Geri Dön
Paylaş
15.09.2018 00:00

Azınlık cemaatlerinin bildirisi ve Musa Dağı'nda 40 gün

Çeşitli azınlık cemaatlerinin 18 temsilcisi, temmuz ayı sonunda ortak bir bildiri yayınladı. Türkiye'de farklı dinlere mensup olanların üzerinde "baskı olduğunu iddia eden ve/veya ima eden" beyanların tamamen asılsız olduğunu ve tüm azınlıkların özgür, mutlu ve sevinçli bir yaşam sürdürdüğünü açıkladılar. Kullandıkları ifadeler tam olarak bunlar değildi, ama merak etmeyin, hemen aşağıda bildirinin bütününü aktaracağım.

Okuduğum gazetelerden biri "Türkiye'de faaliyet gösteren azınlık cemaatlerinin temsilcileri" ifadesini kullanmış! Sırıtmadan edemedim. Nasıl da ağızları alışmış! Yüz bin yıldır bu topraklarda yaşayan insanlar hakkında "yaşıyorlar" değil de "faaliyet gösteriyorlar" demek ne kadar ilginç, değil mi?

Her neyse, buyurun, bildiriyi okuyalım:

"Ülkemizde asırlardan beri yerleşik farklı din ve inanç mensubu kadim toplumların dini temsilcileri ve vakıf yöneticileri olarak inancımızı özgürce yaşamakta ve geleneklerimize göre ibadetlerimizi özgürce yerine getirmekteyiz. Baskı olduğunu iddia eden ve/veya ima eden beyanlar tamamen asılsızdır ve maksadını aşmaktadır.     

Geçmişte yaşanılan birçok sıkıntı ve mağduriyet zaman içinde çözüme kavuşturulmuştur. Geliştirilmesini arzu ettiğimiz konular hakkında ise karşılıklı iyi niyet ve çözüm iradesi ile devletimiz kurumları ile devamlı istişare etmekteyiz. Kamuoyuna doğru yönde bilgilendirme yapmanın sorumluluğu ve bilinci ile bu ortak açıklamayı yapmaktayız."

"Bayram değil, seyran değil, amcalarım bu bildiriyi niye yayınladı?" diye düşünebilirsiniz. Hatırlatayım. Bildirinin gazetelerde çıkmasından altı gün önce Rahip Brunson'un tutukluluğu ev hapsine çevrildi. Ertesi gün Trump'un Başkan Yardımcısı Mike Pence Türkiye'ye tehditler savurdu. Ardından Trump'ın kendisi tehditlere yaptırımlar eklemeye başladı.

Ve her zaman olduğu gibi azınlık cemaatlerin resmî temsilcileri devletin yardımına yetişti. Dünya âleme ilan ettiler: Türk devleti harikadır, kötü bir şey yapmaz, yapamaz; bakın biz ne kadar özgür ve mutluyuz!

"Her zaman olduğu gibi" dedim ya, abarttığım düşünülmesin, tam 83 yıl öncesinden bir örnek vereyim.

Cumhuriyet gazetesinin 16 Aralık 1935 tarihli bir haberinin başlığı şöyleydi: "İstanbul Ermenilerinin F. Werfel'e mukabelesi - Dün Pangaltı kilisesinde Franz Werfel'in bir resmini ve kitabını merasimle yaktılar".

Haber şöyle devam ediyordu:

"İstanbul'daki Türk Ermeni münevverleri dün sabah saat 11'de Pangaltı'da toplanarak 'Musa Dağında 40 gün' adlı bir kitab yazan Franz Werfel'in büyük bir fotoğrafını ve kitabını yakmışlardır.

Bu münasebetle kilise avlusunda bir sehpa yapılmış ve Franz Werfel'in fotoğraf ile kitabı sehpa altındaki tahta ve talaşların üzerine yerleştirilmiştir.

Havanın yağmurlu olmasına rağmen, epey kimse hazır bulunmuştur ama biz bütün Ermeni vatandaşlarımızın bu tezahüre iştiraklerini isterdik.

Saat tam 11'de 'Aztarar' ve 'Norlur' gazeteleri muharriri Aşot Keçyan bir kibritle ateşi yakmıştır.

Franz Werfel'in fotoğrafı ve kitabı her tarafından yükselen alevler içerisinde yanarken, Pangaltı kilisesinin muganniler heyeti orada bulunan kız ve erkek talebelerin de iştirakile hep bir ağızdan İstiklal marşını söylemişlerdir."

Bilmeyen yoktur herhalde, ama ne olur ne olmaz, hatırlatayım: Werfel'in 1933'te yayınlanan Musa Dağı'nda 40 gün adlı romanı 1915'te bir Ermeni köyünün direnişini anlatır, Avrupa'da Ermeni soykırımının hatırlanmasını, gündeme gelmesini sağlar. Tahmin edileceği üzere, Türkiye hükümeti hop oturup hop kalkar, ama yapacak şey kalmamıştır, kitap yayınlanmıştır bir kere.

Ertesi yıl Hollywood'da MGM şirketi kitabın filmini çekmeye hazırlanır. Başrolde genç Clark Gable'ın oynaması düşünülüyordur. Basında bunun haberleri çıktığı anda Ankara harekete geçer, Washington büyükelçisi Münir Ertegün hem diplomatik temaslarda bulunur hem Hollywood'a tehditler savurur. Nihayet 1935 sonlarına doğru MGM teslim olur, filmi çekmeyeceğini duyurur.

Ermeni münevverlerinin Pangaltı kilisesinde kitabı yakmaları, açık ki, devletin filmi engelleme çabalarına yardımcı olmayı amaçlıyormuş.

Kitap yakılıp İstiklal marşı söylendikten sonra, Beyoğlu mütevelli heyeti üyelerinden Aram Aslan şöyle bir nutuk çekmiş:

"Yurddaşlar!

Asil ve necib Türk milleti hakkında iftiralarla dolu bir kitab yazıldığını gazetelerden öğrenen Türk Ermenileri, sırf şahsi menfaatler takib etmek üzere Ermenilerin adını istismar eden bu milliyetsiz küstahın cür'etini şiddetle protesto eder.

Yüz yıllardanberi ilk defa olarak Büyük Cumhur Başkanımız Atatürkün kurduğu cennette kardeşçe bir hayat yaşamıya başlıyan Türk Ermenileri bu aziz yurda karşı candan bağlılıklarını filen ispat etmek için mukaddes vatanımıza suikasdde bulunan Franz Werfel mel'ununu ve 'Musa Dağında 40 gün' adlı hezeyannamesini bugün alenen yakmak suretile aramıza nifak sokmak istiyenlerin mukadderatının böyle ölüm olduğunu bütün dünyaya ilan etmek isteriz.

Kahrolsun Türklüğe dil ve el uzatanlar!"

Ve törende hazır bulunanlar hep bir ağızdan "Kahrolsun!" diye bağırmış.

"Kahrolsun!" diye bağıranlarla temmuz ayında bildiri yayınlayanların amacı aynıydı: "Aman Türklerin suyuna gidelim, devleti kızdırmayalım, sadık olduğumuzu kanıtlayalım."

Bu yaklaşımı azınlık cemaatlerin ileri gelenleri 1923'ten beri mükemmel bir ustalıkla uygular. Her fırsatta göğüslerini gere gere "Türk" olduklarını vurgularlar, Türk devletinin en sadık hizmetkârları olduklarını somut olarak göstermeye çalışırlar.

Doğaldır. Soykırım, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları ve daha pek çok olay azınlık cemaatlere sessiz ve yalaka olmanın kendi güvenlikleri açısından daha makul olduğunu öğretmiştir. Cemaatler de derslerini iyi öğrenmiştir. Bu ileri gelenlerin hepsi hem soykırım gerçeğini hem karşılaştıkları tüm diğer felaketleri ve ırkçılığı bal gibi bilir. Ama bunları dile getirmenin tehlikeli olabileceğini, getirmemenin (hatta reddetmenin) daha güvenli ve huzurlu bir yaşam açısından daha iyi olacağını da bilirler.

O kadar ki, yalakalık etmek gerekli olduğunda devlet görevlilerinin cemaat ileri gelenlerini dürtmesine gerek bile yoktur. Onlar zaten gönüllü olarak gerekeni yapar. Örneğin, hiç kuşkum yok, bu son bildiriyi Yahudi cemaatinin imzacılar arasında bulunan Cemaat Başkanı düşünmüş ve diğerlerini de o örgütlemiştir.

Bütün bunları anlıyorum. Eyvallah. Ama bu tür bildirileri her okuduğumda yüzüm kızarıyor, fena hâlde rahatsız oluyorum. Bu ileri gelen beyler hiç mi rahatsız olmuyor acaba?