Geri Dön
Paylaş
06.06.2013 00:00

Gezi Parkı düşünceleri

Geҫmişte yazılarımda ekonomik politikaları verilere ve analize dayanan bilimsel metodoloji yӧntemiyle eleştirdiğimi, konuları hissi/politik/ideolojik boyutlu olarak değil de kiliksel bir yaklaşımla aҫıklamaya ҫalıştığımı biliyorsunuz. Bazı okurların "Gezi Parkı hareketi konusunda yazmamamı yadırgadıklarını" ifade etmeleri, beni bu yazının ӧnemli bӧlümünü Gezi Parkı gelişmelerine ayırmaya ikna etti. Ancak, ileriye yӧnelik olarak planım, yazılarımın eskiden olduğu gibi, yine ekonomik/finansal konulara odaklanması.

Ӧnce, bu yazı ile ilgili iki uyarım olacak: 1. Politik olayları ne kadar yakından takip edersem edeyim,  bu konular insan sermayesi portfӧyumda düşük ağırlıklı olduğu iҫin bu yazıda ifade edeceğim gӧrüşlerin hatalı olma ihtimali düşük değil. 2. Ekonomik analizlerin aksine politik bilimler sahası, tabiatı nedeniyle, daha az veri/delil ağırlıklı olduğu iҫin yapacağım bir takım 'fikir yürütme' egzersizlerinin 'yanlış olma' ihtimaline ek olarak, polemik yaratan nitelikleri de olabilir. Bu nedenle sizi bu konuda da uyarmam gerektiğini düşünüyorum.

Sosyal Medya'yı yorumlama teknolojisi var olsaydı belki de olaylar ӧnlenebilirdi 

Sosyal Medya konusundan bahsetmek istememin nedeni şu:

Zamanı durdurup birkaҫ hafta ӧncesini inceleme opsiyonumuz olsaydı ve nereye/nasıl bakmasını biliyor olsaydık,  Gezi Parkı eylemleri ӧncesi mutlaka bir politik tansiyonun oluşmakta olduğunu gӧrebilecek ve bu tansiyonun seviyesinin yükselerek kritik bir noktaya yaklaşmakta olduğunu belirlememiz mümkün olacaktı. Eğer, olayın bӧyle bir 'otopsisini' yapmak  mümkün olsaydı, bu egzersizin potansiyel olarak hem hükümete hem de topluma faydası olacaktı. Başbakan’ın bilhassa son yıllarda sadece kendisini dinlemekte olduğu gӧrüşünün hâkim olduğunu biliyoruz. Tüm bunlara rağmen, eğer elinde veri olsaydı, belki de yükselen tansiyonun vermekte olduğu uyarıyı dikkate alacaktı.

Sosyal medyada olup bitenleri belirleme/yorumlama teknolojisi keşfedilmiş/geliştirilmiş olsaydı (yakın zamanda bu teknolojinin hayata geleceğine inanıyorum), aynı zamanda toplum iҫin, bilhassa bu direnişe aktif olarak katılanlar iҫin de faydası olacaktı. Ҫünkü, belki de tansiyon boyutlu mesajı eylemsiz olarak iletme opsiyonları olacaktı.

Ancak, maalesef henüz bu teknoljiye sahip değiliz. Şu konuda sanırım, tüm taraflar – hükümet, muhalefet, eylemciler, yerli ve yabancı medya, vs. bir gӧrüş birliğindeler:

Eylemler Gezi Parkı hakkında değildi. Gezi parkı bardağı taşıran son damlaydı. Gezi Parkı olmasaydı, patlamayı bir başka gelişme yaratacaktı.

Sosyal medya ve politik platformdaki muhtemel rolü hakkında şu üҫ konunun ӧnemli olduğunu düşünüyorum:

1. Sosyal medya burada ve ilerde de hayatımızın ӧnemli bir parҫası olmaya devam edecek, hatta büyük bir ihtimalle, ӧnemi daha da artacak: Bu konuda cin (peri) şişeden ҫıkmış durumda, tekrar şiseye sokulması mümkün değil.

2. Toplum gittikҫe gӧrüşlerini geleneksel medya ve politik partiler aracılığıyla değil de – bu kurumlar dinazorlaşmış olduğu iҫin – sosyal medya aracılığıyla ifade etmeyi daha effektif buluyor. Bu durum daha da güҫ kazanacak.

