Bazı kişiler vardır duruşuyla, karakteriyle çevresindekilere iyilik bulaştırır. Hele bir de böyle bir insanla gün boyu aynı ortamı paylaşıyorsanız şanslısınız demektir. Öte yandan paylaştığınız ortam, zamanla yarışanların gerilim yüklü atmosferinden oluşuyorsa, böyle bir kişinin varlığı daha da önemli olacaktır.
İşte gazeteci, çevirmen, yazar Hüseyin Aykol, böyle bir insandı. Ama ne yazık ki, yeni girdiğimiz 2026’nın başlangıcında, yılın ilk önemli kayıplarından biri olarak kayda geçti.
Fakat Aykol, sadece kişiliğiyle değil, sol siyasetteki duruşu ve mücadelesiyle de var olan bir kişilikti. Öyle ki, 70’ler sol hareketinin sosyal, siyasal tarihini temsil edenlerden biriydi.
Sessizdi, mütevaziydi. Muhatap olduğu kişinin kim olduğuna bakmaksızın karşısındakini değerli bulduğunu hissettiren bir tavır sergilerdi. Ama bunu kendini sevdirmek için yaptığı sanılmasın! Bu duruş, onun en önemli özelliklerinden biri olarak karakterinin yapı taşlarını oluşturuyordu.
Ama kendisiyle bir haftalık dergi ve bir günlük gazetede 4-5 yılı kapsayan bir çalışma ortamında bulunduğum halde, hangi okullardan mezun ve nereli olduğunu, hayatının ne kadarını siyasi tutuklu olarak hapishanelerde geçirdiğini tahmin etsem de nerede, nasıl, hangi tarihte sıralaması çerçevesinde bilmiyordum. Bu arada, yaşı çok genç olanlar bir hikayede ille de hapishane mi olmalı? diye sorabilirler!
Fakat 60’ların, 70’lerin, 80’lerin (elbette sonrasının da) gençliğinin yaşamını hapishanesiz düşünmek, yaşadığımız ülkenin en önemli gerçekliğini atlamak olur. Zira zamanın ruhundan kaçamayan toplumlar, yaşadıkları dönemin sorunsallarının, olanaklarının, olanaksızlıklarının ve dayatmalarının da bir parçasıdırlar.
Bir önceki paragrafa dönersek, Aykol’un hikayesini onu yitirdiğimiz bu günlerde daha detaylı öğrendim. Ama tam da ona yakışan bir geçmişle karşılaştım. Tıpkı yaşadığımız ülke gibi. Tıpkı parasız yatılı okullardan geçenlerin insanın içini cız ettiren çağrışımları gibi. Ezilmişlerin, yoksul çocuklarının gelecek devşirdiği parasız yatılılar aynı zamanda ülkenin önemli bir yüzü değil midir! Hem bu yatılılardan geçenlerin tasarladıkları gelecekte, herkes için daha güzel bir dünya istemeleri de bir tesadüf olmasa gerek.
Manisa (1952) doğumlu olan Aykol’un parasız yatılıyı kazanıp, ortaokul ve liseyi İzmir Maarif Koleji’nde bitirdikten sonra, Ankara Tıp Fakültesi’ni kazanması, orada iki yıl okuduktan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girip son sınıfa geldiğinde, sol siyasetteki konumu gereği cezaevine girmesi de, adeta dönemin parlak zekalarının kaçınılmaz kaderi gibi gözüküyor.
Öte yandan, sadece bir gazeteci olmayıp; Eğitim Üzerine (Seçilmiş makale ve söylevleri, N.K. Krupskaya’dan, 1979), Melek mi, Şeytan mı? (Stiglitz’den 2002) gibi çevirileri, Bizi Kimler Yönetiyor, Çerkes Ethem/ Gerçek Yaşam Öyküsü (2002) gibi birçok eserin sahibi olan Aykol’un entelektüel özelliklerinin ağır bastığını göstermekte yarar var.
Sistem güzellemeleri yaparak parıltılı mevki(ler) kazanma peşinde koşmayıp, duruşunu insan haklarından, ezilenlerden yana koyan Aykol’un kişiliği tabii ki bu tanımların üstünde yer alıyor. Öte yandan kişiliğinin de sergilediği tutumda belirleyici bir rolü olduğunu es geçmemek gerekiyor.
Hüseyin Aykol’la aynı gazete ve dergide çalıştığımız yıllar ise (90’ların ortaları) birçok anekdot içeriyor. Bunlardan en kalıcı olanı soyadımın azizliğine uğramamla ilgili ve beni hep gülümsetiyor.
Özgür basın bilindiği gibi başka mecraların görmezlikten geldiği olayları ön plana çıkarma misyonuna sahiptir. Söz konusu anekdot ise, içeriğini tam anımsamasam da (ekonomik kararlar ya da bir ihlal olabilir) haberin Ankara kör ve sağır başlığıyla ilgili. Tabii başlığın altındaki soyadımla. Öte yandan bir aksilik olduğunu da düşünmüyorum; ki, zaten yok.
İyi bir başlık attığım için hafif böbürlenmiyorum da diyemem. Neyse, sayfa çıktıları alınmış ve inceleniyor ve sonra (editoryal işleri de kotaran) Aykol geliyor yanıma (bir yandan da muzipçe gülüyor). Elinde kalem başlık ve soyadımı çember içine alarak “bak” diyor. “Ankara sağır ama sen de sağırsın!”
Şimdi bu küçük anekdotu, farklı bağlamlar ve farklı kişilerle ilintilendirip bir çok çıkarsama yapmak mümkün. Kibirli, cahil, kötücül bir yönetici örneğin, “bu ne dikkatsizlik! Soyadınla başlığın en önemli vurgusunu nasıl alt alta getiriyorsun” diye bas bas bağırabilir mesela. Yani öyle ki, küçük şeyler yoluyla onlarca kalp kırılıp, dolup taşan anksiyeteler, depresyonlar yaratılabilir. Çalışma hayatı gibi zorunlu olunan iş ortamları, güç hiyerarşisi yoluyla kansız cinayetlerin işlendiği yerlerdir de aynı zamanda. Tabii iyilik ve kötülüğün de en kristalize olduğu yerler.
Gücün arka planda kalıp ya da kendini göstermediği yerler vardır bir de. Ama yine de daha hızlı ve başarılı olanın ön plana çıktığı. Yani öyle ki, gergin yerlerdir iş ortamları, çoğu kez soğuk rüzgarlar eser. Rekabet vardır bir de, -iyi bir şey için de olsa- arda kalanı inciten.
Ama bir de gerçekten iyi insanlar vardır. Tüm bu hırslardan arınmış biri olarak etrafına ferahlık sağlayan. Hüseyin Aykol da böyle biriydi. Varlığıyla küçük-büyük çatışma ve rekabetleri geçersiz kılıp, yanındakilere güven ve huzur veren biri.
İşte, güzel ve iyi insanlar sessizce tek tek gidiyor böyle.
Ülke ise hep aynı, hep daha da karmaşık.
İyilerin üstesinden gelmeye yemin etmişçesine daha da bilenmiş.


