Haddini bilmeyenler!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Haddini bilmeyenler!

Sultan-tebaa ilişkisi içinde yetişmiş Kâtip Çelebi eğer günümüzün bir âlimi olsaydı mutlaka şöyle derdi: Dünyanın yeni düzeni ancak halkın haddini aşmasıyla kurulabilir, işte bu kadar!

Haddini bilmeyenler!

“Haddini bil” Türkçede basitçe “sınırlarını bil” değil, bir tür aşağılama da içeren, “senin bu konuda fikir beyan etmeye ya da itiraz etmeye konumun uygun değil” anlamına geliyor.

Genellikle üst konumdan “alt” konuma yöneltiliyor. Toplumsal statüde kendini üstün gören biri (genellikle erkek), kendinden daha “düşük” veya kendisiyle “eşit olmadığını” düşündüğü birine (örneğin kadınlara, çocuklara ya da ezilen sınıflardan insanlara, ya da bir devletin yüksek katından alt katta olduğu düşünülen birine) hiddet tonuyla böyle sesleniyor. Muhatabı olan kişinin toplumsal hiyerarşi içindeki “düşük yerini” hatırlatıyor, ona sınır koyuyor.

Özellikle kadınlara karşı kullanıldığında, toplumsal cinsiyet rollerini bire bir yansıtıyor. Bir kadına “haddini bil” demek, “kadın olarak yerini bil” demek. Sık sık “elinin hamuru”yla dönüşümlü kullanılıyor. Öyle ya bütün işler “erkek işi!”

“Haddini bil” sözü adil ve eşitlikçi insan ilişkilerinin önünde bir bariyer gibi duruyor!

* * *

Muhammed el-Buazizi her zamanki gibi sabahın köründe evinden çıktı. Dört bisiklet tekerlekli tezgâhını ite ite şehrin her zaman durduğu köşe başına ulaştığında güneş epey yükselmişti. Karısının verdiği temiz bezi kullanarak meyvelerini parlatmaya ve güzelce yerleştirmeye başladı. Elmalar şuraya, muz bu köşeye, portakallar öte yana. Her şey hazır olduğunda arada bir “Taze meyveleeer!” diye bağırarak müşterilerini beklemeye başladı. İnşallah dünkü gibi evine pek az kazançla dönmeyecekti bugün!

Ama daha ilk müşterisini selamlama fırsatını bile bulamadan belediye zabıtalarının geldiğini gördü. Arabasını ardından sürükleyerek kaçamayacağını biliyordu, durup endişeyle bekledi. Belki insaf sahibidirler, kim bilir diye düşündü.

Ama insaflı değildiler, arabasına ve mallarına el koydular, yalvarıp yakarmalarından sıkılıp bir de tokat attılar. Muhammed ekmek teknesini kaybetmeyi kaldıramazdı. Valiliğe gidip hakkını arayacaktı, adil insanlar vardı muhakkak bir yerde.

Ama valilikte böyle insanlar yoktu! İçeri bile giremeyen Muhammed’in artık yapabileceği başka bir şey kalmamıştı. Yavaşça yokuşun başındaki benzinliğe gidip bir bidon benzin aldıktan sonra valiliğe geri döndü.

* * *

Tunus’un Sidi Buzid kentinde yaşayan 26 yaşındaki Muhammed el-Buazizi 17 Aralık 2010’da valilik önünde kendini ateşe vererek ağır yaralandı ve 4 Ocak 2011’de hastanede öldü.

Buazizi’nin kendini ateşe vermesi, gençler ve kent yoksulları arasında büyük bir öfke uyandırdı, valilik önünde toplanan kalabalık giderek büyüdü ve Tunus’un bütün şehirlerine yayıldı. Tunus Cumhurbaşkanı Zeynelabidin bin Ali 14 Ocak 2011’de ülkeyi terk ederek Suudi Arabistan’a kaçtı. Muhammed’in ölümünden sonra iktidarda on gün kalabilmişti.

Arap Baharı böyle başladı!

