Geri Dön
Paylaş
24.10.2017 09:11

Gündüz Vassaf: 1968 kuşağı bencildi, 'Devlet bize gölge etmesin, başka ihsan istemeyiz' düşüncesindeydik

Gündüz Vassaf’ı onlu yaşlarımdan itibaren tanıyorum. Çocukluğumdan beri yaşadığım Sedef adası ailemizin benim için önemli üyelerinden biri, aklına ve vicdanına çok güvendiğim ve en önemlisi yaşamıma dokunmasına izin verdiğim sayılı insanlardan biri. Eskinin Gündüz abisi iken yıllar içerisinde Gündüz oldu benim için. Bu da her zaman ettiğimiz sohbetlerden biri gibiydi çok samimi, içten ve keyifli…

-Gündüz’cüğüm şimdi umut üzerine konuşacağız ama önce direkt konuya girmeden şöyle başlayalım istersen. Gündüz nasıl biri? Sana sorayım Gündüz’ün gözünden, senin ağzından duyalım. Hiç düşündün mü?

Evet düşündüm, bazen de kendimden şikayet ediyorum. Bir defa şunu söyleyeyim, ismimi seviyorum, Gündüz güzel bir isim ama geceyi yaşamayı da seviyorum. Şikayetim şu, şu anda senle bulunduğumuz evde oturan arkadaşım Dilek Zimbabwe’de bomba patlasa ben yapmadım der. Dünyada olup biten her şeyden sorumlu hissediyor. Galiba bende de o var biraz. Robert Jay Lifton diye Amerikalı bir psikiyatristin “insan ölümsüzlük için yaşar” diye bir tezi var. 4 ölümsüzlük saymış; biri dini ölümsüzlük; işte cennete gidiyorsun veya reenkarnasyon vs. yaratıcı ölümsüzlük; kitap, müzik, bahçe, ardında bir şey bırakıyorsun. Üçüncüsü kalıtımsal ölümsüzlük. Çocukların var, neslin devam ediyor. Sonuncusu, pek de bilincinde olmadığımız tarihi ölümsüzlük. Hepimiz o anda yaptığımız her şeyle, neredeyse nefes alıp almamakla, konuştuklarımızla konuşmadıklarımızla, şu hareketle bu hareketle günümüzün tarihini yazıyoruz. 30-40 yıl önce okuduğumda çok etkilenmiştim. Nasıl insanın eğer çocuğu, evinde bir bitkisi varsa ve ona karşı sorumluluk duygusu taşıyorsa, çevremize, dünyaya karşı da bunu hissediyoruz çünkü her şey bizim. Bu yaklaşım bende de var ve fazla geliyor bazen. Her ne kadar gülsem, gülmeyi bilsem, gülmeyi sevsem de o dünyanın o acısını yaşıyor, dünyaya olan sorumluluğumu hissediyorum. Bak mesela Hollanda’da kelebek kalmadı. Almanya’da böcek türünün dörtte üçü yok olmuş. Etkiliyor. Sürekli bu boyutta düşünürsen tabii ki çaresizlik ve depresyon ağır basabilir. Dünyada çok şeye müdahale edilebilir ve daha güzelleştirilebilir ama hepsini kafaya takarsan şizofren olabilirsin, depresyona girebilirsin. Herhalde bu azıcık da yaşla, tecrübeyle ilgili bir şey galiba. Neyle uğraşmak istediğini seçmen lazım. Nerede en etkili olabileceğini, neye öncelik vereceğini. Biraz sana göre biraz da dünyanın gündemine göre bunu yapabilirsin ama daha çok sana göre.

-Peki sen seçtin mi, seçebildin mi?

Emin değilim.

-Senin 18 yaşındayken ABD’de bir akıl hastanesinde gardiyanlık deneyimin vardı, orada bulunduktan sonra çok değiştiğini ifade etmiştin bir röportajında. Biraz onu açar mısın? Yaşantında başka seni değiştirdiğini düşündüğün farklı farklı sert dokunuşlarıyla seni motive eden, şoke eden veya uyandıran deneyimlerle karşılaştın mı hayatında sonraki süreçte?

