Buraya arada hava almaya geliyorum ben. Böyle her şey vuruyor gibi oluyor ya... Bir oradan, bir buradan. Karşımda iki opsiyon beliriyor:
A) İtinayla delir
B) Hemen iki, üç günlüğüne Londra'ya kaç.
B şıkkını seçiyorum!
İnsanoğlu kendini koruyor her koşulda. Hayatta kalmak, sağlıklı olabilmek için var gücüyle çalışıyor.
Seçimdir, depremdir bir tarafta. Öbür taraftanda CNN Türk'le bir türlü sonuçlanamayan davam. On üç sene yevmiyeli full-time çalışmışım, mahkemenin bilirkişisi yaptığım işin gazetecilik olmadığına karar vermiş.
Sürekli basın kartı sahibiyim bu arada. Türkiye'den ve dünyanın her köşesinden binlerce haber, hikâye aktarmışım bu arada. CNN International'a senelerce haber yapmışım bu arada!
Ay, deliriyorum.
Doktor yürüyün dedi, hadi!
Hadi, tatsız konuları bir tarafa bırakayım. Diyorum; aklıma geçenlerde iki sene çalıştırdığı sigortalı şoförüne 400 bin TL fazla mesai ödeyen arkadaşım geliyor. Nasıl iğrenç insanlarla çalışmışım ben… Göz göre göre hakkım yenmiş, kimsenin yüreğinde bir damarcık bile sızlamamış.
Offf.
Pofffff!
Evet, Londra'dayım. İyi olmaya geldim. Hyde Park'ta avazım çıktığı kadar küfretmeye, hayatıma giren tüm insanlıktan nasibini almamış sözde basınımızın güya yöneticilerine sövmeye geldim. Herkes uzun vadede hak ettiği kartı çekecek, bundan eminim ben. Gazetecilik yapmadığımı iddia eden de, değildir diyen bilir bilmez kişi de, bu işin sahnelendiği mahkeme salonunun baş kişiside. Dünya asla adil bir arena değil, biliyoruz. Ama ah'ın vah'la ödendiğini de çok iyi biliyoruz.

Londra rehberinde her önemli yer yazıyor
O yüzden British Museum'a gidin, Tate Modern'i görün falan demiyorum. Google'a "Londra'da yapılacaklar" yazınca, onlarca liste çıkacak.
Size yürürken keşfettiklerimi, listede olmayanları anlatayım müsade ederseniz.
Öncelikle bir lokanta. Michelin rehber kitabına girmeyi başarmış, bizim mutfağımızın en güzel örneklerini en zarif şekilde sunan bir yeni mekan. Sahibesi Esra Hanım'a, mekanın dekorasyonuna, menülerin hazırlanışına, o abartılı olmayan özene bayıldım.

Londra'nın yeni nesil Türk lokantası: Zahter
Sahipleri üç kadın ortak; şef de ortaklardan biri olan Esra Muslu. Esra'yı İstanbul'daki mekanlarından biliyoruz. En son Soho House'da çalışıyordu. Londra'dan, dünyaca ünlü şef Otto Lenghi ile çalışmak için teklif alınca da hiç tereddüt etmeden kabul etti.
İki yıl duraksız çalıştı; derken içinin sesi kendi mekanını açmasının doğru zaman olduğunu söylemeye başladı.
Otto'nun desteğiyle Soho semtinde harika bir dükkan buldular. Tam pandemi sırasıydı. Hayal ettikleri dekorasyon, öngörülenden çok uzun sürdü. El yapımı çiniler, fayanslar, kömür ve odun ocakları, masalar; her şey Türkiye'den getirildi.
Özen. Özen. Özen. Dükkanın her küçük ayrıntısında hissedilen bu. Bu kadar kılı kırk yararak çalışınca da karşılık geliyor işte.
Voila! Açıldıktan üç ay sonra, Michelin yıldızı almaya adaylık gibi tercüme edilebilecek bir haberle ödüllendiriliyorlar. Zahter, "Michelin Guide Book"a girmeye hak kazanıyor.

