“1969, Vincennes Üniversitesi. Rüya Üniversite (…) Shakespeare Komedileri. Yaz Gecesi Üniversitesi."
Hélene Cixous
“Tehlikenin yükseldiği yerde/selamet de yaklaşır.”
Friedrich Hölderlin
18. İstanbul Bienali üzerine yazdığım üçüncü yazının ayağının sanatsal ve sanatçılarla üçüncü ayak olduğunu ilk yazımda söylemiştim. Bu bakımdan Bienalin önce tarihsel ve sonra kavramsal ayaklarının yanında, şimdi sanatsal ve sanatçılarla ilgili olan üçüncü ayaktaki saptamalarımı söylemek ve sorularımı sormak istiyorum. Bu bakımdan daha evvelki bazı İstanbul Bienalleriyle yine bir kıyaslama yaparak başlıyorum.
Önce bir hatırlatma: 1997 yılında İspanyol, Katalan küratör Roza Martinez 5. İstanbul Bienalini yaptığı sırada şunu ileri sürmüştü. Yüzde altmışın üzerinde kadın sanatçıların olmasını. Uluslararası Feminist bir bakışla Bienali yaptığını söylemekteydi. Böylece Feminizm, genelde önce bir kadın sayısına indirgenmiş vaziyette ele alınmıştı. Ve aynı zamanda kadını bir öznellik biçimi olarak da göstermek istencindeydi. 2001 yılında ise 7. İstanbul Bienal’inin küratörü Yuko Hasegawa “Ego” sorununu ele alıyordu: Ego-kaç. Yani öznenin kimliksizleşerek çoğalmasına teknolojik olarak da dokunuyordu. Bugünün kimlik taleplerinden çok uzaktı: Ne bireysel ne etnik ne dini ne de cins kimliği. Kimliksizleşme (bilerek ve isteyerek), sanatsalın ve siyasalın yol açıcı ve ileriye dönük olanıydı.
Bugüne kadar yapılan İstanbul Bienallerine sanatsal olarak bakıldığında, sanatçıların seçiminde “evrensel” bir bakış öne çıkartılıyordu. Avrupalı, Amerikalı, Afrikalı, Asyalı sanatçıların birlikte ele alındığını gözlemliyorduk. Sanat dünyasının sanatçıları, kıtaları birbirleriyle rekabet haline sokmadan birlikte ele alınan sergiler yapmaktaydılar. 1950’li 1960’lı yılların Batı merkezli yapılanmasına karşın 1989 Berlin duvarının yıkılması sonrasında Doğu Bloku sanatçıları bu evrenselliğin içine girmişlerdi. Yine Tienanmen sonrası Çinlileri bu evrenselin içinde gördük.
Bu sene Trienal gibi üç seneye yayılan ve “Üç Ayaklı Kedi” başlığı altında gerçekleştirilen 18. İstanbul Bienali’nin sanatçılarına bakıldığında ise kadın veya erkek ayrımı yapılmaksızın, ağırlıklı olarak Orta Doğulu bölge sanatçılarının katıldığını gözlemleyebiliyoruz. Bu anlamda, 18.İstanbul Bienali; Afrikalı, Latin Amerikalı, Avrupalı ve Amerikalı sanatçılardan da tek tük katılımlar olsa bile ve her ne kadar bazı sanatçılar doğal olarak diaspora sanatçıları olarak Batılı şehirlerde oturmakta olsalar da, dikkat çekici olarak, belki de İstanbul Bienali bu sene ilk defa bir “coğrafi bölge” bienali olarak ele alınmakta.
5. İstanbul Bienali ile başladığım kıyaslamaya dönersem, Feminizmin dünyada, bilhassa 2017 sonrasındaki etkinliğinin ne de inter-seksiyonun (kadın ve siyah) yeri bu bienalde söz konusu. Bunları ele almak elbette şart değil; ama 1970’li yılların önemli kadın düşünürlerinden birisi olan Helene Cixous’un “kadınlar sekstekstlerini göstermekteler” cümlesinin dikkat çeken kavramsallığının bugün yerini sormak da meşru bir soru gibi görünmekte bana. Seks ve Tekst (cinsel ve metinsel) arasında bileşik-kelime olarak ortaya çıkan bu kavram hem özgür yazıya hem de ifadenin bir cins kimliği üzerinden ele alınmasına dayanmaktaydı. Ve Freud’un cinsellik anlamında kullandığı gibi “kadın zaten siyahtı”: Kadın siyahtı ve güzeldi.
