Geri Dön
Paylaş
11.01.2019 00:00

Osmanlılık

Bildiğimiz bu dünyanın, bu evrenin en karmaşık mekanizması insan zihni olsa gerek. Hakkında en az bilgi sahibi olduğumuz konulardan biri de gene o. Karaciğerin, pankreasın v.b. nasıl çalıştığını bayağı iyi biliyoruz ama beyin öyle değil; zihin nasıl çalışıyor, bunun içinden çıkamıyoruz.

Üstelik her gün, her an yaptığımız şey bu. Bunca düşünmeye hepimiz “filozof” olmuyoruz, ama hepimiz düşünüyoruz. “Şu parmaklığı kırmızıya boyayayım” düşüncesi dünyanın gidişini değiştirecek önemli bir düşünce değil ama o da bir düşünce. Her düşünce gibi birçok öge arasından yapılmış bir seçmenin ve bir sentezin ürünü. Neden boyamaya karar verdi? Neden kırmızı dedi? Bunların hepsinin ardında yatan tarihler var.

Bu bir “ideoloji” sorunu değil. ”İdeoloji”nin çok doğru bir düşünce olduğu kanısında değilim ama ideoloji barındırdığı çelişkiler, yanılmalar, hatta yalanlar ne olursa olsun, sonuçta bir

düzenlemedir, bir mantığı vardır, bir matematiği vardır. “Süzgecin üstünde kalanlar”dan oluşturulur. Benim “zihnin çalışması”ndan anladığım şey aynı zamanda hem çok daha karışık, hatta kaotik, hem de çok daha derinde. Kendisi pek görünmeden görünenleri belirleyen şeyden söz ediyorum.

Bu soyut girizgâha neden gerek duydum? Bugünlerde üzerinde çalışmaya hazırlandığım bir konu var, onu ve öyle bir konu üstüne çalışmanın güçlüğünü anlatmak istiyorum.

Nedir bu konu ve niçin bu güçlüklere rağmen bunu çalışmaya niyetlendim? Konu kendisi epey soyutlaşma potansiyeli taşısa da benim niyetlenme gerekçem epey somut: Bir süredir Türkiye siyasi söyleminde yer tutan ve tuttuğu yeri ha bire genişleten “Osmanlı” konusu, benim de kafamı kurcalıyor bir süreden beri.

Siyasete yön verenler “Osmanlı! Osmanlı!” diyorlar da asıl kasıtları “imparatorluk” gibi geliyor bana. Bu konunun bu tarzda güncelleşmesinde Muhteşem Süleyman’ın dahi bir payı olmuş olabilir, ama daha ciddi bir konu olarak Ahmet Davutoğlu’nun “açılış”ı yaptığını düşünüyorum. Davutoğlu’nun Osmanlı vurgusunun altında, yanılmıyorsam, Orta Doğu’nun günümüzdeki “hal-i perişan”ının esinlendirdiği bir düşünce tarzı yatıyordu: (Yukarıda, “zihnin çalışması” üstüne söylediğim gibi ideolojinin “altyapısı” denecek zihni düzeyde.) Dünyanın bu bölgesi altüst. Bir çözüm de görünmüyor. Oysa Osmanlı İmparatorluğu ayaktayken böyle bir kargaşalık yoktu. Öyleyse?

Böyle düşünceleri akıllarından geçirenler var Türkiye’de, ama buna benzer sözleri başkalarından da duymuşluğumu hatırlıyorum—örneğin bir Tunusludan, bir Suriyeliden.

Yani o “ideolojinin altyapısı” dediğim düzeyde sanki şöyle bir sıralama oluyor:

1)“Biz bir imparatorluk sahibiydik”

2) “Şimdi değiliz”

3) “Yeniden olamaz mıyız?”

“Orta Doğu” dedim ama kimilerinin gözleri zaman zaman Balkanlar’a da kayıyor sanki.

Yaşadığımız dünyada bunlar olacak şeyler değil ama dilin kemiği olmadığı gibi beynin de kemiği yok.

Yani, sonuç olarak “imparatorluk kaybetmek” diye adlandırabileceğim bir düşünsel karmaşadan söz ediyorum. Bunun ille de yeniden bir imparatorluk kurma tutkusu olması da gerekmez, ama kaybolana özlem, kaybedilenden gurur duyma ihtiyacı gibi duygular da işin içine karışıyor olabilir. Araştırmak istediğim konu, kabaca ve kısaca, bu.

“İmparatorluk kaybetmek” deyince, biz Türkler bu alanda yalnız değiliz. Bizim kaybettiğimiz imparatorluk “klasik” denecek tipteydi—örneğin Roma ya da Çin İmparatorlukları gibi. Bunlar, “territorial” dediğimiz, yeni fetihlerle arazilerini büyüten imparatorluklardı. Birinci Dünya Savaşı bu tip imparatorlukların sonunu ilan etti. Osmanlı’yla birlikte Avusturya da pes demek durumunda kaldı. Çin çoktan sıfırı tüketmişti. Rusya ise çok radikal bir değişim yaşadığı ve artık bir imparatorluk olmadığı tezini inandırıcı bir şekilde sunmayı başardığı için temelde pekala “emperyal” olan yapısını neredeyse bir yüzyıl daha sürdürebildi.