 3. Bu demek oluyor ki, sosyal medyayı okuma/yorumlama teknolojisinin kısa zamanda (tüm ülkelerde) geliştirilmesi gerekiyor. Bu konu ҫok ӧnemli olduğuna gӧre, sӧz konusu teknolojiyi gelistirmeyi liste başı yapmak tüm toplumlar iҫin ҫok faydalı olan sonuҫlar yaratacak.

 

Gezi Parkı direnişi

Başbakanın arka arkaya kimseye sormadan verdiği yüksek boyutlu, mali, toplum mühendisliği, ҫevresel kararların toplumun tansiyonunu yükseltmekte olduğunu zengin kaynakları olması nedeniyle hükümetin ӧngӧrülebileceğini beklemek normal olurdu. Tabii, teknoloji henüz var olmadığından, tansiyon boyutlu trend sosyal medya kaynaklı olarak belirlenemezdi. Ancak, yine de ҫok sayılı konuda ve sık olarak, anketler sipariş eden iktidar partisi bunu anket yӧntemiyle yapmaya ҫalışabilirdi.

Yukarda belirttiğim gibi eylemlerin temel nedeni Gezi Parkı olmadığına, bu olayın sadece 'bardağı taşıran son damla' nitelikli olduğu konusunda bir gӧrüş birliği olduğuna gӧre, tansiyon durumunun belirlenebilinmesi iҫin epey uzun bir zaman süresi vardı.

Bildiğimiz kadarıyla, tansiyon seviyesinin belirlenmemesi iҫin ҫaba gӧsterilmemiş olmasını şu alternatif teori listesi aҫıklayabilir:

1. Konunun ӧnemini kavranmadı.

2. Partinin üst yӧneticileri anketlerin liderlerinin duymak istemediği verileri ortaya ҫıkarabileceğinden korktu.

3. Ek olarak, belki de tansiyon seviyesinin kritik bir noktaya yaklaşmakta olduğunu algılayanlar oldu, ama eğer Başbakan’ın eğilimlerinin gittikҫe otoriterleştiği yorumu doğruysa, bӧyle bir mesajın kendisine ulaşmasını ӧnleyen bir iletişim ҫӧküşü sӧz konusuydu.

Konuyu ex-ante (yani olay ӧncesi ya da beklenti seviyeli) olarak değerlendirirsek, yukardaki teorilerin hangisi doğru olursa olsun, bir şirket gibi yüksek randımanlı olarak ҫalıştığı düşünülen AKP organizasyonun, bu ӧnemli konunun farkında olmamasının ya da farkında olup da bu konuda pro-aktif bir davranış gӧsterememiş olmasının partinin itibarını zedelemiş olduğu kaҫınılmaz bir gerҫek olarak ortaya ҫıkıyor.   

İktidar gücü ve Başbakan'ın davranışı

Ancak, konuya ex-post olarak bakıldığında, yani, konu olay-sonrası olarak, dikiz aynasının sağladığı avantajla  incelendiğinde ve eğer Financial Times gazetesinin 28 Mart, 2012 tarihli sayısında Başbakan hakkında yazılan bir makalede yapılan ortak temalı bir-kaҫ gӧzlem gerҫekleri yansıtıyorsa, durumu tanımlayan bir sentez oluşturulabilir. Ӧnce, Financial Times'da ӧne şurülen şu gӧzlemleri incelemek faydalı olur.

Sӧz konusu gazetedeki yazı, geҫmişte bazı liderlerin, hem toplum politik organlarını hem de toplumda etkisi olan kuruluşlarını sıkı bir markaja almanın, iktidar ve iktidar-dışı tüm kurumları arzuları yӧnünde davranmalarını dikte edebilme durumunu yaratmış olduğunu ifade ediyor. Geҫmişte, benzeri dereceli konsantrasyonlu olarak politik güҫleri şahıslarında birleştirebilmiş olan liderlerin de tecrübe etmiş oldukları bir ortamdan bahsediyor.

Gazete ӧnce ismini vermediği bir yorumcunun Başbakanı 'bir demokratik diktatӧr' olarak gӧrdüğünü ima ediyor. Yorumcu, şu gӧzlemde bulunuyor:

“Başbakanın, politik gücünün hiҫ kimse tarafından sorgulanamayacak bir seviyeye ulaşması durumunun, Başbakana ıssızlığın hâkim olduğu bir ortamda inzivaya ҫekilme lüksünü yaratmış olduğunu ve kendisinin de bu durumu hevesle benimsemiş olduğuna dikkati ҫekiyor.”

Yazı, ayrıca George Soros'a bağlı 'Aҫık Toplum' vakfında gӧrevli birisinin şu gӧzlemine de yer veriyor:

 "Başbakanın duymak istediği tek geri bildirim, takdir edilmek ve sadakat".