Güzel sorular soruyorsun, Amanpour’a benzettim. Onda da o canlılık, ilgi, zeka, güler yüzlülük var. İçtenlikle sorunun yanıtını merak ediyorsun, soru diye sormuyor, dinlemek bilmek istiyorsun. Farkında ol diye söylüyorum yani, bir hünerin daha varmış. 18 yaşındayım, yaz işim, New Hampshire’da bir akıl hastanesinde. Bizi alıştırmak için geriatri yani yaşlılar koğuşuna verdiler.150-200 hasta var içeride. Devlet, eyalet hastanesi., Yıllardır depolanmış terkedilmiş hastalar. Ne ziyaretçi geliyor ne bir şey. Doktorun yaptığı bir şey de yok. Kitlenmişler koğuşa. Bizim vazifemiz mümkünse orada olay çıkmasını önlemek. Dışkılarını tutamıyorlar, onları temizlemek. Yemek yiyemeyenleri azıcık yedirmeye çalışmak, iİk gün korkunçtu benim için. İnsanın bu halini hiç görmemiştim. O kadar ölüm yolcusunu bir arada görmek ürkütücüydü. Almanya temerküz kampları manzarası gibi. İlk günün sonunda bu işi yapamam dedim. İkinci gün azıcık alıştım. Üçüncü gün oldukça komik idi, İnsanın düzen verme, anlamsızlığı düzenleme huyu ile ilgili bir deneyim yaşadım. Koğuşun bir ucunda katatonik bir hasta. Sürekli aynı hareketi yapıyor, bir şeyi tasdik edercesine başını sallıyor. Koğuşun diğer ucunda hezeyan halinde, elleri kolları havada Mussolini gibi devamlı konuşan biri. Biri başını sağlıyor, öbürü bağırıp çağırıyor, nutuk atıyor. İkisini birleştirdim. Koğuşun öbür ucuna adamı taşıdım. İkisinin yan yanalığında normal görünümlü bir düzen kurdum. . Dünyamızın hali de bu. Normale benzetmek istiyoruz. ama düzen öyle çalışmıyor. Kendisi patolojik. Ölümcül kanser hastası ölmek istiyor devlet izin vermiyor. Delikanlı askere gitmek, ölmek, öldürmek istemiyor. Devlet öleceksin öldüreceksin diyor. Adaletsiz, ahlakını, meşruiyetini yitirmiş bir düzende yaşıyoruz. Koğuşta yaptığım o normallik mizanseni bana ders oldu. İnsanın ne hale geldiğini gelebileceğini görmek, ona düzen verme gayretimizin anlamsızlığı.

Bir yandan, daha kendiliğinden olduğu zaman hayat, kültür, daha diyaloğa elverişli bir düzen iyi kurallar koyup, sıkı sıkıya kurallar koyduğun zaman olmuyor, baskı oluyor sonuçta.

Bir başka olay da babamın ölümü. Ölümüyle hem sevginin gücü hem de baskısını yaşadım. Babamda yalnızca sevgi gördüm. Öldüğünde 20 yaşımdaydım. Onu sadece sevgi olarak hatırlıyorum. Öldüğü hastaneden dışarı çıktığımda Asya steplerinde bir tay gibi hissettim kendimi. Artık onu endişelendirmeden özgürce dağ bayır koşabilirim diye düşündüm. Lakin üç ay içinde saçımın çoğu da döküldü. Sevgi bazen yük olabiliyor. Sev, sevil fakat sevginle boğma, boğulma. Bakıyorum da şimdi bir duvar koyuyorum yakınlarımı özgür kılmak için.. Mesela hiçbir sevgilimin elinden tutmadım dağ bayır çıkarken yokuş tırmanırken. Hep kendisi çıksın istedim. Bu erkeklik- feminizm hikayesi değil. Halbuki alınanlar oluyor, insan sevgilisinin elinden tutmaz mı  diye.

