Hayatın kırıntıları
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Hayatın kırıntıları

Yas geçmişe ait değil, geleceğe aittir ve bizim geleceğimizde kaybettiklerimizin ve kaybettiklerimizle beraber yaşadığımız anların yası geleceğin yası değilse de neyin yası olabilir?

T24’deki yazılarımda, kimi zaman kaybettiklerimiz üzerine yazıyorum. Bazen Türkiye’dekilerden bazen başka yerlerdekilerden. Bir insanın hayatı birden çok şehirde geçmiş olduğu ve geçtiği zaman, o yaşadığı yerlerde alışkanlıklar, adetler, tanışıklıklar edinmeye başlamıyor mu? İşte tam da bu kendine edinmeye başladığımız, evvelden bize ait değilken artık bize ait olmaya başlayan yeni bir yaşam tarzı, bir modülasyon olmaya başlıyor. Adetler ediniyoruz her yerde, yaşadıklarımızla ve öğrenip kendimize mal ettiklerimizle; kimisi ebeveynlerden miras kimisi ise sonradan mirasımız oluyor. O yerlerde büyüyoruz, kendimizi var etmeye başlıyoruz, yaşamın içinden geçerek yaşadığımız tecrübeleri başaklarınkiyle birlikte birleştiriyoruz.

Kaybettiğimiz insanlar, değişen şehirler, kırlık yerler ve gözlerimizin önünde yok olduğunu gördüğümüz alıştığımız yerler; sinema, tiyatro ve konser salonları, kahveler, pastaneler, hatta doldurulan denizler ve yıllarca orada durduğu halde artık orada bulunmayan dalyanlar, oralarda nöbet tutan balıkçılar, sandallarla sefa süren sayfiyeciler. Ve el değiştiren paranın götürdüğü insanların yerine gelen yeni adetlerle başka insanlar. İki tarafta da benzer bir yas yaşanmakta değil midir? Paranın çoğalmasının ve egemen olmasının hayatın ruhuna katabileceği ne vardır? Başkalaşmadan başka ne olabilir? Eğer hayat sadece “köşeyi dönme” olmuş olsaydı; bunca insani felaket veya aile dramı yaşanmazdı. Mutluluğun nerde olduğunu soran bilgeleri bir düşünelim. O zaman onları anlayabilirsek ne demek istediklerinin anlamına da sahip olmaya başlayabiliriz.

Freud yas tutmanın her zaman birden çok defa karşı karşıya gelebileceğimiz, her seferinde bir başkalık yakalayacağımız bir durum olduğunu yazmıştı. Bir anısını hissettikçe, o günden kalma bir ışığı yakaladığımızda bir gülüşü veya bir hissin canlanmasını duyduğumuzdaki acıyı tekrar hissettiğimizde bizi yakalayan duyguyu, ağrıyan bir kalbin çarpmasını yaşamaktayız. Kaybedilenlerin ardından bakıp da bir daha hayatın onlarsız olduğunu gördüğümüzde içimizdeki sızının canlandığını en güzel gösterenlerden biri herhalde Proust olmuştur. Adı üstünde “Yitik Zamanın Peşinden” giden bir “Araştırma”. Bir ölü, bir yok olma: Yok olan Albertine gibi, biz de her gün yok olan birisini anıyoruz. Yok olan sevgili bir kadının ardından sadece içinde yaşadığı şehir değil, Proust’un kendi egosunun bir kısmı da ölmektedir. Albertine ile anları yaşayan egosunun ölümüyle şehrin içindeki yaşanmış anların yok olması beraberdirler.

Kimi zaman sırdaş bir arkadaşımızı, kimi zaman ise kamusal bir kişiliği kaybettiğimizde gelen acıyı paylaşmanın verdiği vatandaşlık, hemşerilik bizi yakalamaz mı? Köyünden şehre gelen köylünün acısı her zaman konu olmadı mı romanlara. Sıla hasreti veya nostalji. Proust’un bize gösterdiği en güzel anlatılardan biri de buna benzer bir bakış değil midir? Albertine’i düşündüğünde bir defa değil yüz defa kaybetme duygusunu yaşamak bu değil mi? Tanıyanların anları, yerleri, gülüşündeki güzellik, bir dans hareketi gibi sallanan vücudun ritmi o ana ait bir ritim değil midir? Başka bir yerde, başka bir zamanda aynı vücut hareketinin aynı olmadığını görmek demek o kişinin hareketlerindeki kımıldayan vücudunun her zaman sanki başka bir insanın salınımı gibi hissetmek, o kişiyi bir kişiden fazla bir hale sokmaz mı?