Dilek Winchester, 410 Harf: Arnavutça. Okumak ve Yazmak Üzerine
Bölge bienali gibi bir bakış bu anlamda kendisini belki insan-sonrası döneme ait olarak ortaya koymakta; ancak hayvan ve insan arasındaki geçiş içinde erkek ve kadın arasındaki fallusmerkezcilik (fallokratizm) bugün o kadar gündemdeyken, yanılmıyorsam bu Bienalde hiç yer bulamamasını biraz yadırgadığımı söyleyebilirim.
Gazze’de sanat üretimini sürdüren Sohail Salem’in defterleri ve desenlerine bakıldığında kadınlar daha çok çocuk ve anne figüründe ortaya konuluyor. Gazze’den çıkarılabilen bu desenlerin kuvveti çok büyük elbette. Peki kadın sadece duygusal bir anne mi? Savaş her şeye başka türlü bakmamızı öngörmekte; buna rağmen yine de bu bakışın üzerinden giderek nerelere gitmekteyiz? Stéphanie Saadé’nin tişörtlerine baktığımızda, en ufak bebek bedeninden XL bedenlere kadar birbiri üstüne katmanlaşarak yerleştirilmiş enstalasyonu da benzer bir soruyu sormaya doğru itiyor. Neden üniseks tişörtler? “Tanıdık ve tekinsiz yapı”, tabii bizi Orta Doğu’nun tekinsizliğine yollamakta; ama diğer yandan geçmişte olan ve şimdiki zamanda devam eden söz konusu süreç, acaba bizim ileriye doğru bakmamızı sağlamakta mıdır? Beyrut doğumlu Marwan Rechmaoui’nin Boğaz manzarasına bakan eseri de “Güneşi Kovalamak” adı altında bir çocuk parkının boyutlarının büyüdüğü enstalasyonundaki nesneler de çocuklara doğru döndürüyor yüzünü. Aile, kadın ve çocuk temalarının duygusallığının ön planda durduğu izlenimine kapılmıyor muyuz? Beyrut doğumlu Lara Saab’ın “İnsaniyetsiz Yakınlıklar” adlı eseri Meksika’ya özgü “maguey bitkisine” odaklanmakta. İnsan-sonrası döneme ait bitki hayvan ve insan hiyerarşisi dışındaki Antroposen dünyası bugün, Modern ve Postmodern ile dekolonyal bakışı taşıyabilmekte mi? Beraberler tabii. 1990’da B. Latour tarafından ele alındığı kadarıyla “Şeylerin Parlamento”su kurulabilecek mi bugün? Bu otuz küsur senelik teorik yaklaşım, “Şeylerin Parlamentosu” bugünü ne kadar yansıtabiliyor? Hangi bitkilerin veya hayvanların hatta taşların öznellikleri Meclislerde temsil edilebiliyor, daha insanların bile temsili gerçekleştirilemeden?
"Bunu neden yazıyorum?" sorusu sorulabilir ve ben de kendi kendime bu soruyu bu yazıyı kaleme alırken sordum. Neden? Sanıyorum sanat alanı kendi modalarının içinden geçerken, sanatın kendine has konularının yerine daha siyasi olan ön plana alınmaya başladığında sanatın kendi malzemelerinin içinde zaten siyasetin bulunmakta olduğu bir kenara bırakılıp, unutuluyor. Ve böylece eserlerin iç sorunlarının ve etkilerinin değil sanatçıların hangi coğrafi bölgeden geldikleri öne çıkıyor. Bunun yerine, Mallarmé’nin İgitur’u gibi, sanki Mutlak Kitap, yani BİR’in evrenselliği, anlamı yerle bir ederek FORM’a ulaşması sürecini anımsamak.