Aidiyet duygusunun anlamsızlığını yaşamam da hayatımda bir dönüm noktası. Bir deneyim Amerika’da. Ortaokulu okuduğum devlet okulunda sıradan bir Amerikalı gibi olmanın huzurundaydım. Ardından ırkçılık ve burjuva değerlerinin egemen olduğu bir yatılı okula dayanamayıp tepki olarak buraya , Robert Koleje geldim. Bu sefer buraya ait olma çabamda, hele anti emperyalist kültürün egemen olduğu üniversitede doktora yaptıktan sonra İngilizce makale yazmayı reddettim. Dünyalı olabilme, insan olabilme duygusuna varmak çok uzun sürdü. Aidiyetlik baskısı ve duygusu özgünlüğümüzü, kritik düşünceyi engelliyor. İmza kampanyalarında imza atarken, başkaları atıyor, sen de emin değilsin ama herkes atıyor diye atıyorsun. Yoksa ne derler düşüncesi çok şey eksiltiyor. Hepimizin yeteri kadar adaletsizliğe karşı bir duygumuz ve vicdanımız var ama onu illa şekle sokmaya çalıştığımız ve tek ifade şekline dönüştürdüğümüz zaman o kadar da çok etkili olduğunu zannetmiyorum.

-Sedef adası tutkunu biliyorum, ama son yıllarda belli adalarda her yıl 2-3 ay geçirerek orada roman yazdığını biliyorum. Bu ada tutkun doğa aşkı mı, senin için bir liman mı sığınak mı, nostaljik bir şey mi? Yalnızlık ihtiyacı mı? Seni adalara bu kadar çeken ne?

Sedef adasının çok müstesna bir yeri var. Başka adaların farkı yol heyecanı. Aynı ağaca daha dikkatli bakıyorsun. Avcı toplayıcı döneminden kalma özelliğimizden ötürü yolda teyakkuzdayız. Görme, duyma, koku... ilk kez yaşarcasına bakıyorsun her şeye.

Gittiğim adalarda kıstasım, beni kimsenin tanımayacağı kadar büyük, tüm adayı tanıyabileceğim kadar da küçük olması ki, o küçük evreni, mikrokozmosu kucaklayabileyim.

-Niye tanınmak istemiyorsun?

Yabancısın göze batıyorsun, kendiliğinden yaşamana olanak kalmıyor. Sana sahip çıkanlar, bu kim diye soranlar olacak, mitler geliştirilecek. Evlerine davet etmek isteyenler olacak. Dışarda kalmak istiyorum. Nasıl ki İstanbul’da yaşarken biriyle tesadüfen tanışıyorsun, birkaç kez görüşüyorsun, derken bir dostluk oluşuyor, öyle olsun istiyorum. Kendiliğinden olsun her şey.

-Kendiliğinden olma durumuna çok kafa yoruyorsun?

İstanbul Boğazına hayranım. Su kayağı yapanı, sandalla gezeni, balık tutanı, yüzeni, yelken yapanı, denizaltı, savaş gemileri, şilepler, yolcu motorları, vapurlar, transatlantikler... saymakla bitmez. Ve bir kural yok, kaza olmadan herkes ne yapacağını biliyor. Kaza yapanlar o en büyük tankerler. Onlar da karşılaştıkları belirsizliklerde kurallara uymak isterken çuvallıyorlar. Dünya kendiliğinden çalışabiliyor. Esas olan ortak bir yaşam kültürü oluşturabilmek, boyun eğilecek yasalar değil.

-Psikolojik bilimini gündelik yaşamında veya romanlarında kullanıyor musun? Belki de farkında olmadan?

Hiç, kullanıp kullanmadığımdan da emin değilim, bilmiyorum.

-Daha önceki söyleşilerde insanoğlu kendisini çok abartıyor demişsin, biraz açar mısın?

Günümüzü çok abartırken tepkilerimizi de abartıyoruz. Cemaatten cemiyete geçiş sürecinde ben kimim, beni ne mutlu eder diye kendimizi o kadar didikledik ki çağdaş dünyamızda herkesin bir psikiyatri ,psikoloğu var. En çok satan kitaplar kendine yardımla ilgili. Sokrates kendini tanı demiş. Yetti gayri. Artık kendimizi değil dünyayı, başka türleri tanıyalım.

