Yıl 2006. 10 yıl önce millî bayramların tüm yurtta heyecanla kutlandığı bir Türkiye'yi geride bırakarak yurt dışında eğitim görmeye gitmişim ve bu coşkuyu devlet eliyle kademeli olarak söndürmeye baş koymuş bir iktidarın Türkiye'sine dönmüşüm. Günlerden 30 Ağustos. İstanbul'dayım. Özlemişim yurdumda 30 Ağustos kutlamayı!
Ama ortalık sessiz, sedasız. Çocukluğumda, ilk gençliğimde bayram sabahları havada hissettiğim o heyecan, o coşku yok. Normal bir gün gibi.
O zamanlar internet bugünkü gibi değil, sosyal medya yok (Facebook yeni gelmiş, kullanan bir avuç insan var). Bayram kutlaması, tören, geçit var mı, saat kaçta, nerede var gibi bir bilginin peşine düşmeden aldım akordeonu, düştüm sokaklara.
Tarabya'da oturan dayımların sitesinden çıktım, otobüsle Beşiktaş'a vardım, oradan vapurla Kadıköy'e geçtim, sonra yürüdüm. Yol boyunca marşlar çaldım. İskelede, vapurda, sokaklarda...
Bazı insanlar "hayrola?" dedi. "Bugün 30 Ağustos!" dedim. Bazıları gülümsedi. İnsanları gaza getirip hep beraber marş söyletmek istedim ama pek katılan olmadı. Daha ziyade kendi kendine gelin güvey olan bir deli gibiydim. Herkes işindeydi, gücündeydi. Gülümseyerek baktılar, "tamam, biliyoruz, bugün 30 Ağustos ama bunu kutlamanın yeri ve zamanı mı? Kutlamak istiyorsan git törene katıl" dercesine. Arada takdir edenler de oldu elbet, ancak bireysel. "Mesajını aldık" diyenler oldu.
Aynı yoldan geri döndüm, hep çalarak, söyleyerek; etrafımdakilerle birlik olmaya, bir birlik ruhu yakalamaya çalışarak. Nâfile. Tek başıma kutlamış oldum.
Bugün 30 Ağustos 2025 (ben 30'unda yazıyorum, siz 31'inde okuyacaksınız). İstanbul'da ne gibi kutlamalar var diye internetten, sosyal medyadan baktım. Doğru dürüst bir şey bulamadım. Hiç yok değil! Sabah anıta çelenk konmuş, gidemedik. Çocuklu aileyiz, kolay değil. Akşama bazı belediyelerde bir takım mekanlarda bir takım konserler var, ilgilenmediğim sanatçılar ve gruplar. Saat 17:00 gibi bayraklarımızı aldık ve çıktık evden. Şehir normal bir gün yaşıyordu. Bazı binalara bayraklar asılmış, tamam. Fener alayı yok, peki; o genelde olur, bu yıl belki belediyelerdeki cadı avı nedeniyle yapılmamıştır deyip geçelim. Bir parka gittik, oyalandık. İnsanlar güzel havanın tadını çıkarıyordu. Hepsi bu. İstanbul "30 Ağustos"u yaşamadı. "30 Ağustos", dileyenlerin belli noktalarda belirtilen sınırlar dâhilinde, sunulan şekliyle yaşayabilecekleri butik bir deneyimdi.
Yapay zekâya sordum: 30 Ağustos 2006'da kutlamalar var mıydı, neler yapıldı? Evet, yapılmış. Anıta çelenk konmuş, geçit töreni yapılmış, akşama fener alayı ve bir takım konserler. Aynı şeyler.
Yapılıyor mu? Yapılıyor. Ama ey millet, nerede o tüm şehre yayılan, havada hissedilebilen coşku, o ruh? 30 Ağustos sadece belediyenin düzenlediği standart etkinlik saatinde ve yerinde mi kutlanır? Biz, varlığımızı borçlu olduğumuz başkumandanın ve ordularının zaferini neden gün boyu her yerde kutlamıyoruz? Neden bugün baktığım her yüz aynı haklı coşkuyu paylaşmıyor benimle?
Bu yaz Çeşme'de tatildeyken -ayıptır söylemesi- Ilıca Plajı'na kürekle, kovayla, malayla gittim. Oyuncak değil, inşaat küreği, boyacı kovası ve sıvacı malası. 6 saat sürdü denizden plajın ortasına kum ve su taşımam, planımı şekillendirmem. Etraftan gülümseyerek bakanlar, espri yapanlar, arada takdir edenler... Kumdan Anıtkabir'i bitirdiğimde gereçlerimi topladım, gitmeden hemen önce birkaç saattir beni izleyen plaj sakinlerine bakıp yumruğumu havaya kaldırdım ve "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!" diye bağırdım. Kimseden bir tepki gelmedi. Biraz bekledim, "Ne mutlu Türk'üm diyene!" diye bağırdım. Yine bir tepki gelmedi. Yine karma bir insan grubunun ortasında ortak paydada birleşerek anlık da olsa bir birlik ruhu yakalamayı denemiştim. Olmadı. Kim bilir o sırada plajda kaç Atatürkçü, kaç Atatürk karşıtı, kaç Atatürk karşıtlarından çekinen kişi vardı. Bir saat sonra kontrol ettiğimde tepesine basılarak yıkılmıştı yapıtım.
Anıtkabir'e basmak kendi ayağına sıkmaktır
10. Yıl Marşı'nın 5. kıtasında "İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz" demiş Faruk Nâfiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar. Atatürk'ün ideali. Bugünse alabildiğine imtiyazlı, sınıflı, bölünmüş bir toplumuz. Sokakta bağırsan "Türkiye laiktir, laik kalacak!" diye, hatta "Türkiye Türklerindir!" diye, katılacak olan var, nefretle bakacak olan var. Herkes "kaynaşmış" bir kitle olmadığımızı bildiği için temkinli. Belli değil ki, sokakