Geri Dön
Paylaş
17.07.2017 00:00

TSK’da FETÖ Radikalleşmesi-3 (İten faktörler)

"Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyliyeceğime namusum üzerine and içerim."  

Askerlik Yemini (İç Hizmet Kanunu Madde 37)

Aslında günün sonunda askerler ‘resmi’ bir radikalleşme sürecinden geçirilmiş kişilerdir. Türk Ordusu’nun Askerlik Yemini’nde de görüldüğü gibi asker; Weberian anlamda ‘egemenlik hakkı olarak şiddet kullanma tekelini elinde tutan en üst siyasi yapı’ olan devletin ‘öldürmek (ya da gerekirse ölmek)’ için yetiştirdiği ‘eli silahlı’ kişi.  15 Temmuz gecesi Türkiye ilk defa; TSK’ya sızmış değil, TSK’nın içinde yetişmiş, gizli ve dini karakterli bir yapının lokomotif rolünü üstlendiği bir askeri kalkışmaya  sahne oldu. Serinin önceki iki yazısında bu kalkışmanın hem planlama hem de icra aşamasında lokomotifi olan FETÖ’cü subayları radikalleşme tünelinin derinliklerine doğru ÇEKEN iki faktör olan FETÖ ideolojisi ve propagandasını irdeledim. Bu yazıda ise bu sefer bu FETÖ’cü subayları radikalleşme tünelinin derinliklerine inmesine imkan veren, bir anlamda onları tünelin içine doğru İTEN faktörlere değineceğim.

İten faktörleri; radikalleşmenin içinde gerçekleştiği kültürel, sosyo-ekonomik ve politik çevreden kaynaklanan faktörler olarak tanımlamak mümkün. Mesele basit aslında. TSK’da görev yapan FETÖ’cü bir subayın temelde hayatını geçirdiği, fikirlerini şekillendiren,  4 ana çevre var:

a. Yatılı okuduğu Askeri Lise ve Harp Okulu yıllarında hem ailesi (anne ve babası) hem TSK,

b. Göreve başladığında TSK,

c. Evli ise kendi ailesi (Eşi ve çocukları),

d. FETÖ.

Ne yazık ki bu subayların FETÖ radikalleşmesini ne anne-babası, ne kendi aileleri (FETÖ tarafından bir görev olarak evlendirilenler hariç) - en önemlisi, ne de  TSK engelleyebilmiş. Düşünün: dört sene askeri lise, dört sene harp okulu ve bir sene sınıf okulundan oluşan dokuz (9)  yıllık askeri eğitim süresi, bu süre içinde verilen Atatürkçü (veya Kemalist) indoktrinasyon, alınan onlarca ders, gidilen yüzlerce konferans, tonlarca vatan ve Millet sevgisi yüklemesi, askerlik yemininde ‘askerliğin namusu’ olarak özetlenen tüm askeri etik ve profesyonel değerler, kültürel kodlar ve normlar FETÖ radikalleşmesini bir noktada etkisizleştirip subayı radikallikten arındıramamış. Sonrasında TSK’da teğmenlikle başlayan profesyonel meslek hayatı da FETÖ’cü subayı örgütten koparmayı başaramamış. Bir kısmımız suçun tamamını FETÖ’ye (subayın kalbini ve beynini çalan hırsıza), bir kısmımız FETÖ’cü subayın kendisine (profesyonel hainliğe alıştırılan kişiye) yükleyebilir. Ama suçları dağıtırken TSK’yı, yani FETÖ’cü subay radikalleşmesini etkisizleştiremeyen, subayını örgütten koparamayan kuruma da bir pay biçmek gerekmez mi? ‘FETÖ’nün polis, yargı, milli eğitim, sağlık, özel sektör dahil sızmadığı yer mi var, orduya da sızabilmiş işte!’ şeklinde bir kolaylığa kaçarak TSK’yı savunabilirsiniz. Ama TSK’yı koruma refleksi FETÖ’nün Türkiye’nin en hiyerarşik, en disiplinli, kendi düşünüş ve iş tutuş tarzlarını geliştirme imkanı açısından en otonom ve en imtiyazlı, en önemlisi ‘kurumsal özgüveni’ en yüksek kurumunun içinde ‘eleman yetiştirebilmesi’ ve ‘elemanın’ kurum içinde de radikalleşme sürecini sürdürebilmesi eleştirilmemeli mi? Bu durum bir yandan FETÖnün (hırsızın) başarısını gösterirken, diğer yandan kapıları sonuna kadar açık bırakan TSK’nın (ev sahibinin) de başarısızlığını göstermez mi?

