Geri Dön
Paylaş
07.12.2018 00:00

Havva Anamız'a, Adem'i baştan çıkardığı gerekçesiyle tutuklama kararı

“Hazreti Adem’in kaburga kemiğinden olma, ‘Ol’ sözünden doğma Havva’nın; Şeytan’ın iğvasıyla yasak meyveyi yediği ve Adem’e de yedirerek Rabbin iktidarını devirmeye ve Âlem’in düzenini bozmaya teşebbüste bulunduğu  gizli tanık Şeytan’ın ve suç mahalinde bulunan itirafçı ‘etki ajanı’ Yılan’ın ifadeleriyle açıkça anlaşılmış, Havva için yakalama ve tutuklama kararı çıkarılmıştır.”

Yakında gazetelerde okuyup televizyonlarda duyduğumuzda şaşırmayacağımız, Zaytung şakası sanıp gülüp geçmeyeceğimiz bir haber bu. Sadece şüphelinin kimliğini ve adını değiştirin, son zamanlarda ardı ardına açılan soruşturma ve davalarda bu ölçüde şaşırtıcı savcılık taleplerine sık sık rastlıyoruz. Son örnek: yerel seçimler öncesinde, Cumhur İttifakı reislerinin dürtüsüyle olaylardan beş buçuk yıl sonra tozlu raflardan indirilip tedavüle sokulan Gezi soruşturması dosyaları ve İstanbul Başsavcılığı’nın Mehmet Ali Alabora ve hemen ardından Can Dündar için nöbetçi hakimliğe gönderdiği yakalama ve tutuklama yazısı.

Can Dündar’la ilgili yakalama, tutuklama talebinde, “İnsanları galeyana getirmeye ve yönlendirmeye çalıştığı, olayları engellemeye çalışan kolluk kuvvetlerine yönelik olay yerinde bulunan terör örgütü mensuplarının direncini artırmaya çalıştığı, organizasyon içerisinde kendisine verilen etki ajanlığı görev ve faaliyetlerini yürüttüğü anlaşılan…..” deniyor. Yani, bir organizasyonun olduğuna  yargılama öncesinde, çoktan karar verilmiş; kim anlamış, nasıl anlamışsa Dündar’ın “etki ajanlığı” yaptığı da kuşku götürmüyor ve yakalanıp tutuklanması isteniyor.

İktidarın Gezi paranoyası ve travması

“Sübliminal” darbeyi Nazlı Ilıcak, Ahmet ve Mehmet Altan davasından öğrenmiş, bilgi ve görgümüzü arttırmıştık. Şimdi de savcılarımız sayesinde “etki ajanı”nı öğreniyoruz. İyi de, iddia edilenin aksine Gezi’de onların anladığı anlamda planlı bir örgütlenme/organizasyon yoktu ki! Hatta, Gezi’nin zaaflarından en önemlisi organizasyon eksikliğiydi. Gerçek gezi, çok değişik kesimlerin memnuniyetsizliklerini ve taleplerini kendi meşreplerince ifade ettikleri, beş değil elli benzemezi içinde barındıran; örgüt, organizasyon disiplinlerini kabul etmeyecek -aslında tam da buna karşı olan- kitlelerin özgürlükçü protestosuydu. Gezi’den parti, örgüt, vb. çıkartmaya çalışanlar da bu yüzden başarılı olamadılar zaten.

Gezi, çevreci tepkiyle spontane başlamış bir hareketti. Ama o günlerde, özellikle Başbakan Erdoğan’ın söyleminde ifadesini bulan: bireysel özgürlükleri dinci-muhafazakâr zihniyet adına sınırlamaya, otoriterlik eğilimlerine, buyrukçuluğa, ben yaparım olur, kimseyi de dinlemem diye özetlenebilecek diktatoryal kibir ve dayatmacılığına, tek tipleştirme zorlamalarına karşı, özellikle gençlerin, kadınların, başka bir dünya, başka bir yaşam mümkün diyenlerin protestosuydu. O günlerde, sanırım Mehmet Ali Alabora’nın dile getirdiği gibi, “Sadece bir ağaç meselesi” değildi; ama iktidarı devirmeye yönelik planlı, örgütlü bir darbe girişimi hiç değildi. Bize baskı yapma, özgürlüklerimizi kısıtlamaya kalkma, yaşam biçimimize karışma, çevreye, bireye saygılı ol, bize babalık, imamlık, reislik taslama tepkisi ve uyarısıydı. Yurttaşın, “Ben de varım, sesimi duyurmak istiyorum” çığlığıydı.

