Murathan Mungan
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Murathan Mungan

“Kendine sadık kalan, kalbinin yeminini tutan”, bunun karşılığını da bir anlamda yaşarken efsane olarak alan Murathan Mungan için yıl boyunca 70. yaşı ve yazarlığının 50. yılı dolayısıyla sayısız etkinlik düzenledi. 13 Aralık’ta başlayacak 42. Uluslararası TÜYAP Kitap Fuarı’nın onur konuğu da o…

Murathan Mungan
Murathan Mungan

Size özel tarihler, anlar, anılar vardır. Hiç unutmadığınız… Murathan Mungan’ın metni ile tanıştığınız an da öyle bir iz bırakır.

Benim Murathan’ın metni ile tanışmam lise yılllarıma dayanır. 1976 senesiydi, Milliyet Sanat dergisinde dönemin yaygın akımına kapılan şairlere yönelik olarak, şiirin ceset sevicilik olmaması gerektiğinden dem vuruyordu lezzetli bir dille. Özlediğim cesaret buydu, angaje edebiyata tenezzül etmemek. Odamda “İşte bu!” diye kendi kendime bağırdığımı hatırlıyorum…

Solcuydu, sosyalist ahlaktan besleniyordu ama “kalabalığın sesine kendini çok da kaptırmaması gerektiğini” genç yaşında kavramıştı. Bu, onun “hiçbir zaman bir klik adamı olmayacağının da göstergesiydi.”

İdeolojilerin körleştirici yanına karşıydı. Bir söyleşisinde “Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi etrafında örgütlenmiş yazarlardan hep Cumhuriyet’in nimetlerini övmesi beklendi ya da köy edebiyatı köyün kutsanmasına dönüştü. (…) Edebiyat bir Milli Eğitim müfredatı parçası değildir. Edebiyatın varlığını sürdürecek olan en önemli şey verdiği hazdır, başka bir sanat disiplininden alamadığımız hazzı almak için edebiyat okuruz.” diye anlatır bu durumu.

Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İtalyan Edebiyatı’na başladığımda o, Tiyatro Kürsüsü’nden mezun olmuştu. Karşılaşamadık.

Buluşmamız 80’lerin ortasında İstanbul’a taşındığında oldu, Aynalıçeşme’deki ilk evinde. Antika parçaların serpiştirildiği, mavi likör bardakları ile geçmişe saygı gösteren, kıymet bilen, kitaplarla zenginleşmiş, renkli yazara yakışan bir evdi; gösteriş ile gölge düşürülmemişti. Nitekim Atıf Yılmaz “Hayallerim, Aşkım ve Sen” filminin yazar kahramanı için bu evi seçmişti; başrolde Türkan Şoray oynuyordu.

O eve hangi kitabı üzerine söyleşiye gitmiştim, hatırlamıyorum; unutamadığım, tam evden çıkacağım sırada gelen komşu kızı oldu. Hiç tanışmadığı yakışıklı gence atkı örmüştü. “Sizin için.” dedi ve telaşla kaçtı. Kapıyı kapattıktan sonra birbirimize bakıp yutkunduk, üzülmüştük.

“Murathan çok iyi bir yazar olmasının ötesinde çok iyi bir okurdur: ‘Yalnızlığı anlamlandıran, güzelleştiren, zenginleştiren bir şey okumak.’” der. Doğal olarak evi kütüphane niteliğindedir; on binlerce kitabının yerini hatırlar, sehpasının üstü her zaman alabildiğine doludur, zevk aldığı için okuduklarının ötesinde her kitabı için sayısız okuma yapar.

Gözlemlemek de onun için bir okuma biçimidir.

Şimdilerde yine değişik alanlarda gözlem ve bilgi biriktiriyor. Yeni romanı “Veranda” için mesela… Romanının kahramanı İtalyan Kız Ortaokulu’nda okumuş; koridorları, sıraların biçimini, rahibeleri sorar. Romandaki kadınlar terziye giderler; eski Burda dergilerine, paftalara bakar, tek bir cümle için bile hummalı bir araştırma yapar.

“Zonguldak” öyküsünü çalışırken kalkıp Zonguldak’a gitmiş, madene inmiş, aşağıda beş kilometre yürümüş, sendikaların çıkardığı broşürlere kadar okumuştu.

2023’te yayımlanan, kahramanı ile ters köşe yaptığı kara polisiye romanı “995 km”nin her kilometresini de karış karış hatmetti.

Murathan birkaç nesli sadece şiirleri, romanları, denemeleri ile değil; tiyatroya kattıkları ile, “Mahmut ile Yezida” (1980), “Taziye” (1982) ile, Ankara Devlet Tiyatrosu’nda, Şehir Tiyatroları’nda gerçekleştirdiği Gençlik Günleri, dramaturgluğu ile etkiledi.

