Geri Dön
Paylaş
13.02.2018 00:00

Kutuplaşmalar

Türkiye’de öteden beri “bölme” ve “bölünme” kelimeleri, kelimenin normal anlamıyla açıklanamayacak bir gerilimin yaratılmasına yol açarlar. Çünkü bunlar “onu ikiye bölmek” ya da “bölünerek çoğalmak” gibi sıradan anlamlarının ötesinde, doğrudan siyasi çağrışımlarla yüklü kelimelerdir. Dolaysız olarak “toprak kaybetmek”, “küçülmek” gibi kimsenin olumlu gözle bakamayacağı durumları akla getirirler.

“İmparatorluk kaybı” diyebileceğimiz bir tarihi sürecin bireysel psikoloji, üstünde de tetiklediği bir ruhî tepki olarak, anlaşılır bir durumdur bu. İmparatorluğun en perişan zamanı 19’uncu yüzyıl. Ama 1801 yılına girerken Avrupa kıtasında yayıldığı toprakları düşünün.  Bu topraklarda bugün kaç “ulus-devlet” yaşıyor? İlk kopanlardan Yunanistan, yanında Bulgaristan, bir zamanların Yugoslavya’sı ki şimdi orada Sırbistan, Makedonya, Bosna ve Hırvatistan’ın bir bölümü ile Arnavutluk var. Romanya’nın belirli bir kesimi de bunun içinde.

Asya’da eski Osmanlı toprakları üstünde şimdi Lübnan, Suriye, Irak, Ürdün, İsrail, Yemen ve Suudi Arabistan var.

Üçüncü kıta Afrika da söz konusu. Bağlar iyice gevşemiş olsa da Mısır üstünden Libya,  sonra Tunus ve Cezayir, Osmanlı sayılır. Bu saydıklarımın bir kısmı, aşağı yukarı yarış, 20’inci yüzyıla girerken hâlâ Osmanlı sınırları içinde. Ama bu yeni yüzyılın birinci çeyreği tamamlarken  Osmanlı bitmiş. Kendini Osmanlı’nın sahibi olarak gören Türkiye, (Hatay dışında) bugünkü sınırlarına çekilmiş olarak duruyor. Ama Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak, devleti tedirgin eden “Kürt isyanları” var. Bütün bu “gidenler”den sonra, hâlâ, “gitme ihtimali” olanların bulunduğunu gözlemliyoruz. Bu “küçülme”yi getiren “yakın geçmiş”, sahiden geçti mi? Bu, yeni devleti kuran seçkinlerin uykusunu kaçıran bir soru olmaya devam ediyor.

Halka gelince Avusturya’nın Bosna’yı ilhak etmesi Bursa ya da Konya arasında yaşayan bir köylüyü çok fazla ilgilendiriyor muydu? Hayatı etkiliyor muydu? Sanmıyorum. Hele o günlerin koşullarında etkilemez, dolayısıyla uzun boylu etkilemezdi. Herhalde haberi bile olmayanlar vardı. Yaban’da önümüze çıkarılan köylüler, İzmir üstüne dahi kaygılanmamaktadır. Böyle konular devlete yakın duran seçkinlerin gözünde sorun olur. Burada da oldu ve bir “Kürt ayrımcılığı” tehdidi Türkiye’de siyaseti yapan açıktan açığa, bunu gizli kapaklı biçimde ama her zaman belirledi.

Paradoks şu ki, geçtiğimiz on küsur yıl içinde, bu konunun (bence olumlu şekilde) çözümüne en fazla yaklaştık ve sonra da en fazla uzaklaştık. Bugünkü nesnel durum bu. Ancak bu yalnızca bu ülkede yaşayan Türklerle, Kürtlerin ilişkilerini geren bir durum olmaktan da çıktı. Cumhuriyet devletine ve siyasi iktidara karşı alınan tavra göre Kürtleri de kesin kamplara ayıran bir durum.

AKP iktidarında, geçmişte görece, “yorgan-altı” var olan başka farklılıklar da görünürlük kazandı. Bunların içinde sorun olmuş etnik farklılık (Kürtlerden başka) yok; ama din, mezhep farkı var: Sünni/Alevi ayrımı. Bu da yeni bir sorun değil elbette ama bu dönemde yeni boyutlar kazandı, daha doğrusu yeni bir gerilim derecesine erişti.

Ancak “din” konusunun kapsadığı tek farklılık Sünni/Alevi ayrımı değil: “İslâmi/laik”, “geleneksel/Batılılaşmış” gibi adlandırmalarla tanıdığımız ayrım şimdi belki “en belirleyici” ayrı konumuna tırmandı. Bu ayrım her şeyi alttan alta belirleyen ama su yüzünde kendisini çok fazla göstermeyen sınıf ayrımlarıyla eklemleniyor. Bu eklenmenin niteliği de bir “elitist-popülist” kutuplaşması potansiyelini harekete geçiriyor.

Bunlar “hayırlı” gelişmeler değil. Körüklendiğinde, bir süre bundan birileri yararlanmış gibi görünse de, bir sonraki aşamada ülkenin bütününü felç edecek gelişmeler. Aynı zamanda kaçınılmaz “mukadder” gelişmeler de değil. Belirli konjonktürlerin yaratılmış olmasına (bütün tarafların katkılarıyla) ve bu konjonktürlerin belirli biçimlerde sömürülmüş olmasına bağlı gelişmeler bunlar; yani, git gide zorlaşmasına rağmen, politikaların değişmesiyle yükü hafifletilebilir.

Çözüm, “Benim dediğimi tekrarla. Çözelim” diyerek bulunamaz (MHP gibi “muhalefet” yapmaya çağırmak gibi kemik örneklerle.) Çözüm, dediğim gibi, bütün zorluklarına rağmen, demokratikleşmeden geçiyor. Susturarak “birlik”, asıl onarılmaz “bölünme”yi getirir.

Ama ufukta böyle bir irade görünmüyor.