Olayların/ protestoların büyümesi,  ülkenin dört bir yanına yayılması da, şimdi haklarında yakalama, tutuklama talep edilen Mehmet Ali Alabora, Can Dündar, birkaç hafta önce akla zarar şekilde gözaltına alınıp bırakılan -ama soruşturmaya ve davaya dahil edilen- Prof. Turgut Tarhanlı, Prof. Betül Tanbay gibi insanların “etki ajanlığı” ile olmadı. Savcılığın talep yazısında “olayları engellemeye çalışan kolluk kuvvetleri” diye anılan emniyet mensuplarının provokasyonlarıyla gerçekleşti. Gezicilerin çadırlarının yakılması, silahsız insanlara biber gazıyla, hatta silahla, palalarla saldırı, ölümlerin, yaralanmaların meydana gelmesi, Erdoğan’ın şiddet dili, yüzde 50’yi zor tutuyorum tehditleri Gezi’ye katılanlara hakaretleriyle birleşince tepki, öfke yükseldi. Böylece eylemler yurt sathına yayıldı.

Gezi olaylarına katılan/karışan irili ufaklı çeşitli örgütler, yapılar yok muydu? Tabii ki vardı. Dünyanın her yerinde böyle bir protesto hareketi başladığında iktidara muhalif örgütler, yapılar, partiler, özellikle de marjinaller orada boy ve bayrak gösterir. Fırsattan yararlanan çeşitli mihraklar da işe burunlarını sokmaya çalışırlar. (Fransa’da, özellikle Paris’te şu günlerde meydana gelen ve Geziciler’le karşılaştırılamayacak şekilde yakıp yıkma ve şiddet içeren protestolarda, iktidardan “dış güçlerin komplosu, içerdeki hainlerin darbe girişimi” vb. türünden açıklamalar gelmediği gibi, Macron geri adım atma basiretini gösterdi ve taleplerin önemli bölümünü yerine getirme sözü verdi. Yani uzlaşma yolunu seçti. Bu örneği de es geçmeyelim.)

Dönemin başbakanı Erdoğan, ruh sağlığı kuşkulu jöleli danışmanının kendisine telekinezi (uzaktan öldürme) yapılacağı vehmine/saçmalığına inanmak yerine kitlelerin sesine kulak verse, Gezi’ye doğru teşhis koyabilse, ruhunu benimsemese de oradakileri anlayarak yatıştırıcı adımlar atabilseydi, eğer niyet edenler varsa bile, her türlü müdahaleyi engelleyebilir, olaylardan güçlenerek çıkardı. Oysa iktidar Gezi’ye hiçbir zaman doğru teşhis koyamadı, sapla samanı karıştırdı veya karıştırmak işine geldi. Gezi paranoyasından Gezi olaylarının gerçekle ilişkisi olmayan yeni ve tehlikeli bir yorumuna, oradan da Erdoğan iktidarının sağlığa zarar Gezi travmasına varıldı.  

Açılmaya çalışılan Gezi davasının anlamı

Şimdi, olaylardan beş buçuk yıl sonra, şimdi FETÖ’cü denilen savcı ve hakimlerce hazırlanmış Gezi dosyaları raflardan indirilip, yazının başındaki Zaytungvarî haberi aratmayan savcılık talep yazıları ve hiç kuşkunuz olmasın, yakında çıkacak aynı mealdeki iddianamelerle yeni bir baskı ve terör iklimi yaratılıyor. Amaç, topluma korku salmak, kutuplaşmayı arttırmak, yurttaşın en temel hakkı olan iktidar değişikliği talebi ve bu talebini barışçı, demokratik eylemlerle duyurma hakkını ağır suç haline getirmek. Böylece de, en küçük bir protesto hareketini bile engellemek.

Öte yandan, açılacak Gezi davasıyla; hakkında  düzmece iddialar, ahlâksız yorumlar, insanı insan olmaktan utandıracak kadar aşağılık yandaş yayınlardan başka suç delili bulunmayan Osman Kavala’yı bir süre daha hapiste, hücrede tutmanın ortamı hazırlanırken, sivil topluma ve muhaliflere de gözdağı vermek.

Bizler dayanıklıyızdır, yine dayanırız. Hani Erdoğan, döşeli dayalı konforlu odasında birkaç ay hapiste yattı diye ikide bir “Biz damdan düştük” deyip duruyor ya… Sen damdan düştüysen bizler; Türkiye’nin özgürlükçü, demokrat, barışçı, vicdanlı insanları minarelerden, gökdelenlerden düştük, talimliyiz. Kendi payıma 55 yıldır düşüp duruyor, her seferinde de kalkmasını bu yaşımda bile (79 yaş) becerebiliyorum. Ne var ki, işleri yazının başındaki abukluk sınırına getirirseniz, kimler nerelerden düşer, nasıl kalkar hiç belli olmaz.

***

Muktedirlere, hakimlere, savcılara bilgi notu: Yukardaki ifadeler hiçbir sübliminal, liminal gönderme taşımıyor. Tarihten dersler çıkarmış tecrübe konuşuyor, o kadar.