Müzik sözleri ise günlük hayatımıza girecek kadar kalıcı oldu: “Biz büyüdük ve kirlendi dünya”, “Maskeli Balo”, “Olmasa Mektubun”… Söylemesi bile fazla; sözleri sözde kalmadı, kirlenmemekte, maske takmamakta, politik olarak yalpalamamakta direndi.

En zor zamanlarında bile kimsenin “reklam yüzü” olmayı kabul etmedi, kendine fiyat biçtirmedi.

Bu direnişin kitlelere geçmesidir belki de onu yaşarken efsane yapan.

Doğululuğun hor görüldüğü bu topraklarda, doğululuğu ortaya koyuş biçimi ve ele aldığı konularla önemli bir eşiğin aşılmasını sağladı Murathan. Hayatını anlattığı “Harita Metod Defteri”nde dediği gibi kendini “hep çok Osmanlı, çok Türkiyeli, çok yerli, çok buralı” hissetti.

Batı’ya hayranlıkla değil, hakkını vererek bakar; ezikliğimizi, geç kalmışlığımızı, kurnazlığımızı bilir ama kompleksizdir.

Bu topraklarda kompleksiz olmak bile az şey değildir.

Malum, 2025 Murathan Mungan Yılı… Yaşamının 70, yapıtlarının 50. yılı olması vesilesiyle birçok dergi kapağını ve sayfalarını ona ayırdı. Bunlardan biri de Birikim dergisi ve Tanıl Bora’nın akademik dosya niteliğindeki kıymetli yazısı: “(…) Asıl önemlisi, Mungan, dil duygusu, dil şerefi ve haysiyetinin düşünce haysiyetinin mütemmim cüzü olduğunu ısrarla anlatır. Dile özen göstermenin fikre özen göstermek olduğunu -haklı olarak ve maalesef giderek ümitsizce- anlatır.”

Belki de bu haysiyete duyduğum saygıdan Mungan, dil ile bağlı olduğum bu ülkeyi sevme sebeplerimdendir. Dilin şerefini ve haysiyetini gözettiği için konuşmacılığı da yazarlığı kadar etkilidir: “Sözlü toplum aşamasından yazılı toplum aşamasına henüz geçememiş, görsel kültür hücumu altında şaşakalmış, yarım kalan aklını da yitirmiş bir toplum” olmamızın altını çizer sık sık.

Bu bağlamda TV kültürü üzerine söz söylemekle kalmaz, bazen eyleme de geçer; 2007’de Kurtlar Vadisi’ne reklam veren firmaları boykot çağrısında bulunmuştu mesela.

Gelip geçici hiçbir şeye tenezzül etmez; solcu olmak gibi bir meselesi vardır, sözünü söylerken de yaşarken de bu ahlakı özellikle gözetir. Bu, “kendine sadık kalmanın, kalbinin yeminini tutmanın” gereğidir onun için.

Murathan ile gittiğim birçok yerde en etkilendiğim şey, okuru üzerinde bıraktığı iz oldu. 50 yıllık okuru, 40 yıllık dostu, 10 yıllık komşusu olarak bende de sayısız anısı var tabii ki; bir kısmında gözlerimin yaşardığı:

Evinin tapusunu almak için tapu dairesine gittiğimizde kadın tapu müdürü başta olmak üzere memurların ellerinde Murathan Mungan kitapları ile ayakta karşılamaları…

Benzer bir törensel karşılamanın yeni evinin komşuları tarafından da yapılması; ellerinde çiçekler, sevinç içinde, gururlu…

Bu ülkede tercihlerini bu denli “muhalif” ifade eden bir yazara gösterilen hürmet geleceğe dair bir umut ışığı olmuştu benim için.

Geçtiğimiz yıllarda Vadi İstanbul’da düzenlenen Murathan Mungan Şarkıları Gecesi de gözümü hem kamaştırmış hem yaşartmıştı.

Çoğunu TV dizilerinden, sinemadan, tiyatrodan tanıdığımız şöhretli oyuncuların “Gerçekten o mu?” diye birbirlerini dürtmesi; birçok oyuncunun kitabını okuduktan sonra dünyaya bakış açılarının sonsuza dek değiştiğini anlatması, kutsal bir emanet gibi dokunmaya çekinmeleri…

Bu şahane gösteri ne yazık ki Vadi İstanbul’un sayısız otoparkı olduğunu bilmememiz ve benim dikkatsizliğim yüzünden gecenin birinde kapkaranlık, ıssız otoparklarda arabamı aramamız ile bitti.

