Geri Dön
Paylaş
15.08.2018 00:00

Döviz krizi ve ötesi

Dış kaynağa bağımlı ülkelerde döviz krizleri hem ekonomik büyümeyi, hem istikrarı kesintiye uğratan en dramatik deneyimlerden biri. Ocak 2018’den bu yana düzenli olarak değer kaybeden TL’nin son bir hafta içinde erimesi tam da böyle bir tecrübe.

1980’lerin ikinci yarısından itibaren küresel ekonomiye giderek sıkı bir şekilde  entegre olan yükselen piyasa ülkeleri, 1990’larda defalarca döviz krizleriyle karşı karşıya kaldılar. 1994 Meksika krizi, 1997 Asya krizi, 1999 Brezilya, 2000 Arjantin ve 2001 Türkiye deneyimleri  ‘yükselen piyasa krizleri’ olarak ayrı bir kriz kategorisi yarattılar.

2008-09 küresel finansal krizi bir çok ülkeyi uzun süre etkilemesine rağmen temelde  bir gelişmiş ülke kriziydi; kriz sırasında ve sonrasında yaşananlar yükselen piyasa  krizlerinden farklıydı.  Bugünlerde yaşadıklarımız  ‘2018 Türkiye’ olarak yukarıdaki listeye eklenen en yeni örnek olacak.

Döviz krizi özellikle az gelişmiş ülkelerde neredeyse hiç bir zaman sadece döviz krizi olarak kalmıyor. Döviz krizi ile başlayan süreç 1997’de Güney Kore’de şirketlerin yüksek döviz yükümlülüğünden dolayı özel sektörü derinden sarsan bir finansal krize yol açtı. 2001’de Türkiye’deki döviz krizi de bankacılık sektöründeki ciddi yapısal sorunsal nedeniyle bankacılık krizi ile sonuçlandı.

Şimdi ne olabilir?

Yatırımcıların yoğun bir şekilde ulusal para satarak döviz talep etmesiyle gerçekleşen, özellikle sabit kur rejimlerinde görülen spekülatif ataklar hemen hemen her zaman ulusal paranın değer kaybıyla sonuçlanıyor.  

Spekülatif atakla karşı karşıya kalan ülkelerin elinde üç silah bulunuyor; faiz artırımı, rezerv kullanımı ve sermaye hareketlerinde kısıtlama.

Biz bu araçları kullanabilir miyiz?

Böyle bir saldırıyı durdurmaya yetecek rezerv stoklarına sahip olmadığımıza göre geriye ya faiz artırımı, ya da sermaye hareketlerinde kısıtlama kalıyor.

Spekülatif ataklara karsı ilk ve genellikle en etkili savunma olan faiz artırımı, Cumhurbaşkanı’nın yaygınca bilinen ve ekonomi yönetimince aksi beyan edilmeyen düşük faiz- düşük enflasyon hipotezi nedeniyle devre dışı kalmış görünüyor. Bu büyük bir dezavantaj. Böyle ciddi bir döviz kriziyle mücadele ederken en etkin silahı kullanamamanın maliyeti cok yüksek. Sermaye kısıtları ise etkinliği tartışmalı araçlar ve çok iyi tasarlanmazsa faydadan çok zarar verebilirler.

Tecrübe ettiğimiz döviz krizinin şiddeti şaşırtıcı olabilir ama ekonomide bir krize doğru hareket ettiğimiz uzunca bir süredir öngörülüyordu. Dış kaynağa bu kadar bağımlı bir ekonomiyi, dengeleri alt üst etmeden ancak bir yere kadar büyütebilirsiniz. Hızla yükselen enflasyon ve tırmanan cari açık önemli tehlike sinyalleriydi. Diğer ülke krizlerinde defalarca tecrübe edildiği gibi özellikle cari açık/milli gelir oranındaki artış döviz krizleri icin en önemli öncü gösterge.

Ekonomi böyle hassas dengelere bağlı olduğunda küçük bir kıvılcım kur artışlarını ateşleyebiliyor. Bu nedenle ABD ile yaşanan siyasi krizin derinliği döviz krizinin de çok ciddi boyutlara ulaşmasına neden oldu.

Kriz ötesi

Ekonomideki sıkışmışlığın önemli bir boyutu daha var, o da bundan sonra yapılması gerekenlerle ilgili. Kısa dönemde kurdaki dalgalanma durdurabilse bile ciddi bir istikrar programına ihtiyaç kaçınılmaz.

Böyle bir program IMF ile veya – çok daha disiplin gerektirse de- IMF’siz yürütülebilir.  Kiminle yapılırsa yapılsın istikrar programları her zaman zordur ve toplumun büyük kesimlerinin desteğini ve fedakarlığını gerektirir. Bu nedenle de ancak ciddi krizler sonrasında gerçekleştirilebiliyorlar.  

Türkiye’de uzun süredir sistematik olarak pompalanan ve bir çok seçim sonucunda  önemli rol oynamış olan ‘alternatif ekonomik gerçeklik’ böyle bir uzlaşmayı neredeyse imkansız kılıyor. Geniş kesimleri IMF’ye borç veren dünya lideri bir ekonomi olduğumuza inanan bir toplumu istikrar programına ve kemer sıkmaya ikna etmek ve bunun acı reçetesini kabul ettirmek kolay olmayacak.

Ne yazık ki tüm bunlari küresel ekonomide likidite bolluğunun sona erdiği ve yatırımcının birbiri ardına faiz artıran gelişmis ülkelere yöneldiği bir dönemde tecrübe ediyoruz.

Havalar güzelken çatımızı tamir etmedik, likidite bolluğunu borçlarımızı ödeme kapasitesi sağlayacak etkin yatırımlar yerine siyasi projelere yönlendirdik. Daha da kötüsü 2001 sonrası kurumların inşasında sağladığımız başarıyı son yıllarda tamamen tersine çevirerek, başkanlık rejimi ile birlikte bağımsız ekonomik kurumları ve kuvvetler ayrılığını yerle bir ettik.

Tüm bu nedenlerle, kurdaki dalgalanmayı kontrol altına almanın ötesinde ekonomide çok ciddi bir dönüşüm gerekiyor. Ekonomi politikalarında radikal değişiklikler olmadıkça bu süreç uzun ve sancılı olacak.