Eskisi kadar arkadaşım yok. Zamanla arkadaşlarım azaldı. Bunun kuşkusuz bir sebebi yurt dışında yaşamış olmam. İnsanların hayatları farklı yönlere evriliyor; hayatlar çatallanıyor, sapıyor, bazen birbirinden tamamen uzaklaşıyor. Bir sebebi de evlilik ve çocuk. Çocuğu olanla olmayan arkadaşın hayatı çoğu zaman kesişmekten çok ayrışıyor. Çocukları farklı yaşlarda olanların, hayatın farklı evrelerinden geçenlerin de öyle. Bir süre sonra aynı dili konuşuyor olsanız bile aynı gündelik hayatı yaşamıyor oluyorsunuz. İlişkisi olanların, evli olanların en yakını eşi olabiliyor, bu evli olan ve olmayan, ilişkisi olan ve olmayan arkadaş arasında da bir farklılık yaratıyor. Birbirlerine açıklıkları eşit olamıyor.
İnsan, ilişkiler üzerine düşündüğünde en çok konuşulan ilişkinin aşk olduğunu fark ediyor ve belki bunun ardından aile gelebilir. Romanlarda, filmlerde, dizilerde, şarkılarda ayrılıklar, kavuşmalar, evlilikler, aldatmalar var. Oysa hayatımızı şekillendiren ilişkilerin önemli bir kısmı arkadaşlıklar. Buna rağmen arkadaşlık üzerine çok daha az düşünüyor, çok daha az konuşuyoruz. Belki son dönemde biraz daha fazla. Arkadaşlık temsillerinde klişelere de sık rastlıyorum. Çocukluktan yaşlılığa kadar süren sarsılmaz dostluklar, her koşulda birbirinin yanında olan arkadaşlar, yıllar geçse de hiç değişmeyen bağlar bu klişelerden bazısı, oysa gerçek tam böyle değil herkes için. Burada da başka bir romantikleştirme tehlikesi var. Bırakın sonsuzluğu, arkadaşlığı yalnızca dayanışma ve destek üzerinden okumayı da doğru bulmuyorum. Arkadaşlık yalnızca birbirine omuz vermekten ibaret değil. Aynı zamanda rekabeti, sınıf farklarını, başarıyı, kıskançlığı ve güç ilişkilerini de içeriyor. Bazen bizi hayatta tutan şey arkadaşlarımız oluyor, bazen bizi en çok yaralayan. Arkadaşlık her zaman güvenli bir liman değil, bazen de insanın kendini en çıplak hissettiği ilişki.
İlişkiler sonsuza kadar sürmüyor. Arkadaşlıklar da sürmüyor. Hatta belki arkadaşlıkların doğasına dair kabul etmemiz gereken şeylerden biri en başta bu. İnsanlar değişiyor, öncelikler değişiyor, hayatın ağırlık merkezleri yer değiştiriyor. Bir zamanlar sizi birbirinize yakınlaştıran şeyler önemini yitirebiliyor. Ve sonra kopuş başlıyor, arkadaşlıkların bitiş biçimi farklı. Romantik ilişkilerde çoğu zaman bir ayrılık anı var. Arkadaşlıklarda bu belirsiz. Araya aylar, bazen yıllar giriyor. Bir gün dönüp baktığınızda, hayatınızın çok önemli bir parçası olmuş bir insanın artık hayatınızda olmadığını fark ediyorsunuz.
Üstelik bu kayıpların peşine daha az düşüyoruz. Arkadaşlık kayıpları biraz görünmez kayıplar. Belki arkadaşlığın seçim üzerine kurulu bir ilişki olması nedeniyle. Belki de kültür bize arkadaşlık kayıplarının yasını nasıl tutacağımızı öğretmediği için. Oysa bazı arkadaşlıkların bitişi, bazı aşkların bitişi kadar sarsıcı olabiliyor. Sadece bunu konuşmak için elimizde yeterince hikâye yok. Düşünün, ailemizi seçemiyoruz. Kardeşimizi, ebeveynlerimizi, kuzenlerimizi seçemiyoruz. Romantik ilişkilerde bile seçim sandığımız kadar özgür değil; toplumsal beklentiler, cinsiyet rolleri, ekonomik koşullar ve arzularımız devreye giriyor. Ama arkadaşlık modern dünyada hâlâ büyük ölçüde gönüllü bir ilişki. Bu yüzden de kırılgan. Ama açıkçası bir seçimde bu kadar özgürsem bu beni hep şüpheye düşürür, sahi arkadaşlarımızı neden özgürce seçebiliyoruz? Çünkü toplumsal hayat, arkadaşlığa aşk ya da aile kadar kurumsal bir ağırlık yüklemiyor. Mesela evlilik için törenler var, hukuki düzenlemeler var, evlilikten toplumsal beklentiler var. Aile bağları keza. Ama arkadaşlıkta bunların hiçbiri yok. Bauman'a göre modern dünyada ilişkiler giderek daha fazla tercih ve seçim üzerinden kuruluyor. Bu durum bireylere daha fazla özgürlük sağlıyor ama ilişkilerin sürekliliğini de daha kırılgan hale getiriyor. Arkadaşlık bunun en görünür örneklerinden biri. Aile ilişkilerinin ya da evliliğin aksine, arkadaşlıkları ayakta tutan hukuki ya da toplumsal zorunluluklar yok. Bir arkadaşlığın sürmesi büyük ölçüde tarafların onu sürdürmeye devam etmek istemesine bağlı. Peki birbirimizin hayatında kalmasak ne olur?