Zeynelabidin’den bir ay sonra (11 Şubat 2011) Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek; on ay sonra (20 Ekim 2011) Libya lideri Muammer Kaddafi; bir yıl sonra (27 Şubat 2012) Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih devrildi.

Bir seyyar satıcı haddini aşmış, dört cumhurbaşkanı devrilmişti!

Yüksek mevkilerde bulunanların “had bilmezlerden” neden hoşlanmadıklarını anlıyor insan!

* * *

“Had bilmeme” durumunun tek bir kişinin cesur eylemiyle başlayıp büyük toplumsal hareketlere dönüşebildiği başka örnekler de var. Bunların bir çoğu Muhammed Buazizi doğmadan önce ortaya çıkmış, Muhammed hiçbirinin adını duymamıştı bile.

Rosa Parks (ABD): 1955’te Alabama’da bir otobüste, beyaz bir yolcuya yer vermeyi reddeden siyahi bir kadın olarak ayrımcı düzene karşı basit ama güçlü bir “hayır” dedi. Bu bireysel itaatsizlik, Montgomery Otobüs Boykotu’nu başlattı ve ABD Sivil Haklar Hareketi’nin sembol eylemlerinden biri oldu.

Emmeline Pankhurst (Birleşik Krallık): Kadınların oy hakkı için mücadele etti ve kadınların “yerini bilmesi” gerektiğini savunan Victoria dönemi İngiltere’sine karşı cesurca direndi. Açlık grevleri ve sivil itaatsizlik eylemleriyle kadınların oy hakkını kazanmasında öncü bir rol oynadı.

Mohandas Gandhi (Hindistan): İngiliz sömürge yönetiminin tuz vergisine karşı  başlattığı yürüyüş, hızla kitlesel bir itaatsizliğe dönüştü. Gandhi’nin “had bilmemesi,” Hindistan’ın bağımsızlık hareketinin dönüm noktalarından biri oldu.

Greta Thunberg (İsveç): İklim değişikliğine karşı okulunu asarak İsveç parlamentosu önünde tek başına protesto gösterisi yapan genç aktivist, kısa sürede küresel iklim hareketinin öncüsü haline geldi.

Bu isimler, dünyadan sadece birkaç örnek insana ait. Aslında insanlığın çeşitli dönemlerinde kendilerine çizilen sınırları aşarak, toplumsal değişim için mücadele etmiş ve bu uğurda büyük bedeller ödemiş insanların kaydını tutmak bile imkânsız. O kadar çoklar!

* * *

Şimdi Türkiye’ye, “hadlerini bilmedikleri” için hapsedilen bazı insanlara çevirelim bakışlarımızı. (Aslında Türkiye’de hapiste olmayan birçok “had bilmez” var, ama ne olur ne olmaz diyerek onlardan söz etmeyeceğim!)

Osman Kavala bir sakin güç. Gösterişten uzak etkili bir duruşu var, telaşsız ve sabırlı bir tutumla hareket eden, baskı yerine iknayı ve saygı göstererek kazanmayı hedefleyen, konuşurken bağırmaya gerek duymayan, krizleri paniğe kapılmadan yönetebilen bir insan. Tek tek güncel olaylara bireysel tavırlar almak yerine bu tavrın kurumlarının yaratılmasıyla ilgili. 1983’te yayıncılık faaliyeti yoluyla, Türkiye’nin demokratikleşme ve sivilleşmesine hizmet etmek üzere İletişim Yayınları’nın kuruluşuna katıldı. 2002’de sanatın değişik alanlarından, iş dünyasından ve sivil toplumdan kişilerle birlikte, sanatı İstanbul dışına taşımayı, yerel girişimleri desteklemeyi, bölgelerarası işbirlikleri kurmayı, farklı gruplar arasında köprüler oluşturmayı amaçlayan bir kültür kurumu olarak Anadolu Kültür’ü oluşturdu. Diyarbakır ve Kars’ta sanat merkezleri kurdu. 2014’te yok olmayla karşı karşıya kalan, tahrip edilmiş ve geleceği tehlikede olan taşınır veya taşınmaz varlıkların, kültür miraslarının korunması ve aslına uygun restore edilmesi için Kültürel Mirası Koruma Derneği’nin kuruluşuna katkı yaptı. Onu düşününce insan, “iyilik asla cezasız kalmaz” sözünü aklına getirmeden edemiyor! 2017’den beri tutuklu.

