İskân
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

İskân

Bir taşın üzerine çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı, başını iki elinin arasına aldı. İki yana doğru hafifçe sallanırken “Hêmin… Hêmin” diye fısıldadı. İsmini hatırlamak, kendi varlığını hatırlamaktı; ismini hatırlamak, onu kendisi yapan tek şeydi

İskân
Genç, Bingöl

ON BİRİNCİ MADDE ... B: Türk kültürüne bağlı olmayanlar veya Türk kültürüne bağlı olup ta Türkçeden başka dil konuşanlar hakkında harsî, askerî, siyasî, içtimaî ve inzibatî sebeplerle, İcra Vekilleri Heyeti kararile, Dahiliye vekili lüzumlu görülen tedbirleri almağa mecburdur. Toptan olmamak şartile başka yerlere nakil ve vatandaşlıktan ıskat etmek te bu tedbirler içindedir. (İskân kanunu, Resmî Gazete ile neşir ve ilânı: 21/VI/1934 - Sayı: 2733, s. 781)

Tebliğ

Elazığ’ın (şimdi Bingöl’ün) Genç Kazasına bağlı Mızkî Köyü’nde güneş yamaçların ardına inerken beklenmedik bir hareketlilik başladı. Tozlu yoldan köye giren üç jandarma, muhtarı yanlarına katarak köy meydanına gelmiş, aile reislerinin toplanmasını istemişti. Yalnız aile reisleri değil, çoluk-çocuk bütün köy halkı hemen meydana doluştular. Köyde çok mühim bir şey olacağı belliydi.

Muhtar, jandarmaların getirdiği kâğıdı açtı. Mızkîlilerin ağır sessizliği içinde, devletin kararını Kürtçe aktarmaya başladı. Kâğıtta bazı ailelerin başka yerlerde iskân edileceği, yanlarına sadece temel ihtiyaçlarını alabilecekleri, her haneye birkaç yükten fazlasının izinli olmadığı bildiriliyordu. Yatak, biraz giysi, kışlık yorgan, bir miktar mutfak eşyası. İskân edilenlerin köyde bırakacakları taşınmazlar devlet mülkiyetine geçecek, buna karşılık gidecekleri yerlerde her aileye ev veya ev yeri, ahır ve samanlık veya yeri, tarla, çift hayvanı, alet ve edevat ve tohumluk verilecekti. İskâna tâbi tutulanlar birkaç gün sonra köy meydanında denkleriyle birlikte sevkiyat için hazır bulunacaklardı.

Sıra kimlerin iskân edileceklerine geldiğinde herkes nefesini tutmuştu. Meydanda toplaşanlar birbirlerine bakıyor ama kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. İsmi okunanlar büyük bir kedere kapılıyor, okunmamış olanlarsa, iskâna tâbi tutulan akrabaları ve komşuları için kederlenmelerine rağmen derin bir oh çekiyordu.

Bütün ailesi listede yer alan köyün yaşlılarından Hêmin “Bizi nereye yolluyorlar?” diye sormaya cüret etti: “Emê me ku derê bên şandin?” Muhtar, gidilecek yer vakti geldiğinde söylenecekmiş cevabını verdi. Ardından, “Oğullarım da aynı yere mi gönderilecek?” diye sordu: “Ma kurên min jî dê bişînin heman cihî?” Herkes kendi ailesiyle ayrı ayrı iskân edilecekti. Evli çocuklar, evli torunlar başlı başına aile sayılıyordu. Yaşlı Hêmin içinden, hem bizi köyümüzden sürüyorlar hem de ailemizi parçalıyorlar diye düşündü, ama bunu dillendirmeye cesaret edemedi.

Kadınlar, sessizce gözyaşlarını siliyor, çocuklarını kucaklarına daha sıkı bastırıyordu. Erkeklerse yere bakıyor, dudaklarını ısırıyordu. Sorular çok, cevaplar sınırlıydı. Hiç kimse nereye, nasıl bir yolculuğa çıkacağını, bir daha köyüne dönüp dönemeyeceğini bilmiyordu. Jandarmaların bakışları sert, yüzleri ifadesizdi. Köylülerin üzerine çöken sessizliği, sadece kadınların kısık hıçkırıkları ve uzaklardan gelen havlama sesleri bozuyordu.

