadeleyi beraberinde taşımaktadır: Doğanın insanlarla ve hayvanlarla birlikte hareket etmesinin ehemmiyeti vurgulanmaktadır.

Doğa, insanın egemenliğini göstereceği geçmiş  bir dünyaya ait bir yer değil, içinde yaşadığımız ve nezaketle tabiata bakacağımız bir yer olmak zorundadır. Vahşi toplulukların yaşamış ve pratik etmiş olduğu gibi, avladıkları hayvanları yerken, onlara dua ederek,  avlanan hayvanlara şükran  borcunu telaffuz ederek ve dualarında o hayvan türünün devam etmesini arzulayarak yiyeceklerini tüketmek bir yaşam modelidir. Hayvanlara (denizde, havada ve karada) aşağı türden varlıklar değildir. Ama onlarla beraber yaşamak zorunda olduğumuzun farkına varmak önemlidir; çünkü doğanın, eko-sisteminin dengesi her hayvanın işlevini  sanki baştan belirlemiş gibidir. Biri diğer rizikoya karşı işlev görürken bazen de zarar verebilmektedir. Eczacıların bildiği gibi ilaçlar bazen panzehir bazen ise zehirdir. Kullanmasını bilmek gerekmektedir. Yaşamlarımız başka üretimlere ve daha kaliteli bir hayata bağlıdır.

Bütün bu olayların yanında, uzay ekonomisi bizleri başka yere doğru sürüklemektedir.  3 Aralık günü Ruslar, Rus Uzay Araştırmalarının haberine göre,  Kazakistan’da Baykanur’dan fırlatılan, içinde üç kişinin bulunduğu füze ile Amerikalıların 1969 da başlattıkları “Apollo projelerinin” yanında ay çalışmaları üzerine ilerlemeye başladılar. Rus Bilim Akademisi’nin Roscosmos projelerine ve toplantılarına hız verdiği haberleri aynı anda yayılmakta. Yine başka bir alan ama çok değerli bilimsel araştırmalara açık olan Paleoantoloji dalında ise, ilk insan olarak adlandırılan Lucy’nin varoluşundan önceki devride, Kenya’daki Tugen dağlarında yaşamış olan iki ayaklı  başka bir hominidin, “Orrorin tugenensis”in 2000 yılında keşfedildiğinden beri yapılan araştırmalarla, konu üzerine çalışmalar ilerlemeye devam etmektedir. İnsanlık “insanın maymundan insana doğru giden evresinde”  geçmiş kaynağını ve yeni robotik ve sibernetik ile geleceğini aynı anda araştırmakta.

Bütün bunların olduğu bir ortamda ise başka düşünme ve araştırma alanları sosyal, siyasal ve beşeri bilimleri beklemekte.

Bunun için bir çaba daha!