Bu “klasik” imparatorluklar bütün azametleriyle hüküm sürerken “keşifler” sonrasında, dünya hegemonyasını ele geçirecek yeni tip bir imparatorluğun öncüleri de ufukta belirmişti: Başta İngiltere, yanı başında Fransa. Bunlar, “denizaşırı imparatorluğu” kuruyor ve temsil ediyordu (İngiltere, Gal, İskoçya ve İrlanda’da aynı zamanda “araziye yayılan” tipte bir imparatorluk olmuştu.)

İkinci Dünya Savaşı bu denizaşırı imparatorlukların da sonunu getirdi. Fransa eski sömürgelerinin elden çıkmasına şiddetle dirense de başarılı olamadı. Yeni heveslilerden İtalya göçtü. Britanya kısmen direndi, kısmen direnmedi. İspanya ve Portekiz zaten uzun süredir “imparatorluk” rütbesini koruyacak bir varlık göstermiyordu (buna rağmen Portekiz bayağı direndi.) Belçika ve Hollanda da fazla inat edecek gücü bulamadılar.

Yani, imparatorluk kaybedenlerin sayısı epey yüksek sayılır. Peki, bu ülkeler bu durumu nasıl karşıladılar? Kaybedilen ne olursa olsun, “kaybetmek”, insanlara mutluluk veren bir durum değildir.

Yani bu durumun “psiko-politik” uzantılarını “karşılaştırmalı” denecek bir tarzda ele almaya niyetliyim. Öncelikle ele alacağım ülke de Britanya. Zaten onun için şimdi bir süreliğine burada, Oxford’da olacağım. Birlikte çalışabileceğim arkadaşlarım da var burada.

Ve gelir gelmez ilginç bir örnekle karşılaştım: Brexit üstüne ilginç bir film! Yarı-belgesel denebilir bir özelliği var. AB’den çıkma taraftarlarının bunun için başlattığı kampanyayı düşünen, yöneten ve sonuçlandıran adamın hikâyesi anlatılıyor. Bu adam tam böyle olmasa da gerçek dünyada var. Zihni düzendışı çalışan, kurulu düzenden nefret eden biri. Onun politikaları kendi cephesinde de çatlamalara yol açıyor. Ama sonuçta kazanıyor.

Şu çok ilginç: Adamın baştaki sloganı “Take control!” Yani “Denetimi alın” diyor. Bunu Türkçe söylediğimizde pek vurucu olmuyor. “İpleri kendi eline al!” desek daha iyi olur mu? Sorun, Britanya’da halkın Brüksel’de verilen kararlara uymaktan son derece hoşnutsuz olması. AB’nin nasıl çalıştığına bakıldığında çok yersiz bir şikâyet de değil (zaten popülizm hiçbir zaman büsbütün yersiz ve temelsiz iddialarla çalışmaz. Çünkü “poppolo” aptal değildir.)

Kampanyayı yapan adam, biraz rastlantıyla, sloganına bir ek yapıyor. Slogan “Take back control” oluyor. Yani “ipleri yeniden kendi eline al!” Bu “yeniden” (“back”) eki Britanya’nın “Biz bir zamanlar dünyayı yönetirdik” bilinçlilik tortusunu bir güzel karıştırıyor. Kazanın dibinde kalanları yüzeye çıkartıyor. Sonucu biliyoruz.

Yani bu “imparatorluk kaybı” sendromu, tarihinde böyle özetlenebilecek bir süreç yaşamış toplumlarda bir ortak temel yaratabiliyor. “Popülist” ideolojiye önemli bir sermaye katıyor, popülist politikalara taze bir enerji yüklüyor. “Biz bir zamanlar büyüktük” düşüncesi, hiç beklenmedik çevrelerde de etkili olabilen bir duygusal “müşevvik” rolü oynuyor.

Bu açıdan Avusturya’nın da ilginç olduğunu düşünüyorum, ama Avusturya üstüne bilgim Britanya hakkındakilerin yanında çok hafif kalır. Gene de, oralara da bir uzanabilirsem iyi olacak sanıyorum. Avusturya’da Viyana ve taşra arasındaki farklılaşma da ilginç ve Türkiye’deki yapılanmaya daha çok benziyor.

Türkiye’nin nüfusu özellikle genç, Osmanlı geçmişini hatırlamaya ne yaşlar yatkın, ne de bilgiler. Ama böyle olması bunun ideolojik cephaneliğin önemli bir silahı olmasını güçleştirmiyor, tersine kolaylaştırıyor. “Türkiye” dedim ama değindiğim başka ülkeler de bu bakımdan çok farklı sayılmaz. Popülizm “demagoji” olmadan olmaz; demagoji de bilgisizlik ortamında hızla semirir.