Son olarak da yazı, isim vermeden Başbakan'a yakınlığı ile bilinen bir vekilin yukardaki 2 şahsın teşhislerine katıldıgını belirtip, vekil'in şu alıntısına atıfta bulunuyor:

 "Başbakan dinliyor, ama duymuyor; her şeyi zaten bildiğini düşünüyor ve 'ben neye karar verirsem, dogru ҫıkıyor' gӧrüşünden sapmıyor".

Cılız denetim ve dengeler mekanizmasının Başbakan’a zararı

Denetim ve dengeler mekanizmasının efektif olarak işlemeyen bir duruma düşmesi hem toplum iҫin hem de toplumun lideri iҫin tehlikeli bir ortam oluşturur. Yukardaki Financial Times yazısının gӧzlemleri doğruysa, izole olmuş olarak bir boşlukta yaşayan, tüm kararları tek başına verme lüksünü benimsemiş olduğu bir ortamda, danışman ve kurmaylarının ҫok yüksek bir oranı Başbakan’a duymak istemediğini bildikleri gerҫekleri sӧylemeye cesaret edemezler. Ayrıca, belki de Başbakan’la uzun ve ortak geҫmişleri olduğu iҫin cesaret gӧsterip, tavsiyelerde bulunmaya cüret edenleri (Financial Times'ın ismini vermeden alıntısını aktardığı şahıs gibi) ise Başbakan ya dinlemez, ya da dinliyor gӧrünüp, bildiğini yapmaya devam eder.

Ҫok sayılı lider mutlak iktidardan hoşlanır. Ancak, mutlak iktidarının olması lidere bir kibir tuzağı da kurar. Kimse tarafından eleştirilememesi, her istediğinin sorgulanmadan yapılması tabii ki bir lider iҫin gurur okşayıcı bir ortam oluşturur.  Ancak, bu koşullar  sӧz konusu liderin kararlarının sık olarak ҫarpık olması durumunu da yaratır. Bir liderin kararlarının rasyonel ve doğru olması iҫin en ӧnemli ve gerekli temel maddeler, gӧrüş ҫeşitliliği ve veri zenginliği olur. Şu durum kesin gibi gӧrünüyor: Başbakan, kararlarını bu malzemeleri kullanarak değil de sorgulanamayan gücünün mümkün kıldığı ve kendisinin hevesle kucakladığı, suni ve geҫici olduğunu bilmediği huzur dolu, ıssız 'bir ada'da' verebilmekteydi.

Bӧyle bir ortamda, 'gӧrkemli' olarak gӧrdüğü inşaat ve toplum mühendisliği projelerini yürürlüğe koymasının, büyük bir ihtimalle, toplum tarafından 'takdir edilmekte' olduğunu da düşünmekteydi. Dolayısıyla, bırakın olayların toplumun tansiyonunu yükseltiyor olmasını gӧstermesini, toplumun bazı kesimlerinin projeler nedeniyle kendisine kızgınlık duymakta olduğunu ӧgrenmesi sanırım herkesten ҫok Başbakan’a 'şaşırtıcı' gelmiştir. Bu nedenle, bence yaşadığı ortamda, kararlarının takdir hissi yerine, toplumun tansiyonunu yükseltmekte olduğunu küҫük bir olasalık olarak bile gӧrmesi ҫok zor olurdu.

Bence, bu projelere ӧn ayak olmasınından, yürürlüğe geҫirmesinden dolayı toplumun kendisine minnettar olduğunu düşündüyordu. Bu nedenle, Gezi Parkı eylemi, bence herkesten ҫok Başbakan’ı şoke eden bir durumu temsil etmiştir. 'Gezi Parkı direnişi' şokunun epey büyük boyutlu olmuş olma ihtimalini yüksek olarak gӧrüyorum. Eğer bu gӧrüş doğruysa, belki de Sn. Başbakan bu şokun etkisini henüz tamamen atamamış olabilir. Kuzey Afrika seyahati sonrası davranışının hangi yӧnde olacağının merakla beklenmesi bence büyük ӧlҫüde bu gӧrüşün hâkim olduğunu gӧstermekte. Bӧyle bir şok yaşayan birisi, bu şok'un etkisinden uzun zaman kurtulamayabilir. Bu şokun etkilerinin nasıl/ne sürede geҫeceğini Başbakan'ın bu "nankӧr kesimi" nasıl "affedebileceğini"  tahmin etmek neredeyse imkȃnsız.

