Geri Dön
Paylaş
14.11.2017 00:00

Atatürkçüleri kovarak Atatürkçü olmak

Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin “Atatürkçülük atılımı” tahmin edilebileceği gibi epey bir tepki topladı. Gene tahmin edilebileceği gibi, bu tepkilerin içeriği bir hayli karışık; öylesi de var, böylesi de. Bugüne kadar AKP’ye oy vermiş kesimde bundan hiç hoşnut kalmayanlar olduğu gibi, bundan ötürü içtenlikle sevinenler de var. Ama sanırım her zaman gördüğümüz, bildiğimiz olay, asıl belirleyici olay: “Demek ki bu sıra hepimiz ‘Atatürkçü’ olacağız; Reis böyle istiyor. Reis’in bir bildiği vardır” diyenler çoğunlukta.

AKP’ye oy vermeyen kesimde, başından izleyebildiğim kadarıyla, asıl yaygın tavır, bu “atılım”ı ciddiye almamak, sahici ya da içtenlikli bulmamak. Ama bu tavrı alanların bazıları “alaycı” denebilir bir üslûp kullanarak dalga geçiyor. Bir kısmı da son derece öfkeli bir tavır alarak “Ne işiniz var burada? Sizi içeri alacak değiliz, başka kapıya” edebiyatı yapıyor.

Ortak yorumları, özellikle Erdoğan’ın iç ve dış politikada birtakım engellere toslamaya başlayınca ve oy kaybına uğradığını görünce bir “taktik” olarak bu yola başvurduğu. Doğrusu, bana da gerçeklikten uzak bir yorum gibi gelmiyor. Tayyip Erdoğan kendisi, böyle bir dönüşü içtenlikle yapabileceğine dair her türlü inancı kendi eylemleri ve söylemleriyle yok etti. Kendisinin çok çeşitli durumlarda 180 derecelik dönüşler yapmasına da alıştık. Bu da belli ki onlardan biri.

Ama değişmeyen fikirleri, değiştirmediği tavırları olduğunu da görmezlikten gelemeyiz. Göreneksel zahit bir dindarlığın egemen olduğu bir toplumda otoriter bir önder olmak istiyor. Ülkede, bu tanıma uygun bir hayat tarzı içinde yaşamak istemeyen, buna şiddetle tepki duyan azımsanmayacak sayıda insan yaşıyor. Tayyip Erdoğan’ın Gezi’den beri benimsediği politikaların sonucunda çok insan ülkeyi terk etti. Edecekler de var: Ama sayılar büyük. Geride, yani ülkede kalacakların sayısı Erdoğan’a “İşte, biz bize kaldık” dedirtmeyecek kadar yüksek. Bunun, söz konusu dönüşte payı olmalı.

Ancak ben Erdoğan’ın başı sıkışınca (ben de, başının fena halde sıkıştığı kanısındayım) yeni ittifaklar aramaya başladığını, bu dönüşün de bu arayışın şimdiki (“geçici” de olabilir) sonuçlarından biri olduğunu düşünüyorum.

Batılılaşma Türkiye’yi (daha “Türkiye” olmadığı zamanlardan başlayarak) ciddi bir şekilde ikiye böldü. “Def-i hacet”ini bile alaturkada veya alafrangada halleden bir toplum oluştu. “İki millet”in kendi iradelerinin sonucu olmaksızın aynı coğrafyayı paylaştığı bir topluluk haline geldik. Bir düğünü “komparsita” ile başlatıp “Aman Adanalı”yla bitirmek gibi harmanlama çabalarına rağmen, bu işin başlamasından yaklaşık iki yüz yıl sonra, bu ikiliği aşabilmiş değiliz. Tayyip Erdoğan da bu ikiliğin ürettiği dinamiklerden yararlanarak iktidara geldi ve Gezi olaylarından bu yana bu ikiliği keskinleştirmek için elinden geleni yaptı. Bugün de, aslında yapmaya devam ediyor.

Çünkü Erdoğan, anlattığım göreneksel zahit ethos’un ürünü ve önderi olarak, bir “iktidar tekeli” kurmak istiyor, bunun peşinde. Ama Atatürk’ü şimdiye kadar yaptığı gibi dışlamaya devam ederse, iktidarının da bir “tekel” olamayacağının bilincine varmış olmalı. “Darbeciler” ve onları yargılayan “Fethullahçılar” konusunda tarihi strateji dönüşünü yaptığından beri, özellikle zamanında “derin devlet” dediğimiz güçlerle sözlü ya da sözsüz bir ittifakın zemini yaratıldı. Muhafazakâr bir yönetim bütün iktidar dinamiklerini kendi eli altında toplamak ister.

Kolaylık olsun diye “darbeci” diyerek nitelediğimiz kesim, evet, darbe yapabiliyordu. Tankları sokağa sürebiliyordu ama toplumsal ideolojiyi denetimi altına alamıyordu. Kenan Evren de bunu sağlamak için az çırpınmadı, ama olmadı. Dolayısıyla o dinamikler üstünden kurulan iktidar hiçbir zaman gerçekten kapsayıcılık kazanmadı.

