Geri Dön
Paylaş
13.08.2017 00:00

Altı ay ömrünüzün kaldığını öğrenseydiniz, ne yapardınız?

Cenaze...

Mezarlığın yeşilliklerle çevrilmiş yolundan ağır adımlarla ilerleyen bir kalabalık...

Öndeki dört kişinin omzunda bir tabut...

Yolun hemen yanında kazılmış bir çukur...

Tabut çukura indiriliyor. Üstünde çiçekler. Ardından toprak yağmaya başlıyor çukura.

Bir yerlerden aniden beliren çalgılar, mezar başında elden ele gezdikten sonra çalgıcılarla buluşuyor.

İlk notalar ölümün kasvetli havasına pek uygun değil gibi sanki. Devamında, durulmak şöyle dursun, daha da hareketleniyor.

Mezar başındaki çalgıcılardan biri hem çalıyor, hem de ağlıyor. Uzun boylu bir adam ise taş kesmiş halde, nice sırları toprağa saklamak üzere olan tabuta bakıyor.

Kalabalık şarkı söylemeye başlıyor.

Müziğin coşkusu yükseliyor. Hep beraber mezarın başından ayrılarak geldikleri yola taşıyorlar.

Dans etmeye başlıyorlar.

Kimi kendi ekseninde dönüyor.

Kimi dizlerini yere vuruyor.

Bazen iki nota arasındaki saniyeleri özenle sayar gibi duraksayarak, sanki gizli kurallarını sadece kendisinin bildiği bir ayini gerçekleştiren ciddi insan çehreleri göze çarpıyor.

Mezarlığın kısa süreli konukları kendilerinden geçercesine dans edip şarkı söylüyor.

“Thomas'ın Yeri'nde kafayı çekme” çağrısı yapan Yunanca şarkının içinde tek tük tanıdık sözler çarpıyor kulağa: Bağlama, çiftetelli...

Dans ederken düşürdüğü şapkasını yerden alıp tekrar başına geçiren biri, bu hareketini neşeli bir selamlaşmaya dönüştürerek mezara doğru bağırıyor:

- Yaşa Marika!..

Oysa Marika'dır ölen... Ve az önce toprağa gömülen...

*          *          *

Son yıllarda sürekli ölümün nefesini ensemizde hissederek yaşıyoruz. Ya da yaşamıyor, tükeniyoruz. Ölüm karşısındaki sahtekârlık, vurdumduymazlık, saygısızlık hepimizi tüketiyor.

Bunca adaletsizlik içinde daralan yüreğimi ferahlatmak mümkün olmasa da, bir an için hüzünlü bir tebessümle hatırladığım bu film sahnesini paylaşmak istedim.

Rembetiko (veya Rebetiko) filminde öyküsü anlatılan Marika, İzmir'de doğduktan hemen sonra “mübadele gereği” Yunanistan'a göçmek zorunda kalmış, orada da “Türk tohumu” diye aşağılanmış, baskılar ve yoksulluk içinde yaşamış bir şarkıcıdır.

Kısa sayılacak hayatında karşılaştığı zorluklara karşı çıkma, onlara meydan okuma, hiçbir şeyi umursamadan (ya da öyle görünerek) eğlenme aracıdır Rembetiko şarkıları.

Costas Ferris'in 1983 yılında yönettiği film, yukarıda anlattığım Marika'nın cenazesi ile, gözyaşlarıyla sulanan gülücükler eşliğinde çakılır insanın kafasına.

“Şarkılarla ve danslarla uğurlanmak”... İlginç bir vasiyet olurdu, değil mi?..

*          *          *

Ölümden sonrası var mı, bilmiyorum...

Varsa, Marika, kendisi için düzenlenen cenaze törenini izleyip mutlu olmuştur herhalde.

Ya yaşarken?.. Yaşarken mutlu muydu acaba? Sanmam...

Baskı mutsuz eder insanı. Ulusal ve sınıfsal kökeninden dolayı aşağılanmak mutsuz eder. Sömürü ve yoksulluk mutsuz eder. Çoğu kez başka insanlarla ilişkiler, kurulamayan dostluklar ve yaşanamayan aşklar da tüy diker her şeyin üzerine.

İnsanların çoğu mutsuzdur. Hayatlarının önemli bölümü mutsuz geçer.

Binlerce yıllık tarih, fetihler, zaferler, buluşlar, kendini eşsiz sayan liderler... Bütün bunlar insana mutlu bir hayatın nasıl kurulacağını öğretmez...

(Oysa ilkokulda “hayat bilgisi” diye bir dersimiz olduğunu hatırlıyorum. Hayat bilgisi... Ne güzel ve ne büyük bir iddia!..)

Marika'nın söylediği şarkılardan birinde, insanı her zaman çevreleyen ve tuzağına düşürmeye çalışan ağlardan bahsedilir.

Kolay değildir o ağlardan kurtulmak. Birinden kaçsak ötekine yakalanırız. Çırpınır dururuz hayatın içinde. Kaderimizi ele geçiremeyiz bir türlü, kendi kuyruğunu kovalayıp da bir türlü yakalayamayan kedi gibi.

Yüz yaşımıza da gelsek hayatı ve kendimizi hakkıyla tanıyamayız. Onun için de basit hataları tekrarlar dururuz.