Çiğdem Mater, sinemanın sessiz ama derinlemesine konuşan dilini hakikat uğruna kullanan bir yaratıcı, bir vicdan taşıyıcısı. Yapımcı, yönetmen ve aktivist kimliğiyle Türkiye’de kültürel çeşitliliği, toplumsal yaraları ve adalet arayışını beyaz perdeye taşırken sadece sanatla değil, insan onuruyla da ilgilendi. Gezi davası kapsamında tutuklanması, aslında düşüncenin, ifadenin ve sanatın cezalandırılması anlamına geldi. Oysa o, kamerayı hep insanların hikâyelerine, görmezden gelinenlere ve susturulmak istenenlere çevirmişti. İçerden yolladığı sakin ve sarsıcı mesajlarıyla dışarıdaki umudu güçlendirdi. Çiğdem sadece bir sinemacı değil; vicdanın ve yaratıcılığın buluştuğu, dirençli bir ruh. Onun hikâyesi, sanatın gücünü, hakikatin inatçılığını ve bir kadının dik duruşunu anlatır bize! 2022’den beri tutuklu.

Can Atalay hukukçu, sivil toplum aktivisti ve sosyalist siyasetçi. Hukukçu kimliğiyle yaptıklarına baktığınızda 301 madencinin ölümüyle sonuçlanan Soma ve 18 madencinin ölümüne yol açan Ermenek maden kazası davalarında; 11 çocuğun öldüğü, 24 çocuğun yaralandığı Adana öğrenci yurdu yangını davasında; 25 kişinin yaşamını yitirdiği Çorlu tren kazası davasında; yedi işçinin ölümü, 127 işçinin yaralanmasına neden olan Hendek havai fişek fabrikası davasında mağdur ailelerin avukatlığını yaptığını görürsünüz. Sivil toplum aktivisti kimliğine baktığınızda İstanbul Validebağ Korusu’ndaki yapılaşmayla mücadele eden Validebağ Gönüllülerini savunduğunu, İstanbul’da Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı düzenlenen kampanyanın örgütleyicileri arasında yer aldığını, Danıştay’da Gezi Parkı planlarını iptal ettirdiğini, ağaçların kesilmesine karşı kurulan Taksim Dayanışması’nın avukatlığın yaptığını, Sosyal Haklar Derneğinin yöneticileri arasında yer aldığını görürsünüz. Sosyalist kimliğine baktığınızda ailesinin neredeyse tüm fertlerinin sosyalist hareket için 65 yıldır emek veren insanlardan oluştuğunu, kendisinin de TİP Hatay Milletvekili olduğunu öğrenirsiniz. 2022'den beri tutuklu.

Figen Yüksekdağ, Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde cesaretiyle ve eşitlik mücadelesine bağlılığıyla iz bırakan kadın. Ezilenlerin, kadınların ve ötekileştirilenlerin sesi olarak öne çıktı, gençlik yıllarından itibaren (şu anda da genç!) sosyalist mücadele içinde yer aldı. Halkların Demokratik Partisi Eş Genel Başkanlığı görevinde, özellikle kadın hakları ve toplumsal adalet konularındaki tavizsiz duruşuyla birçok insanın sevgisini kazandı. Hapis cezasına çarptırılmış olması, sadece onu değil, kadınların ve halkların mücadelesine yönelik bir susturma çabası olarak görüldü. Özgürlük, eşitlik ve sosyalizm idealleri uğruna bedel ödeyen bir kadının yaşam öyküsü onunki! 2016’dan beri tutuklu.

