Geri Dön
Paylaş
05.05.2017 09:11

O benim canım sekreterimdi

"Kanlı 1 Mayıs" (1977) olarak tarihe geçen olay günü belediye otobüslerini işçilere parasız tahsisten DİSK davası sanığı olarak 12 Eylül’ün sıkıyönetim kanununca tutuklanıp Selimiye’ye yatırılmış, 27 ay sonra tahliye edilmişti ancak.

Tam 40 yıl sonra yine bir 1 Mayıs günü, beş gün önce yani, bu sefer bir tabiat kanununca tutuklanıp Yalova Taşköprü’ye yatırıldı.

Artık tahliye edilmemecesine bu defa.

***

Tanışmamız ve dostluğumuz 90’ların başındandır ama, benim yanıma sekreter girişi Haziran 2011’dedir. Sabah sabah haber veriyor: “Sen nasıl duymadın! Ben sana artık sekreterlik yapayım bari!

Olay, polis panzerine tırmanmak isteyen Halkevleri mensubu bir kadın için Erdoğan’ın Konya mitinginde "Kız mıdır, kadın mıdır bilemem!” lafını etmesi. Bu alabildiğine ayıp laf, yaşı icabı ahlaki bakımdan muhafazakar olan Ahmet Abi’yi özel biçimde kızdırmış. Zaten biraz “rahat” yazsam benim de ağzıma biber sürüyor, gerekirse Feyhan’la da koalisyon yaparak.

Mesela, R. T. Erdoğan’ın Yazılmamış Anıları için bana bir haber geçmiş: “Patron, yargıçlar ABD cumhurbaşkanı karşısında ayağa kalkmamış! Bence bizim Padişah anılarında ABD demokrasisini yerin dibine sokar. Ne dersin? Zam falan istemiyorum, benden olsun. - Cömert Sekreter.

Ahmet Abi’sini kıracak değil ya, “Hayalet Yazar” hemen döşeniyor:

“Terbiyesiz herifler. Amerika'da terbiye yok ki! Bunlar Allah (c.c.) bilir Başkan'ın önünde ayak ayak üstüne atıyor, hatta ayaklarını masaya dayıyorlardır. Ne terbiye varsa bizde, Şark'ta var. Tabii, bir ihtimal daha var, o da bu Amerikan yargıçlarının toplu olarak altlarına yapmış olmaları."

Bahçesindeki kameriyede yeni aldığı laptop'ı kurcalıyoruz, Baskın Oran ve Ahmet İsvanHemen son cümleye takılıyor: “Patronum, bence o altını kirletmeyi hiç açmasan? Padişah oturan yargıçlara sövsün saysın yeter. ‘Olmaz olsun öyle kuvvetler ayrılığı!’ ‘Başkandan kuvvetli kuvvet mi olurmuş?’ ‘Bunlar paralel işi!’ vs, vs. desen? – İmza: Saygılı Sekreter

“Senden mizah yazarı olmaz Sekreter!” deyişim üzerine savunmaya geçiyor:

Akıllıca mizahtan keyif alırım Patron. Dünkü Hürriyet’te Binali’nin dilenciye ‘Patron yok sonra gel’ demesi beni keyiflendirmişti. Dün birisi AOÇ’de, ”Burada bir hayvanat bahçesi varmış, nerededir?” diye sormuş, cumhurbaşkanına hakaretten tutuklamışlar. Herhalde bilirsin ama tam yerine oturduğu için yazacağım bir komiser hikâyesi vardır. Onu hatırlattı. Hani adamın biri kalabalık içinde ‘Böyle hükümetin de anasını avradını…’ diye küfretmiş. Zabıtlar tutulmuş, şahitler dinlenmiş. Adam karakolda, ‘Ben o sözleri bizim hükümet için değil Brezilya hükümeti için söyledim’ demiş. Komiser de ‘Bana bak, ben 12 yıllık komiserim, hangi hükümete sinkaf edileceğini iyi bilirim!’ demiş. - Bilgiç Sekreter

***

Kendisine hediye götürdüğümüz Bodrum mandalinası fidanı önünde. Yollarken şöyle yazmış: Baskıncığım, nihayet fotoğrafları çekebildim. Gördüğün meyve senin bıraktığın zaman çiçekti. Sürgünlerin açık rengi de gözüküyor. Ahmet


Ertesi gün yazıyorum: “Ağabey, yarın çıkacak yazıda bu komiser fıkrasını mis gibi kullanmıştım, ama avukatım 301'e girebileceğini söyledi, içim yana yana çıkardım. Memlekete bak abi!”