O akşam iskâna tâbi tutulan hanelerde hazırlıklar başladı. Bohçalarına taşıyabilecekleri değerli eşyalarını koydular, denklerini bağladılar. Çocuklar olup biteni tam anlamasa da, annelerinin yüzündeki ifadeden kötü şeyler olduğunu hissediyordu.

Köy meydanında okunan birkaç satırlık resmi karar, yalnızca bir yolculuğun değil, kuşaklar boyunca sürecek bir ayrılığın kapısını açmıştı.

Sevkiyat

ON ALTINCI MADDE — A: Karı ve koca bir aile olarak iskân edilir; B: Evlenmemiş çocuklar, çocuksuz erkek ve kadın dullar, ana ve baba ile veya bunlardan sağ olanı ile birlikte iskân görürler; ... E: Evli çocuklar ve evli torunlar, başlı başına bir aile olarak iskân görürler. G: Türk muhacir ve mülteciler hısım ve akrabalarının bulundukları yerde iskân olunurlar. (İskân kanunu, Resmî Gazete ile neşir ve ilânı: 21/VI/1934 - Sayı: 2733, s. 785)

Hêmin, beyaz saçları ve sakalıyla 1935’in bir sonbahar gününde köy meydanından uzak dağlara bakarken, “Bir daha bu dağları görebilecek miyim?” diye mırıldandı. İskâna tâbi tüm aileler denkleriyle birlikte etrafında toplanmıştı. Oğulları, kızı, gelinleri, damadı ve torunları da aralarındaydı. Hêmin, iskân yerleri farklı oğullarıyla Elazığ’da vedalaşacaktı. Ona en çok dokunan da bu ayrılıktı. Ne kendilerinin ne de oğullarının nereye gönderildiğini bilmemek de ağır gelmişti ona. Az sonra jandarma nezaretinde yola çıktılar.

Hêmin’in kızı Zin, damadı Zınar, on yaşındaki kızları Sîpan sepetleri taşıyordu, sekiz yaşındaki oğulları Sidar bile göçün en küçük sepetini yüklenmişti, beş yaşındaki Serhat’ı katır sırtındaki denklerin arasına bağlamışlardı. Akşamları ateş başında hüzünlü türküler söyleniyor, yaşlılar çocukların korku ve merak dolu bakışları arasında birbirini teselli ediyordu. Dağ geçitleri, taşlı dere yatakları ve çamurlu yollar yorgunluklarını artırıyor, ama yardımlaşarak ilerliyorlardı.

Hêmin çok düşkün olduğu kızı Zin ile torunu Sîpan’dan ayrılmak istemediğinden damadı Zınar ile aynı yerde iskân edilmek istemişti. İskân Kanununun Balkanlardan gelen Türk muhacir ve mültecilerin hep birlikte iskân edilmelerine izin verdiğini, hatta onları hısım ve akrabalarının bulundukları yerde iskân ettiğini tabii ki bilemezdi. Hatta aynı kanuna göre “Türkçeden başka dil konuşanların” yerleştirildikleri bölgelerdeki nüfusun yüzde onunu geçemeyecekleri ve ayrı mahalle kuramayacaklarının yazılı olduğundan da haberi yoktu.

Elazığ tren istasyonu, 1935

İstasyon her biri başka yöne savrulacak ailelerin ağırlığını taşıyordu. Görevliler listeleri yüksek sesle okuyor, ardından bir grup insan bir vagona yöneliyordu. Mızkî’den gelenler, bohçalarıyla, sepetleriyle, yükleriyle yan yana oturmuş, kederli gözlerle birbirlerine bakıyordu.

Dede Hêmin’in yüzü sertti ama dudakları titriyordu. Yanında kızı Zin, damadı Zınar ve torunları vardı. Karısı yıllar önce ölmüştü; şimdi tek tesellisi, sevgili torunlarının saçlarını okşamak, yanaklarına dokunmaktı. İstasyonda okunan listelere göre, Hêmin’in oğulları ve aileleri, çok uzak bir yere –Manisa tarafına– gönderiliyordu. Kendisi, kızı Zin ve damadı Zınar Ankara-Haymana’ya yazılmıştı.