Murathan hürmetlidir; kedilerin, kendisine emeği geçenlerin, okurlarının, arkadaşlarının, objelerin, eski kitapların, mektupların, pek çok şeyin kıymetini bilir ama -söylemesi bile fazla- en çok kendi kıymetini…

Bu kıymetin doğal sonucunun şöhret ve alkışlar olduğunu da çok küçük yaşında sezmiştir; “Para’nın Cinleri”nin son bölümünde bunu çok güzel anlatır. Bir dönem askeri hâkimlik yapan, siyasi bir kişilik olan, avukat babası İsmail Mungan’dan dem vururken:

(…) “O günü iyi anımsıyorum. Babamın konuşmasının sık sık alkışlarla kesildiğini anımsıyorum. Alkışlanmanın, alkış toplamanın manyetik bir gücü olduğunu daha o yaşta çok iyi biliyorum. Babamla iftihar ettiğim, onun oğlu olmaktan övünç duyduğum doğrudur elbet. O kürsüye çıkıp, babamın yanında durup, bu alkışlardan pay almaya çalıştığım da olmuştur. Bunu yine de çıplak bir arsızlıkla yapmazdım sanıyorum. Çünkü bir çeşit gurur meselesi yapardım böyle şeyleri; bunların kendiliğinden olmasını isterdim. Her zaman fazla gururlu bir çocuk oldum. Aynı zamanda, çocukluğum ve ilk gençliğim boyunca üne, alkışa ve sevilmeye düşkün oldum. Bu düşkünlüğümün açgözlü bir hırstan farklı bir şey olduğunu belki o zamanlar da seziyor ama adlandıramıyordum.

(…) O günü iyi anımsıyorum. Kalabalık bir mitingti. Babam omuzlar üzerinde taşınıyordu. Böyle zamanlarda, yani babam omuzlar üzerine alındığında ya da yüksek kürsülere çıkıp kalabalıklara seslendiğinde, babam ile arama dünya giriyor, babam benden uzaklaşarak bambaşka biri oluyordu. Babamın oğlu olmanın güveninin dışına sürülüyorum. Belki bu uzaklaşmayı, yabancılaşmayı gidermek için olsa gerek, sürekli onun yanında, kolunun kanadının altında olmaya çalışıyorum.

Nitekim babamın o mitingde yaptığı konuşma sırasında da fazla ayak altında dolaşmış olmalıyım ki, çevresindekiler tarafından kürsüden uzaklaştırıldığımı derin bir kırgınlıkla anımsıyorum; bunun beni çok incitmiş olduğunu, babamın büsbütün elimden alınmış olduğu duygularına kapıldığımı anımsıyorum. İşte o gün, bu küskünlükle ve incinmiş gururumla boynu bükük oradan uzaklaştığımı, ama gene de Belediye Binası’nın yanındaki sokaktan rampaya çıkıp okulumun önünde, babamın çıktığı kürsünün tam üstündeki bir noktada tek başıma durup babama yönelen alkışları selamladığımı anımsıyorum. Tuhaf, sızılı, gizli, hırsızlama bir an. Kendi kendime kurduğum törensi bir oyun. Şimdi durup baktığımda, bu çocukça meydan okumanın temelinde kendime bir alan açma gayreti görüyorum. Dünya karşısında bir alan, bir tür yemin, belki bir antlaşma; dünyayla, var oluşumla, beni kıstıran, sıkıştıran birçok şeyle…

Gözü kürsüde olan kalabalığın görüş alanının yukarısındayım; ancak başını kaldırabilenler görebilir beni. Ama gene de o alkışları bana yönelmiş gibi kabul ediyor, üst üste eğilerek halkı selamlıyorum. Bir yanıyla komik bir sahne tabii; bir başkasının hayatında belki fazla büyütmeden geçiştirebileceği bir an… Ben geçiştiremiyorum. (…)

Mardin’den 2. Fotoğraf:

(…) “Babamın Diyarbakır Hapishanesi’nden çıktığı gün. Yüzlerce kişinin katıldığı büyük bir konvoy, daha Kızıltepe girişinde babamın önünü kesmiş, onu davullar zurnalarla karşılamış, yine eskisi gibi omuzlara almış, havalara kaldırmıştı. Büyük bir törenle girmiştik Mardin’e. O hapishanedeyken annemle ben her gün Diyarbakır’a gidip gelmiştik. Korkunç yaz sıcaklarında her gün o yolu gidip gelmek gerçek bir işkenceydi.

Kısa pantolonum, boynumda kelebek papyonum, başımda safari avcı şapkasıyla ben de onu karşılayanlar arasındayım. Bir turist çocuğu gibi yabani duruyorum o kalabalıkta. Belli ki bütün bunlar Ankara’dan alınmış bana. Başka bir fotoğraftaysa babamın elinden tutmuşum. Babam, beyaz keten takım elbise içinde ve başında ince hasır dokulu, hafif bir fötr şapka var. Saçlarını kazıtmışlar. Sıcak, çok sıcak.

