Geri Dön
Paylaş
13.02.2018 00:00

Şafak sökerken, elleri bağlı

İyi yaşa, iyilik yap, cömert ol.

İnsan, galiba, düşünmeye başlamasından itibaren nasıl yaşaması gerektiğini de düşünmeye başladı.

İlk düşünürlerden – Doğu’da Konfüçyüs’ten, Avrupa’da eski Yunan feylesoflarından bahsediyorum - günümüze ulaşan sözler veya kitaplar, bu tür öğütlerle doludur.

Tek tanrılı dinlerin kitapları da, temelde, yapılması ve yapılmaması gereken şeylerin birer derlemesidir.

Zamanımızda, kitap okuma alışkanlığına sahip insanların yaşadığı ülkelerde, her yıl, “nasıl yaşamalı” konusunda birçok kitap yayınlanıyor.

İnsanın çaresizliğe esir düştüğü tek yer savaş alanları değildir

“İyi yaşa, iyilik yap, cömert ol,” öğüdüne birkaç gün önce yabancı bir gazetenin mektuplar bölümünde rastladım.

Herhangi başka bir öğütten ne iyi ne de kötü. Galiba pek orijinal de değil. (Diyeceksiniz ki, söylenmemiş ne kaldı.)

“Nasıl yaşamalıyız” literatürünün en büyük zaafı; nasıl yaşanacağının çoğu zaman insanın inisiyatifinde olmaması.

Nasıl yaşanacağını bilmek ve öyle yaşamak, herkesin harcı değil. İstese de.

Bir defa, kazancın yetersizse nasıl iyi yaşayacaksın? (Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” ı zengin olmasaydı aylak olamazdı.) Nasıl cömert olacaksın, eğer cömertlikten kasıt paranın el değiştirmesiyse? Hatta nasıl iyilik yapacaksın?

Ama galiba bu konunun en zayıf yönü, bu da değil.

Kişi; bir çağın, devletin, ırkın, dinin, ulusun, toplumun, ailenin mensubu olarak dünyaya gelir. Doğduğunda beşiğinin çevresinde kurallardan, yasalardan, yasaklardan, törelerden ve bunlara benzeyen birçok başka şeyden dikenli teller var.

Bütün bunlar, kişiye bir hayat tarzı, hatta yaşam felsefesi dikte eder, nasıl yaşayacağını dayatır.

Bunlardan nasıl kurtulup kendini bulacak insan ve nasıl iyi yaşayacak, iyilik yapacak, cömert olacak?

Suriye’de çıkarmadığı ve aslında taraf bile olmadığı bir savaşta üzerine bomba yağdırılan Suriyeli, hayatta kalmaktan başka ne için çabalayabilir?

Ama insanın çaresizliğe esir düştüğü tek yer savaş alanları değildir.

Her insan topluluğu bir savaş alanıdır, hatta Türkiye gibi kendini kaybetmiş ülkelerde, her okul, her iş yeri, her cadde, her mahkeme, her hapishane, her karanlık sokak, her yer.

“Nasıl yaşamalıyız” konusu dünyanın eski ve tenha olduğu zamanlarda mı kaldı?

Ya da, artık sadece barış içindeki ülkelerde, rahat gelir düzeyinde yaşayan insanların bir boş-zaman-tefekkürü mü oldu?

Yoksa bu ve bunun gibi sorular geçerliliklerini tamamen mi yitirdiler?

Artık “Ölmekte Olan Dünya” çağında yaşıyoruz.

Yeni sorular sormak ve yeni cevaplar vermek gerek.

Artık, gurular, kendilerinden başka kimsenin anlamadığı konularla uğraşan feylesoflar, kendilerini bu konuya vermeli.

Vermeli mi, gerçekten?

Verseler ne olacak?

“Nasıl yaşamalıyız” literatürünün en büyük zaafı; nasıl yaşanacağının çoğu zaman insanın inisiyatifinde olmaması

İnsanlığı ve insanların elinde harap olan doğayı kelimelerle, konseptlerle kurtarmak mümkün mü?

Peygamberlerin bile adam edemediği insanı kim terbiye edebilir?

Zaten, düşünülmemiş, söylenmemiş, öğütlenmemiş şey kaldı mı?

*

Belki her şeyi oluruna bırakmalı, katılımcı değil, gözlemci olarak yaşamalı.

Şafak sökerken, elleri arkasına bağlı, darağacına götürülen insan için “Nasıl yaşamalıyım”  sorusunun anlamı yok.