Denetim ve Dengeler mekanizmasının cılız yapısı 

Gezi Parkı eylemininin islȃmi kesim ile laik kesim arasında bir mücadeleyi temsil ettiğini düşünmek yanlış bir gӧrüş olur. Bence, anlaşmazlık laik/dindar gruplar arasında değil de ҫoğulculuk ile otoriterizm hakkında. Demokratik bir siyasi sistemin sağlıklı bir yapısı olması iҫin gerekli ve yeterli koşullar, sistemin hem 'ҫoğulcu' unsurları, hem de iyi işleyen bir 'denetim ve dengeler' mekanizmasını iҫermesidir.

Gezi Parkı patlamasından alınması gereken ӧnemli derslerden biri şu: Demokrasinin temel prensiplerinden birisi olan kuvvetler ayrılığı sistemininin sindirme ve diğer yӧntemlerle bir müddet cılız hale getirilmesi mümkün olabilir. Ancak, mükemmel olmasa bile, Türkiye gibi demokratik kültürün yeterli olgunluga ulaşmış olduğu bir ülkede, bu durum geҫici olmaya mahkûmdur. Hatta, yukardaki gӧrüşü daha da kuvvetli olarak ifade edebiliriz: Gezi Parkı olaylarından tüm dünyanın alması gereken ҫok ӧnemli bir ders var: Kuvvetler ayrığı sistemini kalıcı olarak ortadan kaldırma, sindirme yontemine ek olarak, iktidarın bir parlemeter sistemi iҫin ҫok yüksek olan bir oy oranına ulaşması, üstelik, bu oy oranını son 10 yılın her seҫiminde de artırabilmiş olması, ve karşısındaki muhalefetin şuphe bırakmayacak bir şekilde zayıf olması bile yeterli olmuyor.

Bir başka deyimle, Türkiye’de geҫen hafta yaşanan olaylar tüm gelişen demokrasilerde umut yaratan ҫok olumlu ve birbirinden bağımsız olmayan 2 mesajı temsil ediyor:

 1. Toplumda demokratik kültürün kӧk salması, halkın demokrasi oksijenini teneffüs etme tecrübesinin olması ҫok ӧnemli. 2. Bir toplum demokratik kültüre expoze olduğunda, yürürlükteki siyasi sistemin uzun vadeli olarak kuvvetler ayrığını ӧngӧren demokratik sistemden uzaklaştırmak sadece geҫici olabiliyor. Bir liderin sistemin tüm politik güҫlerini kişiliğinde tekelleştirebilmesi, karizmatik bir şahsiyete sahip olması ve partisinin gıpta edilecek derecede yüksek randımanlı olarak ҫalışması sonucu olarak devamlı seҫim başarılarına imza atması, bu liderin gerektiğinde havuҫ, gerektiğinde sopa kullanarak toplumun iktidar-dışı kesimlerinin tümünü etkileyebilmesi halinde bile, günün sonunda demokratik sistemin 'otoriter demokratik' bir rejime kalıcı olarak dӧnüştürülebilmesi mümkün olmuyor. 

Bu nedenle, sӧz konusu siyasi mekanizma kısa vadede işler gibi gӧrünse bile uzun vadede suni ve geҫici olmaya mahkûm oluyor. Bӧyle bir sistemin oluşturduğu buhar birikiminin yaratacağı basınҫ, sandıkta gerҫekleşmese bile, yine de eninde sonunda bir patlamayla sonuҫlanıyor. Gezi Parkı olayı bence bu durumu temsil ettiği iҫin tüm gelişen demokrasiler iҫin bir işık kaynağını temsil ediyor.

Bir lider sindirme derecesini kendi partisine bile taşıyabilir mi?

Medyayı, is dünyasını, politik kuruluşları, sivil kurumları, vs. etkisiz hale getirebilecek bir politikacı var olabilir. Ama, demokratik sistemde, kendi partisini bile sindirme 'yeteneği' olan bir politikacı ҫok ender olmalı (3. Defa seҫimleri kazanmasına rağmen, İngiltere İşҫi partisinin Tony Blair'den parti başkanlığını alabilmesi ӧrneği akla geliyor).

Eğer ҫok kaynaklı olarak duyduğumuz, okuduğumuz yorumlar doğruysa, Sayın Başbakan, Sayın Numan Kurtulmuş'un AKP'ye transfer olmasında baş rolü oynamış. Bu konuda sayılı yorumcu gerekҫe olarak şu senaryoyu ӧne sürmüştü (tabii, bu senaryonun ne derecede gerҫeği yansıttığını bilmiyorum):

Ülkede Amerikan Başkanlık sistemi iҫin gereken anayasal değişiklikler yapıldığında ve Sayın Başbakan ‘Başkan’ seҫildiğinde, arzusu Başbakanlık pozisyonuna Sayın Kurtulmuş'un gelmesiymiş.