TSK’nın içinde ‘eleman yetiştirebilecek’ FETÖ benzeri ‘kalp ve beyin hırsızlarına’ karşı  personelinin kalplerini ve beyinlerini ağyara (yabancıya) kaptırmamak için sürekli kapıları kilitli tutup, kilitlerini de zaman zaman güncellemesi gerekmez miydi? TSK ya mevcut subaylarının ‘beynini’ tutan ‘zihinsel’ ve kalplerini tutan ‘duygusal’ kilitlerine çok güvendi, ya da belki de kilitlediğini sandığı subay kalp ve beyinlerini aslında hiç kilitleyemedi? Umarım Ankara’da bu soruya kafa yoranlar vardır.

Öncelikle bir tespit:‘Asker Kişi Radikalleşmesi’: Dünyada giderek yükselen bir tehdit

Asker kişi radikalleşmesi

Yeni yeni oluşmaya başlayan Türkçe radikalleşme literatürüne yeni bir kavram kazandırayım: ‘Asker Kişi Radikalleşmesi.’ Gerek dini gerekse ideolojik (aşırı sol, aşırı sağ) asker kişi radikalleşmesi dünyada giderek önem kazanıyor. Geçen yıl Malezya’da 70 asker aşırıcı Selefi radikalleşmesi nedeniyle ordudan ihraç edildi. Yine geçen yıl, radikalleşme şüphesi ile Alman Askeri İstihbarata Karşı Koyma (İKK) birimi rakamlarına göre Suriye ve Irak’a IŞİD ile mücadeleye gönderilen 29 Alman askeri haklarında soruşturma başlatıldı. Son dönemde, İngiliz ve ABD ordusunda ‘aşırı sağ radikalleşmenin’ yükselişte olduğuna yönelik çok sayıda rapor var. İsrail ordusunun Sayeret Matkal gibi özel operasyon birimlerinde ‘ultra-ortodoks Yahudi radikalleşmesinin’ yükselişte olduğu ve ordudaki dindarlaşmanın da bu eğilimi beslediği yazılıp çiziliyor. Nijerya ordusu Boko Haram’ın kadroları içine sızmasını önlemek için dünyada ilk kez askerlere özel radikallikten koruma ve arındırma programı başlattı. 2011 yılında Pakistan ordusundan Tuğgeneral Ali Han’ın El Kaide bağlantılı çıkması ve personel sınıfından olan general Ali Han’ın El Kaide unsurlarını Pakistan ordusuna sızdırma çabası içinde olduğuna dair haberler dikkatimi çekmişti. ‘Asker kişi radikalleşmesi’ konusunda Pakistan ordusu hakkında iyi bir literatür var. Göz atmak lazım. Ürdün ordusunda da askeri personelini radikalleşmeden korumak için ciddi çalışmalar var. Peki, TSK ‘asker kişi radikalleşmesi’ olgusu konusunda bilinçlenmeye ne kadar hazır? TSK içinde radikalleşme sadece ve sadece bir istihbarat ve istihbarata karşı koyma (İKK) sorunu mu? İlk kez duyduğunuzu düşündüğüm bu sorular bile aslında Türkiye’nin asker kişi radikalleşmesi konusuna ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.

Acaba ‘asker kişi radikalleşmesinde’ çeken faktörler mi iten faktörler mi daha çok öne  çıkıyor? Literatür bu konuda çok zayıf ama aşağıda sıraladığım iten faktörler bence TSK içindeki FETÖ’cü subay radikalleşmesinde FETÖ ideolojisi ve propagandası kadar önemli.

