Yaşı uygun olanlar hatırlar sanırım, bir zamanlar Kopenhag Kriterlerine uyacak mıyız, uymayacak mıyız diye heyecanlı günler geçirmiştik. Yıl 1999’du, Türkiye Avrupa Birliği'nin aday üyesi olarak kabul edilmiş ve bu tüm ülkede büyük sevinç ve heyecan uyandırmıştı (Diyarbakır’da davul zurnayla halay çekildiğini okumuştum mesela). Artık iş Kopenhag Kriterlerine uyum sağlamaktan ibaretti. Bunu da yaptığımızda her şey güllük gülistanlık olacaktı.
Kopenhag Kriterleri bakımından bizden beklenenler şunlardı: düzgün işleyen bir demokrasi kuracağız, hukukun üstünlüğünü gerçekten hayata geçireceğiz, insan ve azınlık haklarını koruyacağız. Ekonominin piyasa mantığıyla işlemesi, rekabete dayanabilecek bir yapıya kavuşması ve bütün bu kuralları uygulayabilecek bir devlet kapasitesinin oluşması da gerekiyordu. Yani mesele sadece birkaç reform yapmak değil, ülkeyi baştan aşağı bu kurallarla uyumlu hale getirmekti.
Türkiye bu doğrultuda ilerlemeye kararlı görünüyordu. Peş peşe çıkarılan uyum paketleriyle idam cezası kaldırılmış, temel hak ve özgürlükler genişletilmiş, sivil-asker ilişkileri yeniden düzenlenmişti. O günlerin havasını hatırlayanlar bilir, “bu iş olacak galiba” duygusu iyice güçlenmişti. Ama bu hava uzun sürmemiş, Kıbrıs meselesi, bazı Avrupa ülkelerinin açık ya da örtük itirazları derken yavaşlamıştı. 2006’dan de itibaren başlıklar birer birer askıya alınmış ve işler iyice tıkanmaya başlamıştı. Tam o noktada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın o meşhur çıkışı geldi: Gerekirse Kopenhag Kriterlerini bir kenara bırakır, “Ankara kriterleriyle” yolumuza devam ederiz.
“Eyvah!” demiştim, “Ankara kriterleri uygulanacaksa yandı gülüm keten helva!” Benim anladığım kadarıyla “Ankara kriterleri,” yurttaşı değil devleti önceleyen bir düzeni tarif ediyordu. Yurttaşın hakları, devletin nizamına uyduğu ölçüde vardı; o çizginin aşıldığı düşünüldüğünde ise sert ve caydırıcı bir müdahale devreye giriyordu. Bu nedenle ortada klasik anlamda bir yurttaş-devlet ilişkisi yoktu, daha çok bir imparatorluk ile tebaası arasındaki ilişkiyi andırıyordu bu. Şeklen kuvvetler ayrılığı varmış gibi görünse de özellikle kriz anlarında bu ayrım hızla siliniyor ve kuvvetler birliği kendini açıkça hissettiriyordu. Yasama organı bile “yüce devlet” karşısında sınırlı bir alan içinde hareket edebiliyor, yargı da hem gelip geçici iktidarların hem de onların ötesinde duran kadim devlet anlayışının etkisi altında işliyordu. Kısacası “Ankara kriterleri,” devletin sınırlarını değil, yurttaşın sınırlarını çizen bir düzeni anlatıyordu.
Bu düzeni örgütlenme ve ifade hürriyetinden insan ve yurttaş haklarına kadar pek çok alanda tek tek göstermek mümkün. Her başlık kendi içinde ayrı bir hikâye anlatır. Ama nihayetinde iş dönüp dolaşıp mahkemeye geldiğine göre, en berrak tabloyu da orada görmek gerekir. O yüzden belki de en doğrusu, uzun uzun genel tespitler yapmak yerine, cumhuriyetimizin onuncu, on beşinci ve otuzuncu yıllarından bazı yargı örneklerine yakından bakmak.
