İnsanları hayat listeleri üzerinden sosyalleştiren, birbirlerine ilham ve bilgi vermeyi amaçlarken, günlük planlarını da yapmalarını sağlayan yerli ve milli sosyal medya platformumuz Listnivo geçtiğimiz günlerde bana sordu; “Ayşe, Kanada’ya göçeli sekiz yıl, ‘Kanadalılaştıramadıklarımızdan mısınız?’ı yazalı altı yıl olmuş. Bize Kanadalılaştığın ve Kanadalılaşamadığın şeyleri sıralar mısın?”
“Memnuniyetle...” diyerek cevap veriyorum.
Kanadalılaşma listem şu:
- Hokey: Kanada’mızın ata sporu hokeyin çok iyi bir taraftarı oldum. Galatasaray’ımın yerini biraz Vancouver Canucks aldı diyebiliriz. Go Canucks Go!
- Doğa yürüyüşleri: Vancouver’a taşınmadan önce sanki hayatımda hiç yürümedim. Bilge ağaçların gölgesi altında, el değmemiş ormanların içinde, yumuşacık toprağı ayaklarımın altında hissederek olağanüstü manzaralara karşı yürümek benim için büyük terapi. Doğa yürüyüşleri ile ilgileniyorsanız “Yürümenin Felsefesi” yazımı okuyabilirsiniz.
- Kar küremek: Kanada’da herkes kendi evinin önünü temizliyor. Evinizin önünde kardan biri kayarak düşse sorumlusu siz oluyorsunuz. Bu nedenle, kar küremeye ve bu işlemi gerçekleştirebilmek için önden kol kası çalışmaya alıştım.
Kanadalılaşamama listem şu:
- Sağlık hizmetleri: Vancouver’da sağlık hizmetlerinin hâlâ bu kadar yavaş olmasına, aile doktoruna randevu almak için en az bir ay, uzman doktora randevu almak için en az altı ay, acile işimiz düştüğünde ise en az beş saat beklemeye alışamadım. Hızlı sağlık hizmeti almak için ancak ölüyor olmanız gerek.
- Sırada beklemek: Kasa sırası, banka sırası, herhangi bir sıra... Akmıyor kardeşim akmıyor. İnsanlar çok yavaş, her şey çok yavaş. Bana ayaklarımın ucundan başıma doğru bir titreme geliyor, istemsizce ağzımdan bir “Offff!” çıkıyor.
- Komşuluk ilişkileri: Vancouver’da komşuluk ilişkileri zayıf. Kimse kimseye selam vermiyor, “Merhaba” demiyor. Birbirimize “Pirincin var mı”, “Limonun var mı?” diye sorduğumuz ve hastalandığımda evime çorba getiren komşumun ve arkadaşlarımın Türk olmaları elbette tesadüf değil. Vancouver’da bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı yok.
Geçtiğimiz hafta yazdığım “Eski Türkiye’ye göçtüm. Küçük bir Yunan Adası’nda...” yazıma, içeriği “Eski Türkiye’ye özlem” konulu birçok mesaj gelince, Listnivo’ya sunduğum listede de komşuluk ilişkilerinden bahsedince aklıma 2019 yılının yağmurlu bir Vancouver gününde, Kanadalı okurlar için kaleme aldığım ve çocukluğumun Türkiye’sindeki komşuluk ilişkilerini anlattığım yazıyı paylaşmak geldi.
Bu hafta, orman yangınları, aşırı sıcaklar, İBB operasyonu derken, bize nefes aldırmayan Türkiye gündeminden, Vancouver’daki ilk yılıma, oradan da 1980’lerin Türkiye’sine, o zamanlar küçük bir Boğaz semti olan Çengelköy’e ışınlanıyoruz .
Yavru ayı ile karşılaşma
Vancouver’a taşındığım yaz, Mişka’yı gezdirirken, evimin karşı sokağında yavru ayı ile karşılaşıyorum. Bir anda iddialı bir koruma köpeği havasına giren ve aslında dünyanın en yumoş çikolata labradoru olan Mişka, yavru ayıya çılgın gibi havlamaya başlıyor. Ya bu ayı bize saldırırsa ya da daha fenası anası etraflardaysa ve bizi kovalarsa, diye panik oluyor, “Sus kızım Mişka, kardeş o ayı bak havlama” diye saçma sapan cümleler kurarak ve ayıya kendimi büyük göstermek için kollarımı iki yana açarak geri geri koşuyor ve ilk bulduğum şanslı Kanadalı’nın hanesine izinsiz dalıyorum.