Selahattin Demirtaş, yalnızca bir siyasetçi değil; barış, adalet ve eşitlik ideallerini savunan, halkların ortak vicdanı olmuş bir mücadele insanı. İnsan hakları savunuculuğuyla başlayan yolculuğu, Kürt halkı başta olmak üzere tüm ezilenlerin sesi olmaya evrildi, HDP eş genel başkanlığı ile birlikte bu sesi meclise ve meydanlara taşıdı. Türklerin ve Kürtlerin onurluca ve eşit koşullarda bir arada yaşayabileceği bir Türkiye hayaliyle şekillenen mücadelesi, hem siyasi arenada hem de toplumsal hafızada derin bir iz bıraktı. Sosyalist dünya görüşüyle de adil bir düzenin, emekçilerin, kadınların ve dışlananların hak mücadelelerinin savunucusu oldu. İki kez, 2014 ve 2018’de Türkiye Cumhurbaşkanlığına aday oldu, cezaevinden yürüttüğü 2018 kampanyasıyla umudun, direnişin ve demokrasinin sembolüne dönüştü. “İçerdeyken” yazdığı öyküler, şiirler ve kelimelere yüklediği umutla duvarları kolayca aşmayı başardı ve “dışardaki” herkesin kalbine dokunmaya devam etti. Her zaman umutla gülümseyen yüzüyle vicdanın ve inadın adı oldu. 2016’dan beri tutuklu.

Mine Özerden Köln’de doğup İstanbul’da yeşeren bir hikâyenin kahramanı. “Proleter şoför” babasından (Yalkın Özerden) ve hikâyeci annesinden (Halide Özerden) aldığı mirası, kendi alanında geliştirmeyi seçti. Sinemaya tutkusuyla Mimar Sinan Üniversitesi’nde kendine yeni bir kapı açtı. “Leyleğin Getirdiği” ve “Zilname” ile ödüller alırken, gözlemci bakışıyla sıradan olanın içindeki derinliği yakaladı. Anadolu Kültür’ün kurucu ekibinde yer aldı, on üç Anadolu kentinde kültür sanat etkinlikleri düzenlerken bile sivil toplum çalışmalarını aksatmadı. Gezi sürecinde Taksim Platformu’nda bulunması, hayatının dönüm noktalarından biri oldu (18 yıl hapse mahkûm edildi). Sanatı ve direnişi bir arada yaşayan, sessiz çoğunluğun hikâyesini anlatan bir belgeselci! 2022’den beri tutuklu.

Tayfun Kahraman, bir şehir plancısı, akademisyen ve kamu yöneticisi. 2013’te Gezi Direnişi sırasında Taksim Dayanışması’nın sözcülüğünü üstlendi ve dönemin başbakanıyla görüşen grupta yer aldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde Deprem Risk Yönetimi ve Kentsel İyileştirme Daire Başkanı olarak görev yaptı Tutukluluğu sırasında Silivri Cezaevi’nde Adaleti Beklerken: Deprem, Siyaset, Kent adlı kitabını kaleme aldı. Cezaevinden öğrencilerine ve kamuoyuna yazdığı mektuplarla, doğru bildiklerini savunmaktan asla vazgeçmemeleri gerektiğini vurgulayarak adalet mücadelesine inancını dile getirdi. Kızı Vera’yı çok özledi. Ama ona daha adil bir dünya bırakma arzusundan asla vazgeçmedi. 2022’den beri tutuklu.

* * *

Dört yüz yıl öncesinin ünlü Osmanlı âlimi Kâtip Çelebi’nin sözlerinden biri şöyleydi:

“Âlemin nizamı hep halkın haddini aşmamasıyla mümkündür vesselam.”

Sultan-tebaa ilişkisi içinde yetişmiş Kâtip Çelebi eğer günümüzün bir âlimi olsaydı mutlaka şöyle derdi:

Dünyanın yeni düzeni ancak halkın haddini aşmasıyla kurulabilir, işte bu kadar!

İlgili İçerikler