Bugün gene kolaylık olsun diye kısaca “popülizm” diye nitelenecek tavır iktidarda. Ama aynı koşullar nedeniyle o da bir “tekel” olamıyor. Çünkü bu sefer de “Kemalistler” dışlanmış durumda.

Abartılı bir milliyetçilik dalgası yaratılırsa, bütün dünya ile başlatılan gerginlik siyaseti sürdürülürse, bu ortamda Erdoğan’ın ağırlıkla din temelli Batı düşmanı tavrı ile “seküler” sayılacak öncüllere dayalı “Avrasyacı-milliyetçi” akım bir ittifaka girebilir (aslında bir ölçüde girdi de).

Sürekli ya da kalıcı olur mu? Bence olmaz. Ama iki ucun da şu koşullarda bir “simbiyoz” ihtiyacı var. Fethullahçılar’la olduğu gibi, “simbiyoz”, bir gün fena halde çatlayabilir, ama şimdilik koşullar böyle bir şeye yatkın görünüyor (iktidarın Kürt varlığı karşısında takındığı tavırlar v.b.).

İki tarihi eğilimin “önder”i konumunda olanların birbirlerine bakışları ancak “araçsal” olabilir: “Şuradan şuraya gitmek için ondan nasıl yararlanabilirim?” AKP’nin ve Erdoğan’ın Fethullah kadrolarıyla sıkı fıkı görünen ilişkilerinin temeli buydu. Diyeceğim, Türkiye’nin geleneksel siyasi kültüründe yetişmiş “önder” kadroların bundan başka türlü davranmalarının imkânı olduğunu sanmıyorum. Türkiye’yi “iki farklı milletin üstünde yaşadığı rastlantısal coğrafya” olmaktan çıkaracak değişim dürtüsü ancak aşağıdan gelirse anlamlı bir süreci başlatabilir.

Bunları söyledikten sonra, yukarıda özetlemeye çalıştığım, “AKP Atatürkçülüğü”ne, Atatürkçü tepkisine ve benim ikinci sıraya koyduğum “Sizin burada işiniz yok ve olamaz” tavrına döneyim. Yukarıda kısmen açıkladığım nedenlerle bu tavrı çok doğru bulmadığımı söyleyeyim.

Bunun, özellikle hareketi başlatan “yukarıdakiler” katında sahici bir içeriği ya da hayırlı bir amacı olduğuna inanmadığımı sanırım yeterince net bir şekilde belirttim. “Yukarı kat”ta durum böyle ama “alt kat” çok farklı bir yer. Erdoğan’ın şimdiye kadar özenle şekillendirdiği siyaset arenasında iki kesim kalın çizgilerle ayrılmıştı ve aralarında husumet büyüyordu. Bu hamle bu zeminde bir farklılaşma yaratabilir mi?

Önce Erdoğan’ın bu hamleyi yapış tarzına, üslûbuna bakalım: “Değişmeyen” dediğim tavırlar burada da belirgin. Erdoğan gene kavga ediyor. “Burası da bizim yerimiz. Sizin burada işiniz yok.” Meğer böyleymiş durum. Sonunda her yer Erdoğan’ın. Bir şeyin doğru olabilmesi onun ağzından çıkmış olmasına bağlı. Tipik durumlar.

Bunlar, Erdoğan’ın çıkışını reddetmek için ve ayrıca bu çıkışın altında yatan niyetleri açıklamak için yeterli nedenler. Ama bu çıkış Erdoğan’ın dediğini kabul eden ve ona oy veregelen kitlede, bu kitlenin Atatürk ve onun temsil ettikleri konusunda bir duraklamaya, bir “acaba?” zihniyetinin doğmasına, şekillenmesine yol açacaksa bu olumlu bir şeydir. Dolayısıyla “Bu kapı sizin hepinize kapalıdır” tavrından kaçınmalıdır.

Ben kendi hesabıma Atatürk ve Atatürkçülük konusunda yıllardır durduğum eleştirel yerde duruyorum. İslamcılar’ın İslamcılık’tan vazgeçip Atatürkçü olmalarını beklemek ya da istemek gibi hülyalarım yok. Kimseye, bugüne kadar gördüğümüz “Atatürkçülük ayinleri”ni ve davranış biçimlerini salık verecek halim de yok. Ama yukarıda söylediğim gibi, bugünün koşullarında kaçınılmaz biçimde Atatürk simgesiyle dile gelen şey (“tepki” mi diyeceğiz, ne diyeceğiz?) belirli bir hayat tarzına, belirli bir yaşama üslûbuna duyulan bağlılığın sonucu. Bu da elbette saygıdeğer bir şey. Bu konuları bir ara daha ayrıntılı yazarım.

“Bu kapı size kapalı” tavrı, öncelikle, apolitik bir tavır. Siyaset sokakta başlar, büyük ölçüde sokakta yapılır, evde değil. Kapıyı kendisinden olmayanlara kapatıp evde kendi ortamında oturmak siyaset yapmak değildir. Bunun sonucu, “Herkes kendi evinde otursun, birbirine karışmasın” demek, “Birbirimize gidip gelmeyelim” demek siyaset yapmak olmadığı gibi bir çözüm yolu da açmıyor. Zaten şu dönemde herkesin birbirine karışmadan kendi evinde oturduğu yılların birikiminin sonuçlarını yaşıyoruz.