Arkadaşlıkların değerini çoğu zaman süreleriyle ölçüyoruz. Oysa bazı insanlar hayatımızın belirli bir dönemine eşlik ediyor. Üniversite yıllarına, genç ebeveynlik dönemine, aynı işyerinde geçirilen yıllara ya da aynı şehirde yaşanan zamana. O dönem sona erdiğinde ilişki de dönüşüyor. Bazen tamamen bitiyor, bazen seyrekleşiyor. Ama bu durum o ilişkinin önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bazı insanlar hayatımızda kısa süre kalıyor ama dünyaya bakışımızı, kendimizi algılayışımızı ya da aldığımız kararları yıllarca etkilemeye devam ediyor.
Bir yandan eski arkadaşlıkların bir kısmı kaybolurken, öte yandan yenilerini kurmak giderek zorlaşıyor. Çocukken ve gençken arkadaşlık neredeyse kendiliğinden oluşuyordu. Aynı sınıfta olmak, aynı sokakta yaşamak, aynı servise binmek yeterliydi. Yetişkinlikte insanların zamanları parçalı. İş, aile, bakım yükümlülükleri ve gündelik hayatın koşuşturması arasında arkadaşlık için ayrıca yer açmak gerekiyor. Belki de son yıllarda kitap kulüplerine, okuma gruplarına, kadın dayanışma ağlarına ya da çeşitli komünitelere duyulan ilginin artmasının bir nedeni bu. İnsanlar yetişkinlikte giderek azalan karşılaşma alanlarını yeniden yaratmaya çalışıyorlar.

Arkadaşlık kurtarır mı, yaralar mı?
Aşkın problemli olabileceğini kabul ediyoruz. Aile ilişkilerinin karmaşık olabileceğini de. Ama dostluk söz konusu olduğunda hâlâ gerçek dost zor günde belli olur gibi sloganlarla konuşuyoruz.
Oysa feminist düşüncede özellikle son yıllarda ilişkilerin bu kadar temiz ve saf olmadığını söyleyen güçlü bir damar var. Örneğin bell hooks sevgi ve bakım ilişkilerinin aynı zamanda emek ilişkileri olduğunu söyler. Bir ilişkiyi sürdürmek ona bakım vermeyi, zaman ayırmayı, karşı tarafın ihtiyaçlarını gözetmeyi gerektirir. Arkadaşlıklar da bundan muaf değil. Bazı arkadaşlar bizi hayatta tutar. Bazılarıysa tam tersine üzerimizde büyük bir yük bindirebilir. Hiç ilgilenmeyen ya da sürekli destek bekleyen ama karşılığını veremeyen arkadaşlıklar da vardır. Ya da bizi olduğumuz halimizle değil, kendi ihtiyaçları doğrultusunda görmek isteyen arkadaşlıklar.
Elena Ferrante, Napoli romanlarında, aslında dostluğun sürmesini anlatmıyor. Elena ile Lila'nın hayatları boyunca defalarca birbirinden uzaklaşmasını anlatıyor. Araya sınıf farkları giriyor, eğitim giriyor, erkekler, başarılar ve hayal kırıklıkları giriyor. Ama bütün bu uzaklaşmalara rağmen birbirlerinin hayatındaki etkilerini silemiyorlar.
On altıncı yüzyılda Montaigne, genç yaşta kaybettiği dostu Étienne de La Boétie için yazarken dostluklarını tanımlamaya çalışmıştı. Ortak ilgi alanlarından, benzerliklerden, paylaşılan deneyimlerden söz etmiş, sonunda bütün açıklamaların yetersiz kaldığını kabul ederek şu meşhur cümleyi kurmuştu:
“Çünkü oydu, çünkü bendim.”
Dostluğu açıklamak için bazen fazla neden arıyoruz. Oysa hayatımızda iz bırakan arkadaşlıkların bir kısmı, tıpkı Montaigne'in söylediği gibi, açıklamaya direnen ilişkiler. Neden başladıklarını, neden bittiğini ya da neden unutulmadıklarını tam olarak anlatamadığımız ilişkiler. Bu yüzden arkadaşlık, ne aşk kadar kurallı ne de aile kadar zorunlu olmasına rağmen, hayatımızı en derinden biçimlendiren bağlardan biri olmaya devam ediyor.


