Hayatın akışında bazen sapmalarla karşılaşır insan. Ama sapma denilince akla bilimsel araştırmalara konu olacak aksaklıklar gelmesin sakın! Sıradan, küçük, olağan sapmalar. Olağan akışın sıra dışı yaramazlıkları olarak görmenin de mümkün olduğu ama akışın devamını sağlayan sapmalar.
Zaten her şeyin hiç değişmeden aynı şekilde uzun süre devam etmesi halinde, kişi farkındalığını yitirecek, etrafını tek renge indirgeyerek kendisini de donuk bir dünyaya hapsedecektir.
Ama bir de hayatın olağan akışı vardır. Sorun da –belki- bu olağan akış gerçekleşmediğinde başlar. Öyle ki bir filmin de bir sanat eserinin de edebiyatın da şiirin de bir olağan akışı olmalı. Yani kendi içinde bir bütünlük arz etmeli ki, görmek ve anlamak mümkün olabilsin.
Hem yazılı olmayan bir hukuk maddesi de değil midir bu olağan akış! Mahkeme salonlarında, savunma avukatlarının neredeyse kesin kanıt (elbette kanıtları da göstererek) niyetine, mahkeme heyetine doğru “efendim, bu hayatın doğal akışına ters!” diye seslenmeleri mesela. Bu da hayatın doğal akışının ne denli önemli olduğunun sadece küçük bir göstergesi sadece.
Tabii, tüm bunları normal zaman-mekân ilişkisine ait betimlemeler olarak görmek ve anlamak gerekiyor. Hayat olağan akmaya devam ettiği sürece yani. İnat edip, akmasa da sorun yok aslında. En azından bir yerlerde takılmıştır sonra yine akarak görevini yapacaktır nasılsa.
Asıl mesele, yaşadığımız topraklarda epeydir normal akışın sözünü bile edemeyecek durumda olmakla başlıyor. Ne bir olağan akış ne de bir hayat görememekten.
Diyelim, bunu geçtik; olayların değerlendirilmesine yönelik asgari düzeyde bile mantık ve muhakeme olmasın mı!
Hadi, bunu da geçelim.
Ya, kamusal bir davada hak yiyen tarafın, hakkı yenilen tarafa yönelik verdiği ahlak ve etik dersi!
Pes doğrusu!
Önceki gün gerçekleşen Bayrampaşa Belediye Meclisi seçimleri, tam da (hatta fazlasıyla) böyle bir farsa sahne oldu.
Bilindiği gibi bu dava, kayyım tarafından el konulan belediye başkanlığı hikâyesiyle başlıyor. Ardından da sonuçlarının kabul edilmediği meclis seçimleri sonucu tekrar seçime gidildikten sonra, başa baş gelen iki aday arasında kura çekilmesi ve bu kuranın da kabul edilmeyip, mahkeme kararıyla tekrar seçim yapılmasıyla.
Tam da burada, sonucunun kabul edilmeyerek mahkemeye taşınması, mizahi bir şaşkınlığa neden oldu (mizahçılar için bol malzeme sunduğuna kuşku yok). Ama daha da ötesi, önceki gün yapılan seçimle gerçekleşti ve mizahi olana bu sefer de trajik olan eklendi.
Zaten tüm bu olanları; normal/anormal akış, olağanüstü ya da olağan çerçevesinden değerlendirmek hata olur.
İstenilen sonucun elde edilmesi için sudan gerekçelerle öncekileri reddedip, defalarca defalarca aynı seçimi yaptıran tarafın, sonra da başardığını sanması.
Sonra da bu başarının büyük sevincini kutlaması.
Nasıl bir şeydir!?
Ya, oylama sürecinde sarf edilen sözler. Her istedikleri sonucu elde edemeyen tarafın, hakkı yenilen tarafa büyük bir hışımla karşı çıkıp inanarak ve öfkeyle “hırsızlar…” diye bağırması.
Kişi bir yönetimden yana olabilir ya da karşı çıkabilir. Bu anlaşılır bir şeydir. Ama istediği sonucu almak için seçimi sürekli tekrarlayan taraftaki kişinin/kişilerin karşı tarafla cebelleşirken büyük bir şevkle “hırsızlar” diye bağırmasının üzerinde gerçekten durulması gerekir. Üstelik de hırsızlıkla suçlananların hırsızlığa kurban gittiği gerçeği ortadayken.
Kişi hangi taraftan olursa olsun, baştan hakkı büyük yenmiş tarafı görmek ve anlamak şeklinde programlanmıştır. Doğanın dengelediği bu hassas teraziyle… Öyle ki karşısındakini zorlarken yine de kendi kişisel etik sınırlarının dışına çıkmamak için özen gösterir.
Hatta kuşlar, böcekler, çiçekler… bile.