Ayrıca, Gilles Deleuze’ün “Pentür üzerine” olan derslerini hatırlamaktayım Paris VIII Üniversitesinde. Bugün bu dersler yayınlandı da üstelik. Büyük bir şanstır bu önemli filozofun Pentüre bakışını okuyabilmek, bana kalırsa. Orada çizgi, ışık, renk, form ve içerik gibi kelimeler sanat alanının içindeki siyaseti ortaya çıkarmakta. Sanat tarihinden vermiş olduğu bir örnek ilginçtir: Michelangelo’nun Papalık tarafından ısmarlanan Sistine Chapel’e yaptığı eserde sanatçı Papa’nın ısmarladığını değil ama kendi sanatsal bakışının ağırlığını koyabilecek bir girişimde bulunuyor. Bu bir güç ilişkisidir. Ve sanatçı bu gücünü kabul ettirebiliyor.
Tekil bir dilde aranan ayrıksılık, norm dışı figürali yakalamaktan geçmekte mi ve yaratılan bir dil var mı? sorusunu sorduruyor. Sanatın dilini pek bozmuyor bazı eserler, tersine kuvvetlendirerek norma koyuyor, belki de istenç dışı bir şekilde. Kimlikçi ya da muhafazakâr bakış bu bozma işlemini, a-normali ve yaratıyı engelliyor sanki. Dilek Winchester’in alfabesi tersine, dili ve kelimelerin harflerini ana formun dışına taşıyarak, dilleri, birbirleri içinden geçiren harfleri yan yana getirerek yeniden kurgulayabiliyor (410 Harf: Arnavutça. Okumak ve Yazmak Üzerine).
Bugün sanat alanının ve sanat piyasasının içinden geçen kaç sanatçı kendi gücünü göstermektedir? Elbette iyi sanatçılar hiçbir zaman boyun eğmezler ama sanat alanında küratörler ve bienallerinin konuları, sanatçılara konu önermeye başladıklarından beri kendi çizgilerini değil de konuların üzerine projeler yapılmaya başlandığında, sanatçının sanatsal bakışı ve çizgisi ikinci plana düşmeye başlamadı mı? Bunun tartışması Türkiye’de uzun zamanlardan beri sanatçılar tarafından yapılmaktaydı. Bugün bu soru hâlâ geçerli durmaya devam etmekte. “Ismarlama sanat” sanatçı öznelliğini ve çizgisini nereye kadar taşıyabilmekte? Bunun cevabını yine bu güç ilişkileri içinden geçen sanatçılar vereceklerdir tabii.
Bir bienalden beklenenlerden birisi de aynı zamanda sanatta genel geçer vaziyetin içinden çıkmayı deneyerek, içeriği olduğu kadar formu da bu şekilde yeniden kurmak olmalı belki de; çünkü eğer sadece içerik kendi başına anlamı taşımaya kalkarsa genel sanat kanısının içinde hapsolmaktan çıkmak zorlaşacaktır. Durum felsefi olandan çok farkı değil. Tarihinin başından beri yeniyi arayan sanat ve felsefe, kanıların ve ortak görüşlerin eleştirisini yapmışlardır. Kendi sanatsal bakışını ortaya çıkaracak sanatçılar bu imkanları yaratabilirler ancak. O zaman bienalin de sanatçılarıyla birlikte bir yöntemi olması lazım değil midir? Genel geçer kanılara ve onların oluşturup yerleştirdiği formlara karşı mücadele vermek sanatın her zaman ve her dönemde iyi sanatçılardan beklediği değil midir? Bu düşüncenin imgesini yani kartografyasını kurmaktır yahut piktüral bakışın sınırlarında yeni bir diyagramı bulmaktır; düşüncenin nesnesinden ayrılıp formda şekillenmeye, filizlenmeye başlamasıdır, tıpkı Minimalizmin sanatçılarından bazılarının düşünceyi yeterli bulacak kadar ileri gitmelerine kadar örnekler çoğalabilir ve çoğaltılabilir.
Bienal çok yerinde bir şekilde bize bugüne ait sorular sormamızı sağlamakta. Küratör ve Akademi’ye katılımcılar bu tartışmaları belki de 18. İstanbul Bienali’nin ikinci yılında ele alacaklardır.