Oğullar gözyaşlarını saklamaya çalışarak babalarının elini öptüler. Hêmin onlara sarılırken “Köyünüzü, dilinizi unutmayın, birbirinize sarılın, hakkınızı helal edin!” dedi: Gundê xwe, zimanê xwe ji bîr nekin, li hev bigirin, heqqê xwe li min helal bikin!

Oğullar sessizce, gelinler hıçkırarak ağladılar. Trenin düdüğü çalınca herkes tekrar birbirine sarıldı. Kimse bir daha kavuşup kavuşamayacağını bilmiyordu.

Sîpan ve Sidar ilk kez gördükleri raylar ve gürültülü vagonlar karşısında ürpermiş, annelerine yapışmışlardı. Serhat ise mışıl mışıl uyuyordu. Dağların arasında uzanan bu demirden yol onları bilmedikleri bir hayata götürüyordu.

Yolculuk boyunca dağlar, vadiler ve uzak ovalar pencerelerden geçiyor, vagondakiler hem yorgun hem de meraklı gözlerle yeni dünyayı gözlemliyordu. Ankara’ya vardıklarında binaların çokluğu ve istasyondaki kalabalık onları çok şaşırttı. Buradan itibaren de yolculuğun son etabı başladı; atlı arabalar ve yürüyüşle, geniş bozkırın toprak yollarından geçtiler, gece Gölbaşı denilen yerde konaklayıp sabah erkenden yola çıktılar, akşam kavuşurken de Haymana’nın Çalış Köyü’ne ulaştılar.

Haymana bozkırının genişliği, Mızkî’nin dar vadileriyle keskin bir zıtlık oluşturuyordu. Hêmin, köyün kenarında bir taşa oturup gözlerini ufka dikti; memleketinde bıraktığı derenin sesini sanki hâlâ işitir gibiydi. Zin ve Zınar kendilerine gösterilen eve yerleşmeye çalışıyordu, ama onların da aklı eski evlerindeydi. Sürgün edilenlerden bazı aileler aynı köyde bir araya gelirken, bazıları da farklı köylere dağıtılmıştı.

Yepyeni isimler

MADDE 1 – Her Türk öz adından başka soy adını da taşımağa mecburdur.

MADDE 3 – Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmıyan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz. (Kanun Numarası: 2525 Kabul Tarihi: 21/6/1934 Yayımlandığı Resmî Gazete: Tarih: 2/7/1934 Sayı: 2741 Yayımlandığı Düstur: Tertip: 3 Cilt: 15 Sayfa: 506)

[Uygulama yumuşatılsa da bu kanun halen yürürlüktedir.]

Hêmin ve ailesi, köye ulaştıklarında kendilerine söylendiği gibi birkaç gün içinde köy muhtarının karşısına dizildiler. Kendi muhtarlarının verdiği kâğıtlar yanlarındaydı. Zınar, aralarında Türkçe konuşabilen tek kişiydi, kâğıtları muhtara uzattı. Muhtar, kaşlarını çatarak belgeleri inceledi.

 “Köyünüzün eski nüfus belgeleri artık geçerli değil,” dedi. “Tüm ailenizin resmî kayıtları nüfus müdürlüğünde yenilenecek. Bir hafta içinde Haymana Kazası Nüfus Müdürlüğüne gideceksiniz, reşit olmayan çocukların gitmesine lüzum yok.”

Zınar başıyla onayladı. Birkaç gün sonra Sidar ile Serhat’ı, artık abla sayılan Sîpan’a emanet edip sabahın beşinde yola koyuldular. Hêmin’e bir eşek bulmuşlardı, Zin ve Zınar yayaydı. Yirmi kilometrelik yolu beş saatte aldılar. Memur belgeleri inceledikten sonra “bina girişinde bir fotoğrafçı var gidin üçünüz de vesikalık fotoğraf çektirin” dedi. Hêmin, Zınar ve Zin, kafasına siyah bir yem torbası geçiren tuhaf adamın karşısına sırayla oturdular. Adam Zınar’dan altı kuruş aldıktan sonra “iki saat sonra gelin fotoğrafları alın” dedi.