Sonra eve geliyoruz. Evin caddeye bakan büyük salonundayız. Babamın çevresi bir sürü gazeteci tarafından sarılmış, onlar da doluşuyor salona; flaşlar patlıyor, sorular soruluyor, babamdan açıklama yapması bekleniyor. “Mardin olaylarını” başlatmakla suçlandığında, şiddetli böbrek sancısından evde yattığı, hatta ayağa bile kalkmakta zorlandığı herkesçe biliniyor. Söz konusu o gün, Süryanilerin bayramını kutlamak üzere gittiğimiz Deyrülzeferan’a bizimle gelemeyecek kadar hasta ve bitkin olduğunu ben de çok iyi anımsıyorum. Sonrasında atlı askerler, cemseler gelip evden yaka paça götürüyorlar onu. Hiç unutmadım. Barbar adımlarla evimizi ve çocukluğumu çiğneyen haksızlığın çizmelerini hiç unutmadım!

Aylar sonra salıverildi babam. Hem babama kavuşmuş olmaktan hem de gazeteci kalabalığından hoşnutum. Babamın yanında durmak istiyorum, hep yanında durmak istiyorum. Flaşlar patlarken onun yanında olmak, fotoğraflarda onunla birlikte görülmek istiyorum. Sonra, oradan da uzaklaştırılıyorum tabii. Babamın çevresi boşaltılıyor; yalnızca ben değil, herkes uzaklaştırılıyor; gazetecilerle ve sorularla baş başa kalıyor. Aynı küskünlükle uzaklaşıyorum oradan.

Fotoğrafta, babamın oturduğu koltuğun hemen yanı başında görülen camlı kapı benim odamın kapısı. Salona açılan bu kapının yanı sıra bir de arkada annemlerin yatak odasına açılan bir kapısı daha var. Büyük salondan diğerlerine geçip arkadan dolanıyor, odamın öteki kapısından fotoğrafta görülen camlı kapının ardına geliyorum. Hayır, kendimi oradan göstermek gibi bir arsızlık peşinde değilim. Böyle bir şeyin çiğlik olduğunu bilecek kadar akıllı, böyle bir şey yapmaya gönül indirmeyecek kadar gururuma düşkünüm. İstenin ben değil, babam olduğunu biliyorum. Öte yandan yaşadığım bu yenilgiyi bir türlü kendime yediremiyor olmalıyım ki mutlaka bir şeyler yapmak, varlığımı duyurmak istiyorum.

Sonunda o camlı kapının camına, beni “temsil etmesi” amacıyla okul defterimden kopardığım boş bir beyaz kâğıt asıyor, bütün gazetecileri atlatıyorum.

Fotoğraflar çekiliyor. Bütün fotoğraflarda babamın yanındaki kapının camında o boş, beyaz kâğıt görülüyor: Gizli Ben. Oradayım. Babamın yanı başında.

Kâğıdı öne sürüp kendimi geri çekmenin işaretinde, sonraki hayatıma ait bir metafor bulmak mümkün elbet. Görülmek uğruna, yıllardır o boş beyaz kâğıda yazıyorumdur belki de…

Her biten yazıdan sonra yeniden beyaz, boş bir sayfa oluyorum; bana ve yazıdaki benlere ilişkin söyleyecek sözlerimi çoğaltıyorum; bu kitapta da bitmedim, gelecek yazılara, kitaplara arttım. Hayat çok zengin, insanlar çok beklenmedik; kaldı ki şu anda kapanmamış bir hayatın ben’ini anlatıyorum.

Kaç yılın sayfasında kendimi arıyorum. O cama asılmış boş, beyaz kâğıt parçasından bu yana kaç sayfada göründüm, kayboldum. Sahi ey okur, beni hiç gördünüz mü?”

Murathan bu satırları 1996 senesinde yazmıştı. Üstüne binlerce sayfa yazdı; o fotoğraf karesinden sonra hiç boş kâğıt olmadı hayatında.

Mardin’de okuluna yakın tepenin üstündeki ilkokul öğrencisiyken “babasından çaldığı alkışları” ise fazlasıyla geri ödedi.

Murathan Mungan’ın onca metni arasından bu kesiti seçmem ise hem kendisini kendisinden okumanızı hem de 1962’de Mardin Olayları’nın görüldüğü mahkemede eğilip yerlerde ne aradığını soran hâkime: “Adalet arıyorum hâkim bey. Adalet yerlere düşmüş. Bulma ümidimiz var mıdır?” diyen babası ile tanışmanızı istemem; hem de bu ülkenin hâlâ suçsuz babalarının hapisten dönmesini bekleyen çocukların ülkesi olması…

 

İlgili İçerikler