8 Mart'ımızı bize bırakın!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

8 Mart'ımızı bize bırakın!

Öldürülmedikleri bir ailede yaşamak kadınların mutlu olması için yeter mi? Farklı sınıflara ait olmak, kadın olmanın acı ortak paydasını yok eder mi? Yaşamaktan başka her şeyin lüks kaldığı bir dünya kadınlara revâ mı?

8 Mart'ımızı bize bırakın!

Son bir haftada iki Fatma, iki Nur ve iki Çelik duyduk. Biri öğretmen, biri anne. İkisi de çok zalimce ayrıldılar aramızdan. Hoş, hiç aramızda oldular mı, bilmiyorum. Çünkü koskoca dünya bir olup önlerinde set olamadık bu kadınların. Biri kızıyla birlikte, aylarca çırpındı, diğeri idealizmiyle çabaladı. İkisi de yok şimdi.

Ama Kadınlar Günü var, “asla yalnız yürümeyeceksin” var, “kadınlara pozitif ayrımcılık” var, “kadınlarıMIZ” var, “kadın cinayetlerine hayır” var… Var da var! Bir tek iki Fatma, iki Nur, iki Çelik yok. Bir de o ateşlerin düştüğü evlerde ses yok.

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü’de “Bir kasetçaların düğmesine basıp bir Chopin noktürnünü susturmakla bir düğmeye basıp nükleer başlıklı füzeler fırlatmak arasındaki mesafe çok büyük değildir. Çeşitli amaçlar için düğmeye basmaya o kadar alıştık ki, düğmeye karşı duyarsızlaştık. Düğmeye basmak bir parçamız oldu artık: Nefes almak ya da gözlerimizi kırpmak gibi.” der. Düğme metaforu, sosyal medyada ekranlarda kayan parmaklarımız için de geçerli bana kalırsa.

Hayatların üzerinden kaydırıyoruz parmaklarımızı. Arada bir biraz daha fazla etkilendiklerimiz olsa da esasen başkalarının acıları üzerimize pek de bulaşmadan akıp gidiyor. Çocuğunun gözleri önünde başından vurulan anne, bombaların altında titreyen insanlar, cesetler, eziyet gören hayvanlar… hoop “enfes bir pastacı kreması” tarifinin etkisiyle gerilerde kalabiliyor. Bir “düğme” ile ahlak, bir “düğme” ile insanlık, bir “düğme” ile hafıza… gidiyor.

Sonra “oof içimiz sıkılıyor”, “biraz da kendimize iyi bakmak lazım” diyoruz. Ne de olsa elimizde kurtarılabilecek bir tek kendimiz varız. Bir “düğmeye” de onun için basıyoruz. Kaslarımız için protein, güzelliğimiz için yüz yogası, kötü enerjiler için palo santo, şişkinlikten kurtulmak için karabuğday, selülitlerle vedalaşmak için at kılından fırça… lazım!

Bu da mı yordu? O zaman hoop, “meditasyon yapman la-zım”.

Zaten kendine bakmayan insan da ne bileyim…

Kişisel bakım, yeni seçkincilik!

Akademisyen Lauren Berlant’ın ortaya koyduğu "Zalim İyimserlik" kavramı hepimizi “düğmelerimizin” ardında esir ediyor. En çok da kadınları.

“Yapabilirsin”, bir motivasyondan çok bir zulüme dönüşmüş durumda:

Harika bir kariyer yapabilirim. İstediğim her işte çalışabilirim. Yönetici de olabilirim. Forklift de kullanabilirim. Tır şoförlüğü de nedir, uzun yola gidebilirim.

Sağlıklı çocuklar yetiştirebilirim. Hem çok iyi beslenmelerini hem de psikolojik iyi olma hallerini sağlayabilirim.  Nafaka almadan da hayatta kalabilirim. Çocuklarımı sırtıma atıp tarlaya, temizliğe gidebilirim. Onları şiddetten, tacizden, çetelerin eline düşmekten kendi başıma koruyabilirim.

Bu arada muhteşem görünebilirim. Hem olduğumdan genç hem her zaman ince hem de özenmemiş gibi duran bir özenle… her zaman gülümseyebilirim. Şıklık, moda, trend hepsini ben bilirim.

Yaz için reçel, kış için domates, bağırsak florası için turşu da benim işim.

Çünkü istersem yaparım. Bana kim zincir vuracakmış, şaşarım.

Oysa istesem, çok da istesem, her şey benimle ilgili olmaz. O iki Fatma, iki Nur ve iki Çelik istemediler mi sandınız? Öldürülmedikleri bir ailede yaşamak kadınların mutlu olması için yeter mi? Farklı sınıflara ait olmak, kadın olmanın acı ortak paydasını yok eder mi? Yaşamaktan başka her şeyin lüks kaldığı bir dünya kadınlara revâ mı? Kadınların ihtiyacı, başarabildiğinin söylenmesi mi?

Bireysel “mükemmellik” hapishanemizi bize “eşitlik” diye yutturmaya çalışanların oyununu görüyoruz. “Kadınlar çiçektir”den neyse ki kurtulduk. Şimdiki “kadınlar aslandır, kaplandır” oyununun da farkındayız.

Kadınların esasen adil bir düzene ihtiyacı var. Kadını ezen, sömüren, üstünden geçinen, görünmez yüklerini umursamayan, rahatlıkla ezebilen, öldürebilen, öldürünce cezasından kravatla yırtan, yanındaymış gibi durup küçümseyen, yapmaktan çok söylemekle yetinen, esasen bir etki yaratmadan sosyal medya tıklarına oynayan sistem yok olmadıkça aslan da olsak kaplan da olsak, gidilecek yol bu kadar.

Şimdi gaz dolu mesajlarınızı da alıp az ötede oynayın. 8 Martımızı bize bırakın!

İlgili İçerikler