Zarif bir kadın kapıyı açıyor, bana bir bardak su ikram ediyor, kalbim ağzımdan çıkmak üzereyken ayıların kış uykusu sürecinden, çöp toplama günlerinde ayıların şehre indiğinden filan bahsediyor. Dikkatimi çekiyor, kadın aşırı güler yüzlü ve yardımsever olsa da beni kapının eşiğinden bir adım dahi içeri sokmuyor. Biz olsak, hemen eve buyur eder, tansiyonunu ölçer, burnuna kolonya filan dayardık. Bir demli çayımızı ya da Türk kahvemizi ikram etmeden komşumuzu geri göndermezdik.
Kolonya, çay ve Türk kahvesi üçlemesi
Kolonya, çay ve Türk kahvesi üçlemesi beni çocukluğumun Çengelköy’üne götürüyor. Annem beni komşuya yollar, “Sor bakalım Nebahat Teyze’ne... Müsaitseler yarın çaya gelmek istiyoruz” derdi. O yıllarda cep telefonu yok tabii. Telefon tarifesi de pahalı. İletişim aracı olarak çocuklar kullanılıyor. Nebahat Teyze beni sevinçle karşılar, “Söyle annene, kapım her daim sizlere açık. Bekliyorum” derdi. Ben geri koşmaya hazırlanırken. “Bekle şekerini almayı unuttun!” diyerek, gümüş kâse içinde çok sevdiğim rengarenk akide şekerlerini ikram ederdi. Ertesi gün annem, bir eline meşhur elmalı tarçınlı kekini alır, diğer eliyle de elimi tutar, komşuya giderdik.
Her derde deva kolonya
Komşu bizi kolonya ile karşılardı. Bildiğiniz gibi, 80 derece alkollü ve güzel kokulu bu sıvı, Türk kültüründe her derde deva olarak görülür. Kanada’da fark ediyorum ki biz Türkler her karşılaşmada sarılıyor, öpüşüyor, tokalaşıyoruz. Kanada kültüründe asla ve kat’a yok böyle fazla samimiyet. Dolayısıyla misafire hem ferahlatsın hem de elleri dezenfekte etsin diye kolonya ikram etmek de yok. Çok amaçlı bu sıvıyı biz Türkler bir tek içmiyoruz. Bayılan ayılsın diye, ayılan iyice kendine gelsin diye kolonyaya başvuruyoruz. Hasta ziyaretine giderken kolonya götürüyoruz. Ateşi yükselenin bileklerini kolonyalı mendille ovuyoruz. Düşen çocuğun yarasına kolonya basıyoruz. Tuvaletlerimizde şık şişeler içinde her daim kolonya bulunduruyoruz. Dileyen güzel kokmak için sürüyor. Say say bitmez.
Çayın sıcaklığını önce avuçlarımızda, sonra kalbimizde hissederiz
Oh! Mis gibi limon kolonyası kokusu beni komşumuzun salonuna götürüyor yine... Annem ve komşu teyze muhabbet sırasında bir dilim kekin yanında, ben nasıl olduğunu anlamadan bardak bardak çay içmeyi becerirlerdi. Evet, Türkler galonla çay içer. Bir Türk’ün evinde mutlaka ocaktaki çaydanlığın dumanı tüter. Çay, herhangi bir bardaktan değil, çay içimi için özel üretilmiş ince belli bardaklardan içilir. Neden ince belli? Çünkü alt kısımdaki çay sıcaklığını korurken, üst kısım içilecek kıvama gelir. Çayın sıcaklığını önce avuçlarımızda, sonra kalbimizde hissederiz. Daha fazla içmek istemediğimizde, çay kaşığını tabağın kenarına koyarız. Bu “Yeter, kahveye hazırım” anlamına gelir. Çay için özel bardak tasarımı yapmış, işaret dili geliştirmiş bir milletiz, öyle düşünün. Yetmemiş, üstüne şarkılar, şiirler, hikayeler yazmışız. Aşık Veysel ne güzel demiş; “Benim sana verebileceğim çok şey yok aslında. Çay var içersen, ben var seversen, yol var gidersen..."