Ne diyordu Arthur Schopenhauer:

- Sıradan insan, hayatının mutluluğunu kendi dışındaki şeylere, mala mülke, şana şöhrete, kadın ve çocuklara, dostlara, cemiyete ve benzerine bağlar; dolayısıyla bunları kaybettiği yahut hayal kırıklığına uğratıcı bulduğu zaman, mutluluğunun temeli çöker. Bir başka deyişle, onun çekim merkezi kendi dışındadır...

*          *          *

Robin Sharma'nın ünlü kitabında “Ferrari’sini satan” başarılı ve karizmatik avukat Julian Mantle, geçirdiği kalp krizinden sonra Hindistan’da ne aramış ve ne bulmuştur? Himalayalar’da yaşayan Sivana bilgelerinden neler öğrenmiştir?

“Mutluluğun sırrı basittir: Gerçekten yapmayı sevdiğiniz şeyi bulun ve sonra bütün enerjinizi onu gerçekleştirmek için harcayın” cümlesinin anlamı nedir?

Peki, ya birkaç aylık ömrü kaldığını öğrendikten kısa süre sonra verdiği “son ders” ile internette büyük bir üne kavuşan Amerikalı profesör Randy Pausch, “Hayatınızı doğru yaşarsanız hayalleriniz sizi bulur, doğru yaşarsanız hayalleriniz sizin olur” derken neyi kastetmiştir?

Dünyanın en önemli yönetmenlerinden Akira Kurosawa'nın şimdi pek hatırlanmayan bir filmi olan İkiru (Yaşamak, 1952), Tokyo’da yaşayan ve 30 yıldır aynı işleri yapan bir devlet memurunun, mide kanserine yakalandığını öğrenince hayatını baştan aşağı sorgulayıp değiştirmesini anlatır. Filmin kahramanı Kanji Watanabe, hep aynı soruya cevap aramaktadır:

“Altı ay ömrünüzün kaldığını öğrenseydiniz, ne yapardınız?..”

*          *          *

Altı yıl önce ölen Steve Jobs'un 2005 yılında Stanford Üniversitesi'nde yaptığı “Aşk, iş ve ölüm” üzerine o ünlü konuşmasındaki “üçüncü hikâyesi”ni hatırlıyor musunuz?

“17 yaşında bir özdeyiş okudum. Şöyleydi: ‘Her gününüzü son gününüz gibi yaşarsanız, sonunda bir gün haklı çıkarsınız.’

Belleğime kazındı bu söz ve aradan geçen 33 yılda her sabah aynaya bakarken kendi kendime hep aynı şeyi sordum: ‘Bugün hayatımın son günü olsaydı, az önce yaptığımdan farklı bir şey yapmak ister miydim?’

Birazdan ölebileceğimi hep aklımda tutmam, bana önemli kararlar almamda yardım eden en büyük keşfim oldu.

Çünkü hemen her şey, dışarıdan beklediklerimiz, kibirlerimiz, gururlarımız, başarısızlık korkularımız ölümün karşısında silinip gidiyor ve geriye öz kalıyor.

Bir gün ölümün geleceğini hatırlamak, kaybedecek bir şeyleriniz olduğu korkusunun tuzağına düşmemenin en iyi yoludur.

Zaten çıplağız. Kalbinin sesini dinlememek için hiçbir neden yoktur.

Zamanınız sınırlı, sizin olmayan bir hayat sürerek onu boşa tüketmeyin.

Kalbiniz ve içgüdüleriniz sizin gerçekten ne olmak istediğinizi biliyorlar.

Gerisi boş.”

*          *          *

Kurosawa’nın 80 yaşındayken çektiği Düşler (1990) filmi sekiz bölümden oluşur. Su Değirmenleri Köyü adlı son düşteki cenaze sahnesinde insanlar, tıpkı Rembetiko'daki gibi, şarkılar ve danslarla düzenlenen kutlamayla mezarlarına uğurlanırlar. Orada yalnızca doğru bir hayat amacı değil, aynı zamanda “ölüm bilinci” konusu da ele alınır.

İhtiyar köylü, günümüzün temel sorununu “insanın, doğanın bir parçası olduğunu unutması” olarak saptar. “Temiz hava ve temiz su”dan uzaklaşan ve onlarla birlikte kendi ruhunu da kirleten insan, hayatta en önemli şeyin “rahatlık” olduğunu sanmaya başlamıştır.

“Hep her şeyi değiştirerek daha iyi sonuçlara ulaşacaklarını düşünürler. Akıllı olmasına akıllıdırlar. Ancak doğanın kalbini hissedemezler. Ve sonunda daha mutsuz olurlar. Oysa çok daha azı, mutlu bir hayat için yeterli olabilirdi.”

103 yaşındaki adam, bunları anlattıktan sonra 99 yaşında ölen bir kadınla vedalaşmaya hazırlanır. Hakkıyla yaşanmış bir hayat sonrasında neşeli bir cenaze düzenlenmektedir. Adam da bayramlıklarını giyip neşeyle yola düşerken şöyle der:

“Cenazesine gittiğim kadın, benim ilk göz ağrımdı. Ama kalbimi kırmış, bir başkasını seçmişti.”

Gülerek devam eder:

“Bazıları hayat zor diyor. Boş laf bu! Hayat güzel ve eğlencelidir...”