Başarısız entegrasyon ve bölünmüş subay kimliği

Bütün dünyada profesyonel bir meslek olarak subaylık tarihi bütünlüğünü de dikkat alırsak ‘özü ve sözü bir’ ‘fedakar’ ve ‘mert’ kişilerin yaptığı bir şövalye mesleğidir. Subay kumpas kurmaz, pusu atmaz, karanlıkta-gölgede dolaşmaz, gerekirse mertçe düello yapar, centilmence savaşır. TSK’da subayın bu evrensel özellikleri üzerine moral ve motivasyonu sağlamak için Türkiye ve Türkiye gerçeklerine has bir ‘milli ve manevi’ değer yüklemesi yapılır. Ancak görüyoruz ki söz konusu FETÖ’cü subay adayı/subay olunca TSK onu sisteme entegrasyonda başarısız. Bana göre bu başarısızlığın temel nedeni de ‘bölünmüş subay kimliği.’ Bu noktada son günlerde sıkça duyduğunuz popüler ‘üniformalı terörist’ veya ‘asker kılığındaki hain’ söylemlerinin meseleyi açıklamaktan uzak olduğunu düşünüyorum. ‘Bölünmüş subay kimliği’ FETÖ’cü bir subayın onlarca yıl TSK’nın kariyer basamaklarını tırmanmasında, yavaş yavaş karar alma süreçlerinde söz sahibi olmasında en büyük paya sahip. Ben TSK’daki FETÖ’cü subayların sistemin kendilerine dayattığı ‘şövalye subay’ kimliğini külliyen reddetmek yerine büyük çoğunlukla kabullendiğini, bu nedenle ‘askeri kariyerini’ önemsediğini, ancak ‘FETÖ’cü’ kimliğini de hiç bir zaman unutmadığını/unutamadığını gösteriyor. TSK içindeki bir FETÖ’cü subayın ‘bölünmüş subay kimliği’ onun onlarca yıl sistem içinde hayatta kalabilmesinin de nedeni. TSK’daki FETÖ’cü subay bu kimlikle TSK içinde sıkıntı duymadan hayatta kalıp üzerine parlak bir mesleki kariyer inşa edebiliyor.

Görünür dindarlığın subay kadrolarında tabu oluşu ve FETÖ’cü subay refleksi

28 Şubat sürecinin ne demek olduğunu 1990-1994 arası Maltepe Askeri Lisesi’nde okurken muhafazakar kimlikli komutanlarımızın/öğretmenlerimizin bir bir okuldan uzaklaşmasına anlam veremediğimizde az çok anlamıştım. 1994-1998 arasındaki Harp Okulu yıllarımda ise şu an TSK içindeki FETÖ’cülere yönelik ‘cadı avının’ bir benzerinin dindarlığını namaz, eş başörtüsü, oruç vb. pratiklerle görünür kılmak isteyen subaylara yönelmesi ile yaşadım. Tezim şu: TSK içindeki ‘aristokrat’ sınıf olan subay kadrolarındaki görünür dindarlığa yönelik 1990’ların başlarında ‘üstü kapalı’ başlayan ancak 1990’ların sonlarında bir ‘cadı avına’ dönüşen süreç TSK içindeki görünür dindarlığı konusunda mert ve taviz vermeyen (aslında bakın burada bir özü ve sözü bir, şövalye subay davranışı var) subayların sistemden uzaklaştırılması veya sisteme küsmesi ile sonuçlandı. Bunu güren FETÖ’cü subaylar ‘dindar (veya FETÖ’cü) kimliklerini’ yer altına indirdi ama bölünmüş subay kimliğinin diğer parçası olan ‘profesyonel subay kimliğine’ de sıkı sıkıya yapıştı. Yine 1999’da Gülen’in Türkiye’yi terki, 2009 Oslo süreci, 2013’deki 17-25 Aralık süreci gibi her devlet-Gülen cemaati tokuşması TSK içindeki FETÖ’cü subayların bir yandan korunabilmek için ‘dindar (FETÖ’cü) kimliklerini’ daha da yer altına iterken diğer yandan  ‘profesyonel subay kimliğini’ ön plana çıkardı. Günün sonunda ‘bölünmüş subay kimliğine’ sahip FETÖ’cü subay ‘dindar (FETÖ’cü) kimliği ile örgütün ‘yeraltı’ teşkilatının bir parçası, ‘profesyonel subay kimliği’ ile de askeri kariyeri parlak bir subay haline geldi. 15 Temmuz gecesi de bir ‘zombi’ misali FETÖ’cü kimlikleri kendini açığa çıkardı.