Eğer yorumlar doğruysa, yukardaki senaryonun ima ettiği durumun ilginҫ olmaması mümkün değil. AKP'nin TBMM'de 327 milletvekili var. Tabii ek olarak bir şirket gibi ҫok yüksek randımanlı olarak ҫalısan bir ӧrgütünün de olduğunu sanırım muhalefet partileri bile kabul ediyor.  Nitekim, partinin her seҫimde oy oranını artırabilmiş olması bu gӧrüşü destekliyor. Butün bunlara rağmen, bu ҫok başarılı partiden vekiller olsun, kabine üyeleri olsun, il, ilҫe başkanları olsun, bilindiği kadarıyla, hiҫ bir AKP'li yӧnetici/yetkili "Biz bu kadar başarılı olduğumuza gӧre ve bu tek bir şahısın ҫabasıyla olamayacağıma gӧre, aramızda ülkeyi effektif olarak yӧnetebilecek, Başbakanlık yeteneği olan ҫok sayılı üyemiz olmalı. Bu nedenle, neden bu pozisyon iҫin parti dışından bir transfer yapmamıza ihtiyaҫ var?" itirazında bulunmadı.

Ben iktidar partisinin, Sn. Başbakan'a, en azından kamu ӧnünde, bahsettiğim yӧnlü olarak bir tepki gostermemiş/gӧsterememiş olmamasını ülkenin şu andaki kontrol ve dengeler mekanizmazının aşırı derecede zayıf olduğunun ҫok kuvvetli bir gӧstergisi olarak yorumluyorum.

Şimdi ne olacak?

Ne olacağının tahmini ҫok zor. Yabancı medya Başbakan'ın istifa etme ihtimali olmadığını sӧylemekle birlikte, aynı zamanda, sadece sandıktaki oyların doğrultusunda davranmaması gerektiğini, oy veren yüzde 50'nin Başbakan’ı olmanın bu durum sonrası doğru olmayacağını, tüm ülkenin Başbakan’ı olması gerektiği mesajını vermekte. Bu son gӧrüş batı ülkeleri tarafından da destekleniyor gibi gӧrünüyor. Tabii bu sürpriz değil, 30 yıla yakın Mısır ve diğer ülkelerde iktidar rejimlerini destekleyen ABD, Arap baharı sonrası yӧn değiştirip, rejime karşı olanları desteklemekte tereddüt etmemişti. 

Ӧte yandan, bu akşam (5 Haziran) bir Türk medyası kaynaklı haber, benim yukarda tahmin ettiğim gibi Başbakan'da hakim olan duygunun 'hayal kırıklığı' olduğunu, 'ben bu ülke iҫin ҫok ҫalıştım, üstelik yüzde 50 desteği olan birisine halkın bir kesiminin, yabancı medya ve politikacıların gӧsterdiği tepkiyi yadırgadığını', 'Batı ülkelerinden gelen  eleştirileri garipsediğini', 'Kısacası, hak etmediğini düşündüğü bir tabloya karşı ӧfke duymakta olduğunu iddia ediyor'. Aynı haber, etrafındakilerinden bazılarının Başbakan’ın 'Bir balkon konuşmasının faydalı olacağını düşündüklerini' belirtiyor. Ӧte yandan, etrafındaki diğer bir grubun ise, 'taviz vermenin sonunun gelmeyeceğini, üstelik, Gezi Parkı boyutlu bir tavizin, zayıflık olarak yorumlanıp, 3. Kӧprü, vs. gibi projelere de yayılacağı' gӧrüşünde olduklarını vurguluyor.  Ek olarak da, Başbakan’a yakın bir grubun olaylarda 'Ӧzel Harp Dairesi'ne bağlı Seferberlik Tetkik Kurulu’nun parmak izlerinin olmasından şüphe ettiklerini' de belirtiliyor. 

Sonuҫ olarak, sӧz konusu haber, 'Şimdi ne olacak?' sorusuna net bir cevabın 'henüz oluşmamış olduğu' şeklinde ӧzetlenebilir. Sanırım, ortaya ҫıkan tablo, 'ne olacağı' konusunda Başbakan'ın kendisinin de henüz bir cevap oluşturmamış olduğu yӧnünde.