Günümüzün zelzelesini, savaşını , adaletsizliğini abartıyoruz. Bugün başıma gelmiş olanı sanki dünyada şimdiye kadar gelmiş en büyük felaketmiş gibi algılıyoruz.

-Peki neden yapıyoruz böyle?

Çünkü bugüne odaklıyız, bu normal. Tarih perspektif içerisinde bir şey görmediğimiz zaman o abartılı tepki hem bizi yoruyor hem de tarihsel süreçte o kadar da önemli olmayacak bir olayı dönüştürerek bize hakim olmasını sağlıyor. Orman yangını bile kendiliğinden sönerken, biz yangını görünce telaşa kapılıp önce hiç olup sönmemiş gibi organize oluyoruz. Makinalar bulup teknikler geliştiriyoruz. Halbuki kendinden geçecek. Özellikle sosyal siyasi olaylarda anlamsız inatlaşmalar, çatışmalara, hatta savaşa gidebiliyor. III.Dünya savaşının eşiğine gelinen Küba krizinde Kruşçev Kennedy’e yazdığı mektupta ; “Başkan, ikimiz de savaş yaşadık (II. Dünya Savaşını kast ederek) savaşların ne kadar kolay çıktığını, çıkabileceğini biliyoruz. Aman dikkat edelim” der.

İlla şu şu olursa savaş çıkacak diye bir kaide, formül yok. Su 100 derecede kaynar diye bir formül var ama savaşlar için yok. Çoğu zaman savaşlar çıkmayabilir, Katalanya’ da abartıyorlar, inatlaşıyorlar, çorap söküğü gibi gidebilir, Katalanya’dan İskoçya’ya, İtalya’ya, Avrupa parçalanabilir, belki de parçalanmalı. Ama parçalanacaksa da bu evrim sürecinin doğallığında olmalı. İnatlaşarak, savaşarak değil.

Bir de şunu ilave edeyim. Daha çok dışarısı ile ilgili avcı toplayıcı döneminden kalma tarihi konumundan ötürü erkek çok abartıyor tarihi .İnatlaşmaya, kendini haklı görmeye alışmış. Çocuğuna karşı bile haklı olmaya alışık. halbuki kadın arabulucudur. Çocuğu da dinler babayı da. İkincil konumda olduğu için sorunlarda ara yol bulmaya çalışır.

Gündüz senin daha önce kullandığın şu ifadelerin var; “kötümserlik kötüye güç vermektir” her şeye rağmen yaşamı kutlamak gerek, kötümserliğe kapılıp edilgenleştikçe değişim erteleniyor ve düzen sürüyor”. Terry Eagleton’un “İyimser Olmayan Umut” adlı kitabında Benjamin’den bir alıntı var; “politik değişimin olmazsa olmaz koşulu iyimserliğin reddi, iyimserlik bizi edilgenliğe götürür, içinde bulunduğumuz durumun vahametini görmemizi engeller” diyor. Eagleton mutlak iyimserleri eleştirmemek ve direniş göstermemekle suçluyor. Ne dersin?

İkisi de Antonio Gramsci’nin motto’sundan haberdar değiller galiba., “Pessimism of the intellect, optimism of the will (Aklın kötümserliği, iradenin iyimserliği)” .

O hoş olmayanı, rahatsız edeni her zaman göreceksin, her zaman eleştireceksin. Toz pembenin tam tersi. Ama onu görürken de, ben ne yapabilirim, bu durumu nasıl, ne şekilde değiştirebilirim diye kafa yoracaksın. Değiştirilebilecek bir şey muhakkak vardır. Yoksa tarih olmaz, kadınlar ikinci sınıf vatandaş, köleler köle kalırdı. Her şeyi değiştiremezsin ama devlet şiddetinin yoğun olduğu totaliter toplumlarda bile insan ilişkileri ile bir sürü şeyi değiştirebilirsin. Günlük siyasi olaylar tarihsel perspektif açısından değiştirilebileceklerin yüzde birini oluşturmaz.