Dava 1: 1933 Bursa Olayları
1932’de alınan bir kararla ezanın Türkçe okunması kararlaştırılmış, Diyanet İşleri Reisliği de bu talimatı bütün camilere iletmişti. Anadolu topraklarında bin yılı aşkın süredir Arapça okunan ezanın “bir gece ansızın” alınan kararla Türkçe okunmaya başlanması, tahmin edileceği gibi, tepkilere yol açmıştı. Bu tepkiler kimi yerlerde sessiz bir huzursuzluk olarak kalmış, kimi yerlerde açık itirazlara dönüşmüştü. Bazı müezzinler Türkçe ezan okumayı reddetmiş ya da göreve gelmemiş, yer yer şikâyetler, dilekçeler, yer yer de küçük çaplı gösteriler görülmüştü. Devletin tepkisi ise hızlı ve kesin olmuş, karara uymayanlar hakkında soruşturmalar açılmış, görevden alınanlar olmuş ve mesele bir “rejim” sorunu olarak ele alınmıştı. Yani ortada sadece bir ezan dili meselesi yoktu; asıl mesele, bazı “haddini bilmez” yurttaşların devletin (yoksa bir kişinin mi?) belirlediği bir karara itiraz etmesiydi. Devlet de böyle durumlarda had bildirmeyi ihmal etmezdi zaten.
Had bildirmenin görünür hale geldiği yerlerden biri Bursa’ydı. 1 Şubat 1933’te Ulu Cami’de, Türkçe ezan okumak istemeyen müezzinin yerine cemaatten Topal Halil ezanı Arapça okumuş, bir sivil polisin müdahalesiyle ortam gerilmiş, cemaatten bir grup sloganlar ve tekbir sesleriyle yürüyüşe geçmiş, kalabalık kısa sürede büyüyerek Evkaf Müdürlüğü ve Vilayet önüne kadar ilerlemiş, valiyle görüşmek üzere vilayet basamaklarına oturarak beklemeye başlamış, polis de gruptan bazı kişileri gözaltına almıştı.
Olayların ardından başlatılan soruşturma kısa sürede adli bir süreç olmaktan çıkıp idari ve siyasi müdahalelerin belirleyici olduğu bir çizgiye kaymıştı. İlk aşamada gözaltına alınan bazı kişiler, yerel mahkeme tarafından serbest bırakılmıştı. Bu kararının ardından (geleceğe kötü bir gelenek bırakarak) mahkeme hâkimi ve savcısı görevden uzaklaştırılmış, yargılamanın bağımsız seyri fiilen sona erdirilmişti.
Atanan yeni heyet sanıkları tekrar tutuklamış, suçun vasfı değiştirilerek önceki aşamada “kamu düzenini bozma” gibi daha sınırlı bir çerçevede değerlendirilen olay, ikinci aşamada “rejim aleyhtarlığı” ve “devlet otoritesine karşı gelme” başlıkları altında ele alınmıştı. Yeni heyet böylece somut bir fiili değil, bu fiilin temsil ettiği anlamı yargılıyordu.
Sonuçta beş sanığın ikişer yıl, yedi sanığın birer yıl, diğer yedi sanığın da beşer ay ağır hapis cezasına çarptırılmaları, ezanı Arapça okumayı değil, devlete itirazı cezalandırıyordu.
Ortada bir mahkeme vardı; ama kararın başka yerde alındığı belliydi.
Dava 2: 1938 Nâzım Hikmet Davaları (Harp Okulu ve Donanma Davaları)
Nâzım Hikmet 1938’de açılan ve birbirini izleyen Harp Okulu ve Donanma davalarıyla yargılanmıştı. Suçlama, askeri öğrencileri ve deniz erlerini “isyana teşvik”ti. Ancak bu teşvikin dayanağı, doğrudan bir örgütlenme ya da eylem değil, daha çok şiirler ve kitaplardı.
1937 yazında, İpek Sineması’nda Nâzım Hikmet’in yanına bir Harp Okulu öğrencisi gelmişti. Nâzım bu karşılaşmayı daha sonra mahkemede şöyle anlatmıştı: “Bu genç beni sinema holünde görüp yanıma geldi. Kuleli'den beri yazılarımı okuduğunu, bana hayran olduğunu söyledi. (...) Okuldaki arkadaşlarının da beni sevdiklerini söyledi… Teşekkür ettim, başımdan savmak için, ‘Hadi sana güle güle, içerde işim var,’ dedim. Gitmedi, bana, ‘Nâzım Bey, ben polis filan değilim,’ dedi. ‘Sizin fikirlerinizi beğeniyorum, daha etraflı öğrenmek istiyorum, yararlanmak için...’ Bu konuşmadan daha çok şüphelendim, holden ayrıldım, içeri girince polis müdüriyetine telefon ederek, resmi askeri elbise giydirip polisleri peşime düşürmemelerini söyledim.”