TSK’nın FETÖ konusunda bir türlü üstünden atamadığı ‘sorma, karışma çekingenliği’

ABD ordusundaki Binbaşı Nidal Malik Hasan’ın 2009 Fort Hood saldırısında 13 ABD askeri hayatını kaybetmişti. Nidal Hasan’ın 6 yıldır görev yaptığı birlikte ‘aşırı dinci bir fanatik’ olarak bilinmesine rağmen sistem ona bir şey yapamamıştı. Neden? Bu konuda hazırlanıp ABD Senatosuna sunulan ‘Tıklayan Bir Saatli Bomba (A Ticking Time Bomb)’ başlıklı FBI raporunda[1] Malik Hassan’ın kişisel psikolojisi ve Selefi/Cihadçı ideoloji kadar bu eyleme neden olan ABD Ordusu’nun kurumsal zafiyetleri de irdelenmiştir. 15 Temmuz üzerinden bir yıl geçti. Böyle bir rapor henüz Türkiye’de basılmadı. Bundan sonra da basılacağını pek de düşünmüyorum. TSK’nın FETÖ konusundaki farkındalığının 1990’ların başından itibaren başladığını biliyoruz. Özellikle 2006’da başlayan ve kamuoyunun ‘Atabeyler Davası’ olarak soruşturma sürecinden başlayarak 2014’e  kadar TSK içinde ‘örgütlü ve organize’ bir FETÖ’cü aklı olduğu ve bu aklın polis, yargı, siyaset ve medya içindeki  ‘temsilcileri’ ile istediklerine kumpas düzenleyebildikleri algısı TSK subay kadrolarında giderek belirginleşti. İddianamelerden ve sanık ifadelerinden anlıyoruz ki 2014 sonrası (özellikle 1 Kasım 2015 Genel Seçimleri sonrası) subay kadrolarındaki ‘FETÖ’cüler organize iş tutuyor’ algısı çok güçlenmiş ve konu hakkında bir şeyler yapmak isteyen pek çok general ve subay günün sonunda ‘Sorma, Karışma Çekingenliğine’ düşmüştür. 2010-2016 arası TSK’da FETÖ’cü subayların ‘organize iş tutuşları’ hakkında konuşmak neden tabudur? Bu sorunun cevabı üzerine iyi düşünülmeli kanaatindeyim.

Askerdeki ‘Takım (spirit de corps) Ruhu’

Marc Sageman’ın radikalleşme teorisinde de bahsettiği gibi ‘kişisel dostluk, vefa’ ilişkileri özellikle asker kişi radikalleşmesinde çeken faktörler olan örgüt ideolojisi ve propagandası kadar etkili oluyor. Sanık ifadeleri ve iddianamelerden 15 Temmuz Kalkışmasına aylar, haftalar ve günler kala pek çok FETÖ’cü subay ‘FETÖ’cü kimliğini’ birlikte mesai yaptığı diğer FETÖ’cü subaylara deşifre ettiğini, pek çok subayın kalkışmanın planlanması maksadıyla onlarca toplantı yaptıklarını görüyoruz. Ben bu deşifrelerle 15 Temmuz’a haftalar kala birbirlerini tanıyan ve TSK’yı zehirli sarmaşık misali saran örgütlerinin ne kadar büyük olduğunu gören FETÖ’cü subaylar arasında hızla resmi olana paralel bir ‘takım ruhu’ oluştuğunu düşünüyorum. Bu ‘paralel’ takım ruhunun da FETÖ’cü subayların 15 Temmuz gecesi fikirde radikalleşmeden, eylemde radikalleşmeye zıplayıvermesinde çok önemli bir dinamik olduğunu düşünüyorum.