Sen de bunu yapıyorsun, eleştirerek ve değiştirerek yaşıyorsun Yasemin, öyle değil mi?

Bizlere ne öğütler veriliyor? Dişlerini günde iki kez fırçala yoksa çürür. Egzersiz yap. Su iç. Uykun beslenmen düzenli olsun. Çok insan bunu yapıyor. İyimserlik de ruhen sağlıklı olmanın yolu. Mesele ruh halini beslemek, sağlıklı tutmak, kötümserlik kanser yapar, saldırganlığa, sevgisizliğe neden olur. Ruh sağlığı bozuk bir insan olursun. Hiç olmazsa vur patlasın çal oynasın de. Dans et. Güneşle bulutlarla sarmaş dolaş ol. İlle dünyayı değiştirmen şart değil ama kötümser olma. Kötümserlik veba gibi, salgın hastalık gibi. Hastalık bu hale gelince birbirimizi öldürüyoruz. Sürekli şikayet edip ardından sevdiğimiz bir filmden, güzel bir yemekten söz etmemiz, kendimizi yaralayıp yara bandı ile kanamayı durdurmak. Artık birisi şikayet ederse susturuyorum. Yapabileceğimiz ne varsa onu konuşalım. Şikayetle yetinmeyelim. Bir de bak ben de senin kadar etkileniyorum, bencil değilim, ben de vicdanlıyım, iyi insanım demek için şikayet edenler var.

Bu kuşaktan umutlu olduğunu söylüyorsun, neden umutlusun?

Bu kuşağı en kolay kendi kuşağımla karşılaştırabilirim. 1968 kuşağı bencil bir kuşaktı. Devlet bize gölge etmesin başka ihsan istemeyiz düşüncesindeydik. Anne babalarımızın sıradan huzurlu, güvenilir hayatı bizi sıktı. Ekonomik kaygımız da yok. Sosyalist ülkelerde de sistem oturmuş. Gelecek kaygımız yok. İş bulacak mıyım, yüksek lisans/doktora yapabilecek miyim diye soruya mahal yok. İşçi sınıfı, köy kökenli zaten üniversiteye gitmeyi düşünmüyor, onlar da kendilerinden memnun. Gelecek beklentileri düzenin kıstaslarıyla sınırlı. Kendinden memnun ,bencil, ama heyecanlı, özgürlüğün her halini tatmak isteyen bir kuşaktık. Birçok ideolojinin, akımın peşinden koştuk. Çoğumuz barışçıl idi. Çiçek çocuklarıydık. Ama 1968 kuşağı Türkiye’de provokasyona geldi. Sağdan soldan silahlandırıldı. Dağ gerillası, şehir gerillası derken devrim düşleriyle kapana kıstırıldı. Kahramanlaştırdıklarımız asıldı, öldürüldü, işkenceye uğradı, O dönemin gençleri bu kuşağa örnek değil, belki adlarını saygı, sevgi ve hayranlıkla ananlar var ama ne Gezi’den, Tahrir’den, Yunanistan’dan, Brezilya’dan, İspanya’dan, İngiltere’den böyle liderler çıkmadı, ABD Vietnam’a girdiğinde bir rahip, Sovyetler Prag’a girdiğinde bir öğrenci, Jan Palacah, kendini yakmıştı. Benim kuşağım kendini kurban ediyordu. Gezi kuşağında böyle bir şey yok. ne kurban ediyor, ne olmayacak işlere soyunuyor. Şiddetten uzaklar, şiddete başvurmuyorlar, lider peşinde değiller. Bunlar türümüzün tarihinde ilk kez. Avcı toplayıcı, tarım ve sanayii toplumlarında gençler yaşlılardan öğreniyordu. Günümüzde otuz yaşından büyükleri Silikon Vadi’sinde yaşlı diye işe almıyorlar. Örgütlenmeleri dikey değil, hiyerarşik değil, yatay. Başkan, başkan yardımcıları vs. yok. Kendiliğinden örgütleniyor, savaşmak istemiyorlar. I.Dünya Savaşı’nda Alman, İngiliz ve Fransa’da kimi gençler savaşmak istemedi ve kendi devletleri onları kurşuna dizerken, aileleri utanarak kahramanca savaşırken öldüler dediler. Aradan 100 yıl daha yeni geçti, bu ülkelerde vicdani ret hak oldu. Türümüzün tarihinde görülmedik bir oluşum. Olağanüstü bir gelişme, Orduları artık profesyonel. Gençlere güvenmiyorlar. ABD’de genç askerler Vietnam ormanlarında savaşmak istemedikleri için yüzbaşıları, çavuşları arkadan vuruyorlardı. Zorunlu askerlik kalktı, profesyonel ordu kurmaya mecbur kaldılar. Sokaktan buldukları hapisten yeni çıkmışları, göçmenleri asker yaptılar. Eskiden Ankara’da hafta sonları harp okulu öğrencileri kılıç kuşanıp Atatürk Bulvarı’nda kız tavlamaya çıkarlardı. Şimdi gülerler. Hepsi türümüzün tarihinde ilk defa. Müthiş bir şey bu kuşağın vardığı yer, daha ne olsun…