Falım fallansın
Çay faslı bittiğinde, bakır cezvede Türk kahvesi pişirilir. Kahve mutlaka eski aile yadigarı porselen fincanlardan içilir. O da bittiğinde fincan tabağın üstüne ters çevrilir, şöyle bir sallanır, “Falım fallansın” diyerek dilek tutulur, fincan tamamen soğduğunda ise kahvenin telvesinin yarattığı şekilleri yorumlayarak fal bakılır. Bu fal çoğunlukla yalandan olur. Elbette altıncı hissi çok kuvvetli insanlar da var. O sıralar bebek olan kardeşim, yetişkinliğinde o kişilerden biri olacak olsa da annem hiçbir zaman onlardan biri değildi. Sadece iyi bir hikâye anlatıcısıydı. Bekar olan Nebahat Teyze’ye her falda hayırlı bir kısmet görür, damat adayını boyuyla posuyla tarif eder, sonra da Nebahat Teyze’yi telli duvaklı gelin yapar ve görkemli bir düğünle evlendirirdi. O yıllarda Türkiye için yaşı geçkin bir gelin adayı olan Nebahat Teyze’nin her cümlede gözleri parlar, “Ağzından bal damlıyor komşucuğum” diyerek annemin fal bakma becerisine övgüler yağdırırdı.
İnsanlar yaşlanır, tabaklar çizilir ama tatlar hiç eskimez
Bir hafta sonra Nebahat Teyze annemin bıraktığı boş kek tabağına, kısır doldurup, kapıya gelirdi. Türk kültüründe komşuya boş elle gidilmez. Götürülen tabak yine boş iade edilmez. Kabalık olur. “Kokar, canları çeker” düşüncesiyle komşular için ekstra yemek pişirilir, bizim memlekette. Böylece tabaklar komşular arasında içlerine zeytinyağlıdan tatlıya, hamur işlerinden mezeye binbir lezzet konularak on yıllarca dönüp durur. İnsanlar yaşlanır, tabaklar çizilir ama tatlar hiç eskimez.
Nebahat Teyze’nin “Ay yok kalmayacağım, kapıdan uğradım” lafları, annemin kolundan kendisini eve çekmesiyle son bulur, kısırın yanında tekrar sonsuz çay sarmalına girilir ve yine muhabbet Türk kahvesi, kahve falı ve Nebahat Teyze’nin gelin olması ve büyük düğünü ile sonlandırılırdı.
Nebahat Teyze hiç evlenmedi. 50’li yaşlarının ortalarında, ani bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Kendisinden bir gün ses çıkmayınca, bakkaldan manava mahalleli merak edip kapıya dayandı ve cesedini buldu. Hayatı boyunca yalnız yaşayan bu kadının cenazesinde onlarca insan vardı. Onun ailesi, mahallesi ve komşularıydı.
En kötü günümüz böyle olsun
Komşuluk ilişkileri sadece çocukluğuma ait bir anı değil. Yıllar sonra iş hayatına başlayıp kendi evime taşındığımda, alt ve yan komşumla evlerimizdeki tek çeşit yemeklerimizi birleştirerek soframızı zenginleştirir, rakılarımızı doldurur, “En kötü günümüz böyle olsun” diyerek Boğaz’a karşı kadehlerimizi kaldırırdık. “En kötü günümüz böyle olsun”u daha sonra Kanadalı arkadaşlarıma açıklamaya kalktığımda, anlamakta zorlandılar. Onlara hakaret gibi geldi. Halbuki bu “Hayatımızın geri kalan günleri, bu güzel günden daha da güzel olsun” anlamına gelen bir dilek, şahane bir temenni.
Çay vardı içtim, yol vardı gittim
"Ev alma, komşu al.", "Komşu komşunun külüne muhtaçtır.", "Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır" şeklinde komşuluk üzerine muhteşem atasözlerimizin olması boşuna değil. Burnumun direği sızlıyor. Dünyanın öbür ucundan, özlemle anıyorum o günleri...
Çay vardı içtim, yol vardı gittim be Aşık Veysel...
Biraz uzağa gittim.