Devamlı polis takibi altında olmanın gerilimi içindeki şairin bu telefonu polisi harekete geçirmiş, söz konusu genç içeri alınıp “işe yarayacak” şekilde ifade vermesi “sağlanmıştı.” Ardından da Nâzım Hikmet gözaltına alınmış, iki günlük sorgusundan sonra tutuklanmıştı.
Yargılama sürecinde somut bir örgütlenme, plan ya da isyan girişimi ortaya konulamadı. Buna karşılık Nâzım Hikmet’in şiirleri, kitapları ve askeri öğrencilerle kurduğu iddia edilen temaslar “isyana teşvik” suçunun temelini oluşturuyordu.
Duruşmalarda dinlenen tanıklar, çoğunlukla Nâzım’ın eserlerini okuduklarını ve bu fikirlerden etkilendiklerini ifade ettiler. Ancak bu beyanlar doğrudan bir eylem çağrısını değil, bir düşünsel etkilenmeyi gösteriyordu. Nâzım’a sinemada sokulan öğrenci davanın kilit isimlerindendi, polis sorgusunda Nâzım Hikmet’in kendisine “köylü erata komünizmi öğretin” dediğini ileri sürmüş, ancak mahkemede baskı altında alındığını söyleyerek ifadesini geri çekmişti. Buna rağmen mahkeme, geri çekilen ifadeyi geçersiz saymak yerine, davanın genel çerçevesi içinde değerlendirmeyi tercih etmişti.
Savunmasında Nâzım Hikmet, komünizmin birkaç kişiye telkinle yayılacak bir ideoloji olmadığını, böyle bir faaliyetin bireysel temaslarla yürütülemeyeceğini, zaten iddianamede bir parti faaliyetinden de söz edilmediğini vurgulamıştı. Ancak mahkeme kararında bu ayrım etkili olmamış, Harp Okulu davasında verilen ceza, Donanma davasıyla birlikte ele alınıp artırılarak Nâzım Hikmet toplam 28 yıl 4 ay hapis cezası verilmişti. Nâzım Hikmet Demokrat Partinin ilk yıllarında çıkarılan genel afla tahliye edilene kadar on üç yıl hapiste kaldı. Bu sonuç, işlendiği iddia edilen bir fiile verilmiş orantılı bir cezadan çok, ortadan kaldırılmak istenen bir düşünsel etkinin büyüklüğüne göre verilmiş bir mahkûmiyetti.
Yargılama, suçu tespit etmekten çok, bir ihtimali cezalandırmak için kurulmuştu.
Nazım Hikmet duruşmada
Dava 3: 1954-60 Metin Toker Davaları
Metin Toker, Demokrat Parti döneminde yayınlanan Akis dergisinin sahibi ve başyazarı olarak, özellikle iktidara yönelttiği sert eleştiriler nedeniyle defalarca yargılanmıştı. Bu davalar 1954’te Akis’in yayınlanmaya başlamasıyla birlikte başlamış ve özellikle 1954-1960 arasında art arda açılan çok sayıda dava halinde ilerlemişti. Davaların büyük kısmı “hükümete hakaret,” “devlet büyüklerini tahkir” ya da “halkı yanıltıcı yayın yapmak” gibi (çok tanıdık) suçlamalara dayanıyordu. Bir yazı nedeniyle hakkında soruşturma açılıyor, dava sürerken başka bir yazı yüzünden yeni bir dava daha devreye giriyordu. Böylece yargılama tekil bir olay olmaktan çıkıp süreklilik kazanan bir baskı aracına dönüşmüş, Toker de bu süreçte defalarca mahkeme önüne çıkmış, kimi zaman hapis cezaları alarak cezaevine girmişti.
