Geri Dön
Paylaş
14.11.2017 00:00

"Yerli ve milli futbolcu" mümkün mü?

Florya'ya ilk kez bir antrenman seyretmek için gittiğimde 2001 idi.. Antrenman saatine henüz 1 saat vardı. Hagi ve Popescu  sahada çalışıyordu.. Beni davet eden arkadaşım "Bunlar böyle," dedi, "öncesinde geliyorlar, hazırlık yapıyorlar, çalışıyorlar, acayipler."

Aradan yıllar geçti, galiba bu durum pek değişmedi.. 

Gelen yabancılar kendilerine özgü bir iş ahlakı anlayışıyla, yaptıkları işi ciddiye alarak geldikleri takımları bir "işyeri" gibi görerek yaşadılar.. Kiminin yeteneği olağanüstüydü, kimisi yaşlıydı, kimisi sıradandı. Ama şu değişmedi: işlerine olağanüstü bir disiplinle gidip geldiler, kendilerine baktılar, gevşemediler ve verebileceklerini verdiler.. Karşılığını da alıp gittiler..

Hepsi için geçerli değil; tenzih ederim elbette ama -önemli-bir kısım Türk futbolcu ise, bu günlerini çoğunlukla başka meraklarla geçirdiler.. Antrenmanlara son dakikada gelip hemen topla oynamaya başladılar.. Koşmak, ısınmak, öncesinde kendilerini geliştirmek hep zor geldi.. Antrenman sonrası yabancılar eksik yönlerini geliştirmek için sahada kalır veya kondisyon merkezine geçerken onlar 2 dakika süren duşlarının ardından ultra lüks arabalarına binip topukladılar. Neden daha da kendilerini geliştirmek yerine olduğu gibi kalmayı tercih ettiler?  Neden kendilerinden kaç yaş büyük yabancı abilerinin, tesislerde kalıp hala çalışmaya devam etmelerini, ağırlık merkezinde ter dökmelerini, vücutlarını kasla doldurmalarının sırrını anlayamadılar?  Neden örneğin Ronaldo o kaslarıyla göğsünü gere gere poz verirken, bizim yerliler buna değil de prim meselelerine dertlendiler? 

Ama bu sezon birşeyler ilk defa değişti… 

Seçeneksizliğin hüküm sürdüğü günlerin ardından bu sezon ilk defa "başka" tip futbolcuların takımlarda çoğunluğu ele geçirdiklerine şahit olduk: İşlerini ciddiye alan, koşan, çalışan, oyundan kopmayan, yeteneği neyse tümünü sonuna kadar vermeye çalışan, aldığı parayı hakketmek isteyen, medyaya malzeme olmak istemeyen, işine odaklanan… Yıllardır ülkede geçerli olan "hamili futbolcu yakinimdir" kartvizitinden pek haberdar olmayan yabancı teknik direktörler, evrensel futbol ilkelerine uygun futbolculardan oluşan takımları sahaya sürmeye başladılar. 

Eskiden seyredilmesi zulüm olan en "sıradan" maçlar bile artık seyrediliyor; çünkü sahadaki futbolcular 90 dakika boyunca "idare etmiyor", top bir o kalede, bir öbür kalede heyecan fırtınası haline geçiyor.  Koşu mesafeleri arttı, gol sayıları arttı, takımların güçleri birbirine yaklaştı. Seyir zevki ise adeta geometrik fırladı.

Sonuç, geçen yıla göre %60'a ulaşan ve her geçen hafta daha da yükselen seyirci artışı… Ucuzlayan takım maliyeti, artan seyirci geliri… 

Kulüpler memnun, futbolseverler çok memnun…

Futbolsever, bu yeni tip futbolcular arasında "yerli-yabancı" ayrımı asla yapmıyor. Gördüğüne bakıyor. Koşanı koşmayanla ayırıyor, İş ahlakı olanla o 90 dakika içinde bile yalandan koşularla "idare ettiğini" sananları görüyor ve hak edene desteğini veriyor.  


Eduardo Galeano'nun yıllar önce söylediği o "evrensel ilke" hala geçerli: "Basit iyi futbol dilencileri" olarak insanlar, dünyanın dört bir yanındaki stadyumlarda "güzel bir maç!” istiyor.  İşte bu yüzden bugün artık dünyada olduğu gibi ülkemizde de da futbolda ülkelerden çok takımlar konuşuluyor. İstanbul'un en işlek caddelerinden birinde "Barcelona Futbol Okulu" tabelasını görebiliyorsunuz. Hafta sonları örneğin Borusssia Dortmund taraftarı yüzlerce insan, İstanbul'da bir araya gelip  kapattıkları bir cafe'de maçlarını seyredebiliyorlar. Dünyanın en çok takip edilen ilk 5 liginde, sırasıyla İngiltere, İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya'da "kriter", tamamen takımın başarısına katkıda bulunacak kaliteli oyuncu oynatmak üzerine kurulu. Bu nedenle sırf İngiliz veya Alman diye, örneğin Senegalli genç bir futbolcudan daha yetersiz bir oyuncu sahaya çıkarılmıyor. 


İlginç bir şekilde, futbol, Türkiye'deki yaygın ideolojik pompalamanın tam aksine "milliyetçi sınırları" çoktan yıktı geçti bile. Bugün futbolda, hem "yerli ve milli" söyleminin, hem de "bizi yok etmeye çalışan yabancı güçler" paranoyasının futbolda herhangi bir karşılığı yok.  Ülkenin en "milliyetçi" illerinden Alanya'da seyircinin Vagner Love'un yerine "yerli bir milli" bir futbolcu hayal ettiği kimsenin aklına bile gelmiyor.  Ya da Kayserili futbolseverlerin teknik direktör Marius Sumudica yerine örneğin Ümit Özat'ı düşündükleri….

Eski sistemden faydalananların, iktidarın "yerli ve milli" söylemini futbola da uydurmaya çalışmaları, zoraki yönetmeliklerle futbolu "yerli ve milli" yapmak istemeleri  sadece geriye gidiş demek. Geçen hafta yaşanan, Erol Erdal Alkan isimli bir "yerli" futbolcunun, Erman Toroğlu'nın sözleriyle "komisyoncuların futbolcuyu pazarlamak amacıyla"  neredeyse Lucescu'nun bile pek "haberi olmadan" Türkiye A Milli Takımı'na seçilmesi olayı bile eski "yerli sistemi"ndeki açık iflasın geldiği noktayı gösteriyor. 

Eski yerli sistemini savunmak yerine, yapılacak hala çok şey var. Evrenselleşen futbolun doğasında olan kaliteli futbolcuya olan ihtiyaç hiç bitmeyecek. Bu nedenle üretim "alanı" bütün dünya her zaman.  Hala evrensel ölçütlere uygun, rekabet edilebilir futbolcu yetiştirme olanağı herkes için var.  

Tıkır tıkır çalışan altyapı sistemleri geliştirmeye kafa patlatmak, örneğin İzmir'de Altınordu'nun yaptığını ülkenin her yerine yaygınlaştırmak yerine yasaklarla, yönetmelik düzenlemeleriyle geçici avantajlar elde etmeye çalışmanın, ilkokul öğrencilerden yerli malı haftasında hala okula fındık ve kuru üzüm getirmelerini istemekten farkı yok.