Tabii, konuyu zorlaştıran ӧnemli bir husus, benim yukarda bahsettiğim nedenlerle, eğer doğruysa, Sn. Başbakan'ın, olay ӧncesi, bu durumun yaklaşmakta olduğunu gӧrebilmesinin mümkün olmayacağı bir ortamda yaşıyor olması aҫıklıyabilir.

Gezi Parkı olayında Başbakan ҫeşitli tutumlar sergiledi:

Sn. Başbakan bu olayın ilk 2 - 3 gününde uzlaşmaya yӧnelik ve meydan okuyan beyanat ve davranışlar arasında gidip geldi. Uzlaştırıcı beyanat ӧrnekleri olarak "Gaz kullanımda polisin aşırı davranmış olduğunu kabul ediyoruz", "Rahatsız olan varsa, ӧzür dilerim" gibileri vardı. Uzlaşmacı davranış olarak ise polisi Gezi Parkı’ndan ҫekti, eylemcilerin nereye yürümek isterlerse yürüyebileceklerini ifade etti. Ancak, ӧte yandan "Polis Gezi Park'ında bugün de olacak, yarın da olacak...", "Ülkenin yüzde 50'sini evlerinde zor tutuyoruz", "İsterlerse miting yapsınlar; onlar 200 bin kişi toplarsa, ben 1 milyon kişi toplarım" dediği de oldu. Üstelik, gӧrevini yapan bir medya üyesine, Kuzey Afrika seyahati ӧncesi orantısız bir kızgınlık da gӧsterdi.

Gezi Parkı eyleminde muhalefetin rolü neydi?

Bu arada Sayın Başbakan’ın dün ifade etmiş olduğu bir gӧrüşüne katıldığımı belirtmek isterim. Ancak, ifade etmiş olduğu gӧrüşü ben kendisinden daha değişik bir ҫerҫevede değerlendirmekteyim. Başbakan Erdoğan, Türkiye İhracatçılar Meclisi’ndeki konuşmasında  şunu soyledi:

 "Sistem içinde en az iktidar kadar muhalefet de güçlü, kaliteli, seviyeli olmak zorundadır. En az iktidar kadar çalışmak, proje üretmek durumundadır". Bu gӧrüşe katılıyorum.

Ancak, "Muhalefet, iktidarın seviyesine ulaşamazsa, yanına yaklaşamazsa aşırı uçların eline geçer" cümlesinin.. "aşırı uҫlar..." kısmına katılmıyorum, ҫünkü 10 yıldır muhalefet etkili olmamasına rağmen, üstelik gittikҫe AKP'ye oy kaybetmesine rağmen, aşırı uҫların aktif olduğu, ülke iҫin bir tehlike oluşturduğu bir duruma şahit olmadık.

Başbakan'ın bu konudaki gӧrüşünün şu bӧlümüne de katılmamak zor: "Ama biz çok büyük boşluk yaşıyoruz. Seçmen oy verdiği partinin kaliteli, seviyeli yönetim istiyor".

Başbakan'ın muhalefet partileri boyutlu gӧrüşlerinin ӧnemli kısmına katılmamın nedeni, benim gӧrüşümce, AKP'nin başarısından sadece AKP sorumlu değil. Bu başarıya, muhalefetin başarısızlığının da ӧnemli dereceli katkısı oldu. Bilindiği gibi Avrupa ülkelerinde bazen seҫmenler ideolojik nedenlerle değil de, diyelim, "Hiristiyan-demokratlar ülkeyi yeteri süre yӧnetti, biraz da Sosyal-demokratlar yӧnetsin" gibi düşünceyle iktidar/koalisyon değişikliği yapıyorlar. Buna rağmen muhalefet partileri, Türkiye'de senelerdir tek başına iktidara gelemedi. Yukardaki gelişmiş ülkelerde seҫmenlerin sandık kararlarında bazen kullandıkları gerekҫe nazarı dikkate alınırsa, eksiksiz olmasa da uzun süreli bir demokrasi kültürü olan Türkiye’de muhalefet partileri iktidar olmamayı becerebildiler.

Seҫim kazanmamak iҫin muhalefet partileri ҫok ҫalışmış olmalı!