TSK içindeki kurmaylık sistemi, yurt dışı görev/kurs gibi imtiyaz alanları

TSK içinde kurmaylık sistemi, astsubaylıktan subaylığa geçiş, yurt dışı kurs/görev seçimi, yüksek lisans/doktora programlarına seçim gibi subayın askeri kariyerine artık katkı sağlayan maddi (Yurt dışı daimi görevde bir subay 2-3 senelik görevi sonrasında cebinde yaklaşık 100 bin $ ile döner) ve manevi imtiyaz/prestij alanları için seçim süreçleri tamamen bireysel çaba ve başarı ile şekillenen, çalışanın hak ettiği şeffaf süreçlerdir. En azından bir emekli subay olarak ben öyle sanıyordum. Ama 15 Temmuz’dan sonra anladık ki değilmiş. FETÖ’nün TSK içinde bu tarz prestij/imtiyaz alanlarında ‘organize iş tutabildiği’ istediği subaya soruları verdiğini, istediği subayı istediği prestij/imtiyaz alanına seçtirebildiğini anladık. FETÖ’nün TSK’nın içindeki prestij/imtiyaz alanları ile ilgili seçim/sınav sistemine müdahale edebilme kapasitesinin ‘statü ve kariyer’ peşinde koşan FETÖ’cü subayın radikalleşmesini hızlandıran en önemli iten faktörlerden olduğu kanaatindeyim.

Aileden uzaklık (yatılı okul hayatı)

1976 doğumluyum. 1990 yılında ve 13 yaşımda askeri üniformamı giydim ve yatılı okul hayatım başladı. Bir yılda azami 70-80 güne yakın zamanı ailemle geçirebildim. Askeri okullarda geçen askerlik hayatımın ilk dokuz yılında ailemin hayatımdaki yeri ve önemi her geçen sene azaldı. Askeri lise öğrencilerinin okulun ilk yıllarında en önemli sorunsalı sert-askeri ortamda karşı karşıya kaldığı ‘gurbet hissi’dir. İşte FETÖ’nün FETÖ’cü askeri öğrencilere sunduğu ‘aile ortamı’ ayda en az iki defa sunabildiği ‘sıcak ev yemeği’ ve rol model ‘abilerle’ vakit geçirebilme imkanı FETÖ’nün örgüt olarak zamanla FETÖ’cü subayın ailesinin yerini almasına neden olduğu düşüncesindeyim. Bu boşluğun oluşmasında askeri öğrenci ailesi ile TSK arasında bir ‘iletişim ve güven’ zincirinin tesis edilememesinin payı büyük.

Yazımı şu sorular ile bitirmem gerekecek:

Acaba ‘asker kişi radikalleşmesi’ konusunda ne kadar farkındalığımız var ve literatürdeki tartışmalara ne kadar aşinayız? Türkiye’de bir daha FETÖ benzeri örgütlerin TSK’da eleman yetiştirmesine izin vermeyecek şekilde askeri eğitim sisteminde, terfi ve tayin sisteminde, TSK’nın personel politikalarında, istihbarata karşı koyma fonksiyonunda ne tür güncellemeler yapılmalı? TSK’da görev yapan askerlerimizin ‘asker kişi radikalleşmesi’ konusundaki farkındalıklarını nasıl arttırabiliriz? İleride hüküm giyecek ve FETÖ’cü radikalleşmesi kesin olan subayların şahsi radikalleşme süreçlerinden ne tür dersler çıkarabiliriz ve TSK personeline bu dersleri nasıl anlatabiliriz?

Yeni bir 15 Temmuz yaşamamak için bu sorulara kafa yormamız gerekiyor.