Cevap:

Aman kardeşim, avukatın bin yaşasın! Sen geveze sekreterinin dolmuşuna gelip başına ‘adalet’ gelseydi, yazık olurdu. Bu hikâyeyi ben çocukluğumda duymuştum. Demek ki 85 yıldır yerimizde saymışız. - Mütevekkil Sekreter”  

“Bi girseydim içeriye senin yüzünden, bi girseydim Sekreter, benden çekeceğin vardı!” diyorum, cevap: “Yok öyle yağma… Milyonları sen ceple sonra işi bana yaptır. Yemezler… Nasıl Patron, vokabüler, jargon… Ellerinden öperim. - Haddini bilen Sekreter

***

Bundan güzel aşk fotoğrafı olamaz... Yollarken şöyle yazmış: Baskıncığım. Bir mesajında bana Reha'yı bu fotoğraftaki gibi hatırladığını yazmıştın. O fotoğrafı sana yolluyorum. O Cumhuriyette çıkmıştı ve fotoğrafçıya onun için bir ödül vermişlerdi. Reha ona ‘Marilyn Monroe fotoğrafım' derdi. Ahmet

Bi ara Kremlin resimleri yollamıştım, diyor ki: “Baskıncığım, bana Rus Çarı olmam teklif edilirse olumlu cevap verme eğilimindeyim. Uygun mudur? Yoksa sen de o maksatla mı yolladın bunu bana?

Yakalamışım fırsatı: “Ağabey, senin içinde Erdoğan olmak var. Hadi gel, bu yaşta o kadar uzun seyahat işi çıkarma, Ankara'da bi Külliye verelim, idare et.

Vallahi Baskıncığım, Kremlin’in içinin dekorasyonunu gördükten sonra külliye mülliye beni tatmin etmez. Aklıma koydum bir kere. Hevesimi kırma. - Çılgın Sekreter”.  

“Ağabey, seni itidale davet ederim. Ben seni olgun sanırdım. Gel, inat etme, Külliye'ye razı ol. Hem de, yan ürün olarak bizi bu adamdan kurtarmış olursun. Vatanî vazifedir! Çok istiyorsan, Külliye'ye geçtikten sonra 185 milyon dolarlık uçağına binersin, Kremlin'e bi gider gelirsin günübirliğine.”

Cevabı bir demet hüzün: “Baskıncığım madem gevezelik ediyoruz, sana bir şey söyleyeyim: O Külliyenin yapıldığı yerin [AOÇ] benim için özel bir önemi vardır. Orası Reha’nın bana evet dediği yerdir. Ne alaka diyeceksin. Haklısın, ne yapayım ki alakalı alakasız her şey bana onu hatırlatıyor. Böyle bir mail yazacağımı hiç düşünmezdim. Şeytana mı uydum ne! – Ahmet

***

Daha iki sene öncesine kadar, sağlıklı günlerinde, o güzel bahçesinde... Yollarken şöyle yazmış: Daha iyisini de çeker yollarım. Hele şu memleket işlerini bir yoluna koyayım da ona sıra gelsin. Ahmet

İki gün yazmazsa, işten atmakla tehdit ediyorum. Nispet yapmaya kalkıyor: Benden çıkıp Mehmet Metiner’e sekreter olacak! Tam nokta atışı! Git de gör, diyorum. Hemen yelkenleri suya indiriyor:

Baskıncığım, bugün T24’teki yazını çok, çok beğendim. Artık Metiner’e gitmem söz konusu değil. Ben bu yazıyı yazan patronun sekreteriyim.” Ve arkasından da, ülkenin berbat gidişinin kendisini nasıl yıprattığını önce Nazım’dan sonra Bedri Rahmi’den okuyor: “Baskıncığım, kardeşim, ‘Hava kurşun gibi ağır’ + ‘Bugün efkarlıyım açmasın güller’ – Ahmet

***

Zaman geliyor, Ahmet Abi’nin haberleri aksamaya başlıyor. Patron olarak hemen çemkiriyorum: “Memleketi boşver, beni niye boşluyorsun?”