Son 50 küsür yıldan uzaklaşıp, AKP dӧnemine dӧnersek, aradan 10 yıl gibi ҫok uzun bir süre geҫmiş olmasına rağmen belli ki muhalefet partileri AKP'den seҫim kazanma konulu bir ders alamamış, seҫim kazanma sanatını, bilimini ӧgrenmemişler. Hatta, belki de ӧğrenmemek iҫin bayağı gayret sarfetmişler. Bu partilerin, meritokratik - yani kurmaylarını, ya da kurmay potansiyeli olanlarını, yaptıkları katkıya orantılı olarak değerlendirmek yerine - bürokratik, kıdem sistemine dayanan, kӧkleşmiş, üretkenlikten/inovasyondan yoksun bir kültürleri olmuş. Bu kültürün seҫim kazandırıcı olmadığını her halde bir noktada anlamış olmaları gerekirdi.

Einstein'ın meşhur ve mizahi bir gӧzlemi var: "Ҫılgınlığın bir tanımı, aynı şeyi yapmaya devam edip, aynı zamanda değişik sonuҫlar beklemektir" demiştir. Einstein, Türkiye’deki muhalefet partilerini detaylı olarak incelemiş olabilir!

Sonuҫ olarak seҫmenler on yılların tecrübesine dayanarak, muhalefet partilerine olan güvenlerini neredeyse tamamen kaybetmiş durumdalar. Muhalefetin bu eksiklerinin AKP'nin başarısına katkısı inkâr edilemez. Ama, bence Gezi Parkı eyleminden siyasi sistemin kontrol ve dengeler yoksulu haline gelmesi daha ӧnemli derecede sorumlu.

Olayların ciddi ekonomik sonuҫları olacak

Olayların ekonomik etkilerinin ҫok ciddi olacagından şüphem yok. Nitekim, ekonomik ve finansal cephede olacakların ӧn izlenimine 3 Haziran'da şahit olduk. BİST'de bu tarihte yüzde 10.5'luk bir düşüs yaşandı. Son 10 yılın en büyük düşüşünü temsil eden bu rakam, TL olarak 62 Milyar'ın bir günde buhar olmasını temsil etti. 2 yıllık tahvil faizinin bir günde yüzde 0.71 artması ise bir rekoru temsil ediyor. Bu tahvilin faizi yüzde 6.78'i buldu. 4 Haziran Salı, pazarlarda bir toparlanma yaşanmasına rağmen, son 3 günde BİST'deki düşüş, yüzde 11.8 olarak gerҫekleşti. Ayrıca, faizler ve dӧvizde ӧnemli yükselişlere şahit olduk.

Ancak, beni ekonomi aҫısında ҫok daha fazla korkutan durum yabancı yatırımcıların davranışı. Türkiye’deki politik gelişmeler, ABD'de FED'in ayda 85 milyar dolarlık likidite enjeksiyonlarını durdurma konusunu gittikҫe yaygın olarak konuşmaya başlaması ve bunun sonucu olarak 10 yıl vadeli hazine bono faizinin yüzde 1.7'den yüzde 2.20'ye tırmanmış olmuş olması, Türkiye’deki politik belirsizlik ortamıyla birleştirildiğinde, zaten ekonominin en kırılgan noktası olarak gӧrdüğüm dış finansman bulma konusunu daha da ҫetin bir problem haline getiriyor. Gezi Parkı olayı ӧncesi bile Türkiye'ye not artışının tetikleyeceği umulan finansman girişlerileri beklentilerin epey altında seyretmekteydi.

Polis, Gezi Park'ı eylemcilerini gazlamaya başlamadan birkaҫ saat ӧnce 300 milyon doların ülkeyi terk ettiği tespit edildi. Geҫen haftanın tümünün para kaҫışı ise 1 milyar dolar civarındaydı. Portfӧyündeki 2.3 milyar dolarlık paranın ӧnemsiz bir miktarını Türkiye menkul değerler yatırımları oluşturmasına rağmen, Cumberland Advisors fonu 6 Haziran'da Türkiye yatırımlarını sıfırlamış olduklarını aҫıkladı. Tabii, ülke olarak korkulması gereken husus, bu kararın başka benzeri kaҫışları tetikleme ihtimali.

Gezi parkı olaylarının yarattığı ekonomik koşullar, ҫeşitli nedenlerle ekonomi iҫin ҫok tehlikeli gelişmeleri temsil ediyor. Konunun ӧnemli kalemleri arasında şu faktӧrler yer alıyor:

1.    Bu yılın ilk 3 ayında 'sıcak para' dahil, kısa vadeli kaynaklar, bulunan dış finansmanın yüzde 96.5'ini temsil etmekteydi. Tüm kısa vadeli kaynakların tehlikeli olduğu şüphe gӧtürmez. Tabii, bu yatırımların arasında DNA'sının ҫok ürkek olduğu iҫin en tehlikelisi 'sıcak para' olarak bilinen porfӧy yatırımları var (yabancı fonların BİST'de hisse senet ve daha da ӧnemli olarak hazine bonoları satın almaları). Hisse senedi ve faiz fiyatlarındaki düşüşten en ҫok bu fonların, sӧz konusu menkul değerleri satıp ellerine geҫen TL'leri dӧvize ҫevirme işlemlerinin sorumlu olduğu şüphe gӧtürmez.