En son Habsburg, Romanov ve Osmanlı İmparatorluklarının dağılmasıyla ulus devlet peşinde  yaratılan milliyetçi akımlar günümüz kabuk değiştiren dünyamızda, özellikle demokrasinin kapitalizmi kontrol edememesinin krizinde, yaşadığımız günlerin belirsizliği ve güvencesizliğinde  yeniden gündemdeyken uzatmalara oynuyor.
Occupy Wall Street, Gezi, Brezilya, İspanya, Yunanistan, Arap Baharı’nda gördüğümüz,  yarına bakan gençlik akımları, geçmişin küllerinde kıvılcım arayanların tersine,  din ve bayrak bagajlarını arkalarında bırakarak yeni bir İpek Yolu oluştururken, gezegenimize duyarlılıklarının bilince evrensel değerleri benimserken ,  türümüz tarihinin  ilk dünya vatandaşları olma yolundalar.

Şu da bir gerçek ki okulunu bitiren bir genç yurt dışına gitmeyi istiyor, vatandaşlık başvuruları yapıyor? Gelecek kaygıları var, umutsuzluk hakim, ne önerirsin? Umutsuzluğumuzla başa çıkmak için, Umut ve barış üzerine ne gibi önerilerin olur ülkemizdeki umutsuz gençlere?

Şikayet etmeyi kendilerine yasaklasınlar bir defa. Gündemdeki soru “Ben ne yapabilirim?” Her halükarda bu enkazı devralacaklar. Nasıl, arabaya bindiğinde kemer tak deniyor, ruh sağlıkları ve dünyanın geleceği için de şikayet etmesinler. Bir yaşam bilinci bu.

Anne baba “çok kötüye gidiyor her şey, ne olacak dünyanın hali” derken çocuk da orada dinliyor. Bilmiyor ki kötüye gittiğini. Tanıdığı tek dünya bu. Yapraklar pembe olsaydı yaprakların rengini pembe bilecekti, üçgen şeklinde olsaydı üçgen bilecekti. Ona her şey kötü deyip, sonra da aman derslerini iyi çalış, sınıf birincisi ol, ayıya dayı de diyorsun. Bu çocuk ne yapsın?

Hakkımız yok bunu yapmaya. Bunlar kötü anne babalar, kötü vatandaşlar. Şuna benziyor yapılan; “Toplum kanser, hepimiz öleceğiz” diyerek çocuk büyütüyoruz.

Temerküz kamplarında da eğleniliyordu orkestralar vardı, fıkralar anlatılıyordu. Gülüyorlardı, ayıp da değildi, ama çoğu kişi bunu ayıp addediyordu, benim kuşağımın Türkiye’deki devrimci ciddiyeti Stalin’in yüzü gibi, korkunç bir şeydi. Buna bir de acı çekmenin, şikayet etmenin ciddiyeti eklendi. Gülmek, eğlenmek ayıp değil, sağlıklı.

-Önyargı çok mu hakim??