Toker hakkında açılan davalar belirli bir kalıp içinde ilerliyordu: Akis’te yayınlanan yazı üzerine savcılık soruşturma başlatılıyor, kısa süre içinde iddianame hazırlanıyor ve dava açılıyordu. Ancak bu dava henüz sonuçlanmadan, başka bir yazı nedeniyle yeni bir soruşturma daha devreye giriyor, böylece Toker aynı anda birden fazla dosyada yargılanır hale geliyordu. Bu da fiilen bir oto-sansür mekanizması yaratıyordu. Mahkeme yalnızca hüküm veren bir yer değil, aynı zamanda sınır çizen bir araç haline gelmişti. Bu sınırlar da hukuki ölçütlerden çok siyasal hassasiyetlere göre belirleniyordu.
Davaların dayandığı suçlamalar geniş şekilde yorumlanmaya açıktı. “Hükümete hakaret” ya da “devlet büyüklerini tahkir” gibi (yine çok tanıdık) başlıklar, somut ve sınırları net çizilmiş suç tanımlarından çok, yoruma açık alanlar yaratıyordu. Bu durum mahkemeye geniş bir takdir alanı sağlıyor, hangi ifadenin suç sayılacağı büyük ölçüde heyetin değerlendirmesine bırakılıyordu.
Duruşmaların seyri de bu yapıyı pekiştiriyordu. Davalar sık aralıklarla görülüyor, her yeni dava Toker’i yeniden mahkeme önüne çıkarıyordu. Bazı davalar hapis cezasıyla sonuçlanırken, bazıları para cezası ya da erteleme kararlarıyla bitiyordu. Ancak sonuçtan bağımsız olarak, yargılama sürecinin kendisi sürekli bir belirsizlik ve baskı üretiyordu.
Toker’in cezaevine girip çıktığı dönemler, yargılamanın yalnızca hukuki bir değerlendirme olmadığını, aynı zamanda caydırıcı bir araç olarak işlediğini gösteriyordu. Her yeni yazı, yeni bir dava ihtimalini beraberinde getiriyor; bu da yalnızca Toker için değil, basın dünyasının geneli için bir sınır çiziyordu.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, mahkemenin yalnızca hüküm veren bir merci olmadığını, aynı zamanda davranışları düzenleyen ve sınırları belirleyen bir mekanizma olarak işlediğini gösteriyordu.
Burada ceza, hükümde değil, yargılamanın kendisindeydi.
Metin Toker
Sonsöz yerine
Bu üç vaka birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo bir kopuştan çok sürekliliğe işaret ediyor. İsimler değişiyor, dönemler değişiyor, hatta anayasa bile değişiyor; ama devletin yurttaşla kurduğu ilişki aynı kalıyor. Hukuk var, mahkeme var, dava var… ama neyin suç sayılacağı rejimin ihtiyaçlarına göre belirleniyor, bazen davranış, bazen niyet, bazen de gelecekte tehlikeli olma ihtimali cezalandırılıyor. Bursa’da karar mahkeme salonunun dışında veriliyor, Nâzım Hikmet davasında bir ihtimal cezalandırılıyor, Metin Toker örneğinde ise yargılama sürecinin kendisi cezaya dönüşüyor.
Belki de bu yüzden “Ankara kriterleri” dediğimiz şey yeni bir icat değil. Daha çok, farklı dönemlerde farklı biçimler alarak karşımıza çıkan köklü bir alışkanlık. Rejimin kendini tehdit altında hissettiği anda, hukukun sınırlarının yeniden çizildiği bir gelenek.
Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü bu çizgiler asla sabit değil. Bugün suç olmayan yarın suç haline gelebiliyor; bugün mümkün olan yarın imkânsızlaşıyor. Yurttaş, hukukun koruduğu bir özne olmaktan çok, sınırları sürekli yeniden belirlenen bir alana hapsediliyor.
Bazen yaşadıklarımızı kendi zamanımıza özgü sanıyoruz. Oysa mesele tek tek dönemlerden ibaret değil; tekrar eden bir düzenle karşı karşıyayız.
Bu bir fasit daire. Bir türlü içinden çıkamadığımız…
Ben de bu yüzden en taze yargı örnekleri veremiyorum.
Malum… Ankara kriterleri.