2.    Zaten ҫok cûzi seviyelere düşmüş olan doğrudan yatırımların daha da düşecek olması mutlak.

3.    TCMB henüz Nisan ӧdemeler dengesi verilerini yayınlamadı. Ancak TUİK'in ithalat/ihracat verileri Nisan dış ticaret aҫığının beklentilerin epey üstünde gerҫekleşeceğini gӧsteriyor. Cari aҫık ile dış ticaret aҫığı arasında ҫok yakın bir ilişki olduğunu biliyoruz. Bu demek oluyor ki, Nisan cari aҫığı yüksek seviyeli olacak. Ayrıca, ekonomideki durgunluğun devam etmekte olduğunu gӧsteren anket ve diğer gӧstergeler de başlı-başına bir 'kӧtü haber'. Geҫmişte bu kӧtü haberin güler yüzü, büyüme yavaşladığında cari aҫığın daralması olurdu. Ancak, bu veriler hem büyümenin yavaşlayacağını hem de cari aҫığın artacağına işaret etmekte.

4.    Ocak sonunda 150 milyar dolar olan vadesi 1 yılda dolacak borҫlar, Mart sonu itibariyle 156 milyar dolara yükseldi. Muhafazakȃr bir rakam olan 60 milyar dolarlık cari aҫık beklentisini de bu rakama eklersek, Mart 2012 - Mart 2013 dӧneminin dış finansman ihtiyacının 216 milyar dolara ҫıkmış olduğu gӧrülüyor. Gezi Parkı ӧncesi bile bӧylesine yüksek bir miktarın, bugünün riske tahammülü olmayan küresel ortamında nasıl bulunabileceği konusunda endişeliydim. Tabii endişe seviyem ҫok daha yükselmiş durumda.

5.    Dış finansman ihtiyacı konulu her yazımda miktarın yüksek olduğunu, dünyada risk iştahının kurumuş olduğunu belirttikten sonra, "üstelik, bu rakamların iҫinde 'ҫılgın projelerin' yarattığı finansman ihtiyacı dahil değil" uyarısını eklerdim. Herhalde, şimdi uyarının yazıyüzü boyutunu iki misli artırmam gerekecek. Nereden gelecek bu dӧvizler?

6.  Ekonomik kurmaylar bana inandırıcı gelmemesine rağmen devamlı olarak, "Türkiye’nin hem politik olarak, hem de ekonomik olarak ҫok istikrarlı olduğu ezberini tekrarlardı. Ben, ikinci istikrar kaleminin doğruluğuna inanmazdım. Artık, her iki istikrar kaleminden tedirgin olmam gerekecek.

7.  Politik gelişmelerin zaten durgun olan ekonominin büyüme performansını olumsuz olarak etkilememesini mümkün gӧrmüyorum.

8.  Yukarda belirttiğim gibi Gezi Parkı eyleminin akabinde ne olacağını tahmin etmek imkȃnsıza ҫok yakın bir durum. Gelişmelere bağlı olarak son günlerin olaylarının ekonomik etkileri "ҫok olumsuz" da olabilir, "felaket" de.

9.  Kredibilite konusunda olduğu gibi bir ülkenin politik istikrarlı olduğu konusunda da yabancı yatırımcıları ikna etmek ҫok uzun zaman alan bir aşama oluyor. Malesef, yatımcılar bu konuda simetrik davranmıyor. Yani, ülkenin 'istikrarını kaybettiği algısı' ҫok ҫabuk olarak gerҫekleşiyor. Olayların dış finansman konusuna yüklediği ek kırılganlık, korkarım uzlaşma yarın gerҫekleşse bile, olayların olumsuz etkilerinin tamir edilmesi uzun zaman alacak.

10. Olayların devam etmesi, bilhassa yeni başlamış olan turizm sezonuna uzamasının, ekonomi iҫin ҫok zor şartlar yaratacağı mutlak. Ekonomi aҫısından, direniş eylemlerini tetikleyen şartlar belki de daha kӧtü bir zamana rastlayamazdı.

Olayların ekonomiye etkisi hakkında mümkün olduğu kadar sık güncelleştirmeler yapmaya ҫalışacağım.