Halen cemaat çok hakim, kabile çok hakim, o zaman da doğal olarak kolektif bir önyargının hakimiyeti söz konusu..

Umutsuzlara Öneriler: Şikayet Etme hakkın yok, çünkü…….

Müzik çok önemli, şikayetini müzikle ifade edebilmek çok iyi zira o müziğin sağaltıcı bir rolü var. Başka bir ifade tarzı. Çağdaş gençler marşlarla yürümüyor, devireceğiz, intikam alacağız demiyorlar. Yaratıcılık, mizah anlayışları var, düzenin en büyük korkusu ciddiye alınmamak. Gençlerin onların oyunlarını oynamaması düzeni gayri meşru kılıyor.

-Evet var ama bu ortamda mizah yapacak ruh halimiz mi kaldı diyor gençler?

Mizah dergileri çok siyasileşti.Bu kadar mizahı olan bir toplumda mizahı biz kaldırdık, Ankara’dan gelmedi emir. Mizah yasaktır diye mesaj gelmedi. Başbakanı, kabineyi mizah malzemesi yapman şart değil. İyi mizah onları hiç göstermeden yapmaktan geçer. Artık iyi mizah yapılmıyor.

-Şikayet etme, hakkın yok diyorsun neden hakkımız yok birkaç madde ile açıklar mısın?

Bir kaçımı sıralayalım.

1-Şikayet salgın bir hastalık gibidir, güçlülere güç verir, ezilenleri edilgen kılar.

2-Şikayet hasta eder, kötü gelir, uykunu kaçırır, depresyona sokar.

3- Şikayet mazoşizmdir.

4-Şikayetle yetinmek bencillik, bak ben ne kadar duyarlıyım diyen vicdan reklamıdır.

70 yaşına bastın? bundan sonra ne var yaşamında ? yola aynı şekilde devam mı?

Bu özellikle ada sonbaharında hissettiğim bir şey. Evdesin, çalışıyorsun, okuyorsun. Oysa, hava güzel, doğa seni çağırıyor, Bu ne bencillik , ne hırs bir kitap daha yazmazsan bu dünyada ne değişecek diye soruyorsun., Çık dışarı, güneşi bulutları kucakla, adanın etrafında yavaş yavaş gez, dünyaya bak. Kendini tekrarlama artık, söyleyeceğini söyledin. Çözümü, ılıman poyraza açık olmayan plajdaki soyunma kabininde buldum. Sıcak da oluyor. Kitabımı ve bilgisayarımı da alıp doğanın içinde çalışıyorum böylece.

Kendini tekrarlamak çok kötü şey. Her yazdığımda başka bir Gündüz arıyorum. Tarihi Yargılıyorum’un Gündüz’üyle ‘İstanbul’da Kedi’nin Gündüz’ü bilmem karşılaşsalar birbirlerini tanırlar mıydı? Mesele aşık olmak.

Aşık olunca yazmayacak mısın ki?

Aşık olmadığımı nerden biliyorsun?

Son kitap diyorum başka kitap yazmayacağım diyorum ama …

Ama yine de kitap yazma isteğini engelleyemiyorsun?

Yunuslar gibi oynamak, oynaşmak var diyorum, sonra bu da beynime hakaret türüme hakaret bir şey yapmamak deyip, zamanı unuttururcasına yazmayı sürdürüyorum.

Ama işte konuşmamızda bahsettiğimiz kalıplara yine giriyorsun? Bizi/kendimizi düzene sokma tuzağına düşüyoruz.

Yazarken, Baudelaire’in lafına atıfta bulunayım “Zamanın ağırlığını omuzlarında duymuyorsun, uçup gidiyorsun”. O da bir aşık olma hali, o da bir aşk duygusu.

Belki de onun için durmadan yazma ihtiyacını hissediyorum, yazmadığım zaman kendimi kötü hissediyorum.

Nasıl kötü hissediyorsun

Yaşamayı hak etmediğimi hissediyorum.

Bunda vicdani sorumluluk mu ağır basıyor?

O mu yoksa ille bir şey yapıyor olmanın bencilliği mi acaba?

Bilemiyorum.