Londralılar Türk köftesine bayıldı
Eski usül bir Türk gazeteciliği tadında bir ara başlık oldu, değil mi?
Doğru fakat, bayılmışlar.
Muhammara, fava, köz patlıcan, Antep usulü kuru dolma, Boşnak mantısı, enginar dolmasına da.
Her bir yemek günlük gelen malzemelerle hazırlanıyor. Mevsimine göre hangi ürün tazeyse, menü ona göre şekilleniyor. Yüzlerce çeşidin olduğu bir seçenek buketi değil zaten; en fazla yirmi ayrı yemeğin olduğu bir menü bu. Yeter. Fazlası benim kafamı karıştırıyor zaten. Basit ve anlaşılır her şeyi çok daha fazla tercih ediyorum.
Hafta sonları Türk kahvaltısı var Zahter'de. Sonra öğle, sonra da akşam yemeği servisi. Dünyanın değişik yerlerinden buraya gelip yerleşmiş Londralılar arasında çoktan tanınmış. Ev yapımı baklavaları, meşhur yemek yazarı Jay Rain tarafından "Londra'nın en iyi baklavası" seçilmiş.
Parklar, caddeler, mahalleler
Esra ile vedalaşıp yollara attım kendimi yine.
Daha içimde birikmiş çok düğüm var. Haksızlık düğümlerini çözmem, bağırmam, koşmam lazım…
Saatler geçiyor, hava kararıyor. Nerede olduğumu falan unutuyorum. O derece yokum. O derece bir yaradan bir ben durumu.
Derken uzaktan ışıklar gördüm. Dönme dolap gibi, inen çıkan asansör gibi. Renkli ışıklar. Adımlarım götürdü beni, ben de gittim.
Winter Wonderland yazıyordu kapıda. Öğlen 2'den evvel gelseymişim giriş bedavaymış. Şimdi 5 pound. Canınız sağolsun dedim.
Sadece 5 pound ile evren değiştirdim. Başka bir dünyaya adım attım resmen.

Winter Wonderland
Hyde Park'ın Marble Arch girişine yakın, çok büyük bir alana kuruluyor. Her kış kasım ayının ortalarında açılıyor ve 2 Ocak günü de kapanıyor.
Başka dünya falan dedim diye aklınıza çok fanfin şeyler gelmesin. Tam bizim eski zaman lunaparkı, daha bol ışıklı. Yanına da Oktobrefest tadında biracılar, sosisçiler, patatesçiler ekleyin. Birkaç alanda canlı müzik…
Dış mekanların köşelerine gürül gürül odun yakan açık hava sobaları…
Kocaman bir çadırda gösteriler yapan sirk. Bir de kocamam bir buz pateni sahası…
Bütün olay bu.
İnanın saatlerce dolandım ışıklar arasında. Kendimden geçtim. Kendime geldim. Kendimi sevdim.
Sövdüğüm herkesleri affettim. Benden çok paraya ihtiyaçları var demek ki. Belki de doğrudur, ben aslında hiç gazeteci olmadım demek ki. E fazla da çalışmadım, program da yapmadım.
Yaptım dediğim her şey, benim iç dünyamdaydı, demek ki.
Ben ışıklara baktım.
Dönen dolaba, sallanan salıncaklara, dans eden gençlere.
Umuta, kahkahaya, doğruya baktım ben.



|
Fatih Türkmenoğlu kimdir? "Her Perşembe Saat 4'te", "Hayat Gezince Güzel", "Türkiye'de Görülmesi Gereken 101 Yer", "Amerikan Rüyası Tabirleri", "Üç Kuruş Fazla Olsun Kırmızı Olsun" adlarıyla beş kitabı yayımlandı. ABD ve Türkiye'de yaşıyor. Evli ve iki kız çocuk babası. |