Ben seni boşlar mıyım Patron? Öyle rast geldi demek ki. Yine de bildiri imzalamak görevimi aksatmıyorum. Aslında kendimden şikâyetçiyim. Sağlık konusunda çakılıp kaldığım yerden memnun değilim; alışmaya çalışıyorum. Herkes yaşıma göre ne kadar iyi olduğumu söylüyor, bense yeterli bulmuyorum. Şımarıklık elbette. Salı günü Amerika’daki torunum bebeğiyle gelecek. Torunumun çocuğunu göreceğim. Seni boş verdim sanma. Ellerinden öperim. – Ahmet”.

İletilerinden birinde “93’lük Sekreter” imzasını kullanınca duramıyorum: “93'ünü seveyim abim benim! Ben senin yaşında senin yarın kadar fizik ve zihnî kapasiteye sahip olayım, vallahi ve billahi hacca giderim!”

***

Reha Abla içerdeyken, ziyarette... Yollarken şunu yazmış: Bir de bu var kardeşim. Ne güzel değil mi? Yarım saatlik açık görüş sırasında karı koca aralarında yanlış bir şeyler konuşup devleti yıkmasınlar, bilinmeyen bir dil kullanmasınlar diye devlet kendisini ne güzel güvenceye almış!


Bilgisayarımda çok daha ilginç yüzlerce ve yüzlerce eposta var gözümün içine bakan, ama Reha Abla’nın yazdığı gibi Ne Söylersen Bir Eksik. Fazla olan şu ki, canım sekreterimin sağlığı iyiye gitmiyor artık:

Üstelik ben bu günlerde daha da çok çaptan düştüm. Günü uyumakla değilse de, dalgın dalgın yatmakla geçiriyorum. Kendimi tam tanıyamaz haldeyim. Bu yazdıklarım seni üzmesin. Kendime gelince de, bazı kişilere sövüp teselli arıyor, vatana borcumu öyle ödemeye çalışıyorum. Anlayacağın gibi memleket meselelerini halletmekte seni biraz yalnız bırakacağım. - Halsiz Sekreter”.

Ama yaş-hastalık falan bahane, halsizliğinin sebebi şu söylediğindedir: “Tayyip 17-25 Aralıktan beri tüm adalet makinasını avucunun içinde tutmak ve tüm iç-dış politikayı buna göre planlanmak ve uygulamak zorundadır.” (Şunu da burada ilave edeyim ki Ahmet Abi’min bu ifadesi, avukatımın tavsiyesi üzerine bugün tarafımca törpülenmiştir).

***

Hastaneye yatıp yatıp çıkıyor. Ameliyat oluyor, bir daha oluyor. O haliyle ısrar ediyor Taşköprü’ye gelmemiz için; sanki gerekliymiş gibi yine oltanın ucuna lakerda ve “ayran” takarak. Gidiyoruz tabii ama bu sefer yatıya kalmıyoruz çünkü paralıyor kendini, biz varken yatmıyor.

Gün geliyor, haberlerini sadece sevgili kızı Nurhan’dan almaya başlıyorum.

Gerçi zaman zaman bizlere bi umut ışığı yakıyor çünkü 11 Nisan’da Nurhan’dan peynir helvası ve paskalya çöreği istemiştir.

Fakat Nurhan 15 Nisan’da yazıyor: “Biz yine hastaneye döndük abim. Ambülansla sandığa gitmesine bu şartlarda izin vermiyorlar.”

17 Nisan: “Dün yine yoğun bakıma kaldırdık. Kargocu senin Yazılmamış Anılar’ı odaya getirmeden hemen önce. Referandum böyle olunca gün boyu nasıl olacak bilmem.”

28 Nisan: “Bu sabah kağıt kalem istedi, ‘Yaşamak istemiyorum’ diye yazdı.”

30 Nisan: “Kendisini dış dünyaya kapattı. Solunum cihazına bağlı olarak tepkisiz öyle duruyor. Tansiyonu çok düşük olduğu için uyku ilacı gibi rahatlatıcı bişeyler de verilemiyor.”

Ve 1 Mayıs Pazartesi son haber: “Artık kalbi atmıyor abim…”

Perde.