Hêmin, Zınar ve Zin, vakit geçirmek için Haymana’yı dolaşmaya başladı. Küçük çarşıda cami, birkaç dükkân, demirci, nalbur ve bir kahvehane vardı; sokaklar tozluydu, zemindeki taşlar yer yer kırılmıştı. Dükkânların vitrinlerinde bakliyat, un torbaları ve sabun yığınları vardı. Çocuklar sokakta oynuyor, yaşlı erkekler kahvede oturuyordu. Yerleşimin yoksulluğu ve dinginliği hissediliyordu.

Fotoğrafçıdan çıktıklarında Hêmin, elinde tuttuğu küçük karton parçasına, beyazlaşmış saç ve sakalına, hüzünlü gözlerine uzun uzun baktı. Üçü de suretlerinin kâğıda geçirilmesine çok şaşırmıştı.

Nüfus Müdürlüğünde Hêmin’e doğum yılını sordular, Zınar öne atılarak “Sultan Hamid’in cülusunda doğmuş” dedi. Memur bir cetvele baktıktan sonra hazırladığı cüzdanın doğum tarihi kısmına 1 Mart 1876 yazdı. Miladi takvim yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, nüfus memurları doğum tarihini gün ve ay olarak bilmedikleri kişilerin kaydına, eski alışkanlıkla Rumi yılbaşı olan 1 Mart’ı yazıyorlardı.

Memur nüfus cüzdanını Hêmin’e uzatırken “Hêmin diye Türkçe isim olmaz, ismini Ahmet yazdım, soyadın da Kaya!” dedi. Hêmin bir şey anlamadan uzatılan cüzdanı aldı.

Biraz sonra Zınar da 1 Temmuz 1900 doğumlu Mehmet Kaya ismine düzenlenmiş nüfus cüzdanını almıştı. Zin ise aniden 30 Ağustos 1905 doğumlu Fatma Kaya oluvermişti. Küçük kızları Sîpan, resimsiz nüfus cüzdanına 29 Ekim 1925 doğumlu Elif Kaya diye kaydedilmiş, 19 Mayıs 1927 doğumlu Sidar’a Nurettin ismi uygun bulunmuş, 23 Nisan 1930 doğumlu Serhat’ın ismi değiştirilmemişti.

Köye dönerlerken Hêmin, Zınar’a, “Memur kâğıdı bana verirken ne dedi?” diye sordu: “Ew çi gotibû, kaxezê dida min?” Zınar, ismini değiştirdiklerini ona nasıl söyleyeceğini kestiremiyordu, “Billahi duymadım kayınbabam!” deyip felaketi ertelemeyi uygun buldu: “Billahî ez nebihîstim xezûr

Uzun dönüş yolculuğu sırasında Zınar ve Zin sürekli olarak yeni isimlerini içlerinden tekrarlıyordu. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar kendilerine çok yabancı gelen bu isimleri sindirmeyi bir türlü başaramadılar. Ama asıl korkuları yaşlı babalarının başına gelen bu yeni felaketi öğrenince ne yapacağıydı.

Kıstırılmış, görünmez, sıkışmış…

YÎRMÎ DOKUZUNCU MADDE — A: Hükümetçe iskân edilen muhacirler, mülteciler, göçebeler ve 1 numaralı mıntakada [aynen] Hükümetçe yerleştirilen kimseler yerleştirildikleri yerde en az on yıl oturmağa mecburdurlar. Bunlar Dahiliye vekilliğinin izni olmadıkça başka yerlerde yurt tutamazlar. Başka yerlere izinsiz gidip yurt tutanlar ve tutmak isteyenler yerleştirildikleri yere döndürülürler. B: 1 ve 3 numaralı mıtakalardan 2 numaralı mıntakaya naklolunan ve 2 numaralı mıntakada 9, 10 ve 11 inci maddelere göre bir yerden başka yere nakledilenler on yıl sonra dahi, İcra Vekilleri Heyeti kararı olmadıkça, başka yerlere gidip yurt tutamazlar. (İskân kanunu, Resmî Gazete ile neşir ve ilânı: 21/VI/1934 - Sayı: 2733, s. 787)

Hêmin, Çalış Köyü’nün dar sokaklarında sessizce yürüyordu. Artık ismi “Ahmet”ti; devlet, babasının verdiği ismi silivermiş, kendi keyfince bir isim yakıştırmıştı ona. Her taş, her duvar, her kapı ona yabancıydı; kendini kıstırılmış, görünmez, sıkışmış hissediyordu. Bu kâbustan bir çıkış yolu var mıydı? Kaçsa mıydı acaba? Ama nereye kaçabilirdi ki? Zaten bildiği yerler çok sınırlıydı, oralara nasıl gidileceği de meçhuldü. Ailesinden elinde kalanları da arkasında bırakamazdı.

Kendi köyünde, iskâna tâbi olacakları tebliğ edildikten sonra muhtarı bir köşeye çekmiş ve fısıltıyla “Bir gün geri gelebilecek miyiz? Ne kadar kalmamız gerekecek orada?” diye sormuştu: “Rojek dê vegerînin, çend rojê divê li wir bimînin?

Muhtar bir an duraklamış, derin bir nefes almış ve “Kanun on yıl kalmanı mecbur ediyor” demişti: “Kanûn di nav de heye, divê hûn deh sal li wir bimînin.”

Muhtarın verdiği cevap Hêmin’in zihninde tekrarlanıp duruyordu: “On yıl… on yıl…” Belki de bir daha köyünü göremeyecekti. Bir taşın üzerine çöktü. Dirseklerini dizlerine dayadı, başını iki elinin arasına aldı. İki yana doğru hafifçe sallanırken “Hêmin… Hêmin” diye fısıldadı. İsmini hatırlamak, kendi varlığını hatırlamaktı; ismini hatırlamak, onu kendisi yapan tek şeydi.

Okulun ilk günü

Çalış Köyü’nün yeni sakinleri yavaş yavaş kendilerine bir düzen kuruyordu. Eylül ayı gelince küçük kız Sîpan (Elif) ile Sidar (Nurettin) köydeki tek sınıflı okula başladılar. Öğretmen aralarında Kürtçe konuşmasınlar diye kardeşleri sınıfın uzak köşelerine yerleştirmişti. Kitaplarda, defterlerde ve karatahtada yazan her şey Türkçeydi. Elif ile Nurettin tek kelimesini bile anlamadıkları bir dilde eğitim göreceklerdi. Öğretmen yoklamada, henüz alışamadıkları yeni isimlerini okuduğunda bocalamışlar, bir türlü başka öğrenciler gibi “Burada!” diyememişlerdi. Sonra öğretmen öğrencilerin tekrarlamalarını istediği bir şeyler söyledi: “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” Elif ile Nurettin bir şey anlamadan bu kelimeleri tekrarladı.

Evde ise Mehmet (Zınar) eşi Fatma’ya (ona böyle seslenmek hâlâ tuhafına gidiyor, sanki bir yabancıyı çağırıyormuş gibi bir duyguya kapılıyordu) günlük yaşamında kullanacağı Türkçe kelimeleri belletmeye çalışıyordu. Zaten en iyi öğretmen günlük hayatlarıydı. Pazar yerinde, su kuyusuna giderken ya da komşularıyla konuşurken çat pat da olsa Türkçeyi kullanmak kaçınılmazdı. Her kelime, küçük adımlar halinde yeni hayatlarına kök salıyor, Mızkî’den gelenleri Haymana topraklarına intibak ettiriyordu.

Anneleri, Elif ve Nurettin’e sıkı sıkı tembih ediyordu, okulda, sokakta mutlakaTürkçe konuşmalı, Kürtçeyi sadece evin dört duvarı arasına bırakmalıydılar.

* * *

Bir aşkın doğuşu

Aradan çook uzun bir sekiz yıl geçti. Hêmin ailesinin köydeki yaşamı, taşlı yollar ve rüzgârlı tepeler arasında yavaş yavaş bir düzen kazandı. Elif artık on sekiz yaşında bir genç kızdı; tarlada çalışıyor, ev işlerine yetişiyor, okulda öğrendiği Türkçeyi rahatlıkla kullanabiliyordu.

Bir pazar günü, Haymana’dan iş için günübirlik köye gelen Hakkı’yı gördü. Kendileri gibi bu bölgede iskân edilmiş bir ailenin oğluydu Hakkı, kazanın saygı gören demircilerindendi. Tarım araçlarını tamir ederken gösterdiği ustalık, güçlü ama nazik elleri Elif’in dikkatini çekmişti. İlk bakışta bir yakınlık oluşmuştu aralarında.

Hakkı bu tanışmadan sonra Çalış Köyü’ne yerli yersiz gelir olmuştu. Günler ilerledikçe kısa sohbetler, paylaşılan işler ve küçük yardım anları, aralarındaki bağı güçlendirdi. Hakkı, Elif’in tarlada çalışmasına yardım ediyor, hayvan bakımı ve ziraatin bazı inceliklerini ona öğretiyordu. Elif de babasının peşine takılıp Haymana’ya iniyor, Hakkı’nın dükkânına uğrayıp çalışırken onu merakla izliyordu.

Köy halkı da durumu fark etmişti. Zin ve Zınar, kızlarının mutluluğunu gözleriyle takip ediyor, Hêmin ise dikkatle genç demircinin karakterini ölçüp biçiyordu. Herkes, Elif ve Hakkı’nın birbirleri için doğru kişiler olduklarını anlamıştı.

Aylar geçtikçe, aşkları da olgunlaştı. Nihayet Hakkı, Elif’e “Benim asıl ismim Delal” diyerek şimdiye kadar titizlikle sakladığı sırrını açıkladı: “Navê rastî min Delal e.”

Elif de geniş bir gülümseyle ona “Benim de asıl ismim Sîpan, sevgilim” dedi.

Navê rastî min jî Sîpan e, hevalê dilê min!

* * *

Dört yıl sonra iskân mecburiyeti kalkınca Zin ile Zınar Bingöl’e, Mızkî Köyü’ne döndü. Sidar ile Serhat İstanbul’daki akrabalarının yanında yüksek öğrenimlerini sürdürdüler. Sîpan ile Delal, kızları Dicle’yle birlikte Haymana’da kaldı.

Hêmin, köyünü ve dağlarını bir daha göremedi.


Yukarıda anlatılan mecburi iskân trajedisi gerçek, kişiler ise kurgudur. Belgelerdeki köşeli prantezler bana aittir.

1947’de çıkarılan kanunla mecburi iskân uygulamasına son verilince 4 bin 128 hanede yaşayan 22 bin 516 Kürt yurtaşımız eski yurtlarına döndü. 1948’de çıkarılan başka bir kanunla da 917 hanede yaşayan 4 bin 607 Kürt yurttaşımız da köylerine yeniden kavuştu.

1934 İskân Kanunu gereği zorunlu iskâna tabi tutulan Kürtlerin köylerindeki evleri, toprakları ve taşınmazları devlet mülkiyetine geçti. Birçok aile 1947 sonrasında köylerine döndüğünde, eski ev ve topraklarını aynen geri alamadılar; çünkü kimi araziler yeni yerleşimcilere verilmişti. Dönenler çoğunlukla yeni evler yapmak, boş arazilere yerleşmek ya da akrabalarının yanında barınmak zorunda kaldı. 1934’te iskân edilirlerken kendilerine köyde bıraktıkları malları belgeleyen bir “istihkak mazbatası” verilmişti, ama bu belgelerdeki mülk değerleri çoğu zaman gerçek değerlerinin çok altında kaldığından geri dönenler için anlamlı bir karşılık oluşturmuyordu.

* * *

Kürt sorunu konusundaki araştırmaları ve yazıları nedeniyle hayatının on yedi yılını cezaevlerinde geçiren İsmail Beşikçi, 1934 İskân Kanununu neredeyse elli yıl önce ayrıntılı biçimde eleştirmişti: İsmail Beşikçi, Bilim Yöntemi, Türkiye’deki Uygulama: 1 Kürtlerin ‘mecburi iskân’ı, Komal Basın Yayın Dağıtım, İstanbul 1977.

İlgili İçerikler