Ezilmişlik olgusu ve kavramı, yüz yıllardır insanlık tarihinin başat konularından biri olması itibarıyla, bir olayla bağlantılı olarak her gündeme geldiğinde otomatikman çığlıkları da beraberinde getirmekte. Tam da burada olayın ne olduğuna, failin kim olduğuna bakılmaksızın toplumsal hafıza harekete geçer.
Toplumsal tarih, yok sayılanların, ezilenlerin, hakları çiğnenenlerin, bir hayat boyu gün yüzü gösterilmeyenlerin mezarlıklarıyla çevrelenmiştir.
Tam da bu mezarlıklarda kadınların insanca yaşayamadıkları hayatlarının iniltileri duyulmaktadır.
İşte bu katı gerçekliktir ki içinde kadın sözcüğü olan her olayın ayrıntılarını es geçerek, kadını ne olursa olsun kucaklama isteğiyle birlikte o olayın içinden çıkarmaya yönelik hızlı refleksleri harekete geçirmekte.
Yaşadığımız hayatla birlikte içinde yaşadığımız ülkenin bu reflekse ve aciliyete ihtiyacı var çünkü. Öyle ki her ay en az 30-40 kadın, sistemle özdeşleşmiş zihniyet taşıyan erkekler tarafından hayata veda ediyorlar.
Bu arada ataerkil kodların yarattığı erkek ve kadını çevreleyen kültürel atmosferi de göz önünde bulundurarak, başta ataerkil kodlar olmak üzere, bu katliamın psikolojik, sosyolojik, ekonomik anlamda çoklu nedenleri var.
Bu bağlamda bir erkeğin kadına yönelik zorbalığının altında yatan cüretin gücünü sistemden aldığını söylemeye gerek var mı (?)
Bu uzun girizgahın son günlerde X platformunda dönen taciz ifşaları ve Mine Söğüt’ün “Kadının beyanı ve insanlık evhamı” başlıklı yazısıyla ilintilenmesi gerekiyor.
Söğüt’ün bu yazısına yönelik ‘kadın düşmanlığı’ yaptığı şeklinde özetlenebilecek tartışma ve eleştirileri okuduğumda, açıkçası “Vay be! Mine Söğüt’ten bunu hiç beklemezdim” türünden bir tepki gösterdim.
Ama belirteyim, yazısını okumamıştım henüz.
Yine belirteyim ki okumak için sayfayı açtığımda “bir sahtekâra daha şahit olacağım” diye hafif bir hoşnutluk bile yaşamıştım.
Fakat, hey hat!
Söğüt’ün yazısında onu X’te yerden yere vuranların ifadesini hak edecek hiçbir cümle, satır araları, ima, serzeniş yoktu!
Sonra “ben mi göremiyorum” sanısına kapılıp, tekrar tekrar okudum.
Ama doğruya doğru işte. Yoktu.
Yani yok!
Bir metin analizi yaptım; Söğüt’ün metni, günlük sosyal yaşamda iç içe geçmiş, içinde irili ufaklı taciz vs. gibi olayların ötesine geçerek, olguya geniş bir perspektiften bakan biraz da deneysel bir yazıydı.
Yazı, dile gelen somut bir olaya yönelik olmadığı gibi, mağdurluk karşısında otomatikman harekete geçen reflekslerin neden olduğu linç kültürünü eleştiriyordu.
Düşmana karşı zafer kazansak bile onlara, onların bize yaptıklarının aynısını yapmayalım türünden bir yazı olarak okudum Söğüt’ün yazısını.
İyi bir okuyucu ve yazar olarak da yanlış okuduğumu sanmıyorum.
Bu durumda, gereksiz bir hezeyan yaratmak niye!
Unutmayalım ki, haklı olmak, doğru olmak anlamına gelmiyor.
Hele hele birilerine karşı haksızlık yapmaya hiç!