Proust’un egosu “sayfa sayfa” ve “kırıntı kırıntı” haldedir. Egonun ne yaşadıkları ne de anları aynıdır. Egonun düşündüğü kişilerin egoları da tek olmaktan çok uzaktır.  Nasıl ekmek kırıntıları tek bir ekmekten dökülerek ekmekten geriye kalanlarsa, insanların yaşadıklarından ve kaybettiklerinden de geriye kalan kırıntılardır, anıların kırıntılarıdır. Hayatımızın kırıntılarıdır. Kırıntılar sadece ölümü yaşatmaz aynı zamanda ölümü çoğaltmaktadır. Kaybettiklerimizi de çoğaltmaktadır.

MFÖ grubu üyesi ve oyuncu Özkan Uğur

O zaman neden sormayalım, yaşamlarımız aynı olacak mıdır? Son zamanlarda kaybedilenlerin seslerini duyduğumuz, şarkılarını dinlediğimiz anlarda yaşadığımız konserlerin içinde MFÖ üçlüsünün Özkan’sızlığı! Veya sinemada kaybettiğimiz İngiliz asıllı Parisli Jane Birkin’siz bir hayat, artık onların filmlerini ancak tekrar tekrar görebileceğimiz, ama görürken de artık onların yaşamadığının bilincine vardığımız anlar aynı zamanda bizim hayatımızın kaybolduğu anlar da değil midir? Onca konseri, mesela Açıkhava’da izlediğimiz konserleri, bu iki sevilen insanın kaybı, sadece onları tanıyanların değil, onu görenlerin de yaşamlarından bir parçanın bir daha geri gelmemek üzere yok olduğunu hissettirmez mi? Kalamış’ta, Köhne’de bir an, Özkan’ın olduğu anda veya Paris’te Odéon’da MK2’de izlediğiniz filmin iki sıra önünde Jane Birkin’i gördüğünüzde, sanki o kahvenin veya o filmin anını, ortak bilincin içinde yaşamış gibi hissetmez miyiz? Her bir kimsenin kendi başına ayrı bir şekilde görmesine rağmen! 

Oyuncu Jane Birkin

Özkan’sız veya Birkin’siz bir hayat, bizim de hayatımızdan eksilmiş anlar demektir öyleyse. Yas geçmişe ait değil, geleceğe aittir ve bizim geleceğimizde kaybettiklerimizin ve kaybettiklerimizle beraber yaşadığımız anların yası geleceğin yası değilse de neyin yası olabilir?

Yas, böylece, geçmişte değil, gelecektedir, tıpkı bilinçdışımızı ürettiğimizde, onu geçmişimizde değil de önümüzdeki geleceğimizde üreteceğimiz gibi. 

Ali Akay kimdir?

Ali Akay Paris'te, 1976-1990 yılları arasında Paris VIII Üniversitesi'nde Sosyoloji, Felsefe ve Siyaset Bilim okudu. 1990 yılından beri İstanbul'da, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesidir. Aynı Üniversitenin Resim Bölümü'nde 1992 yılından beri doktora derslerini sürdürmektedir.

Yurt dışında Paris, New York ve Berlin'de dersler vermiştir. Türkiye'de ve yurt dışında birçok kurumsal ve kurum dışı sergilerin küratörlüğünü yapmıştır. 

1992 yılında Toplumbilim dergisini kurmuş ve 2011 yılına kadar bu dergiyi sürdürmüştür. 2011 yılında, Toplumbilim dergisinin yeni ismiyle şu anda devam etmekte olan Teorik Bakış dergisini kurmuştur.

Yurt içinde ve yurt dışında yazıları yayımlanmıştır ve sanat, sosyoloji ve felsefe üzerine birçok kitabı vardır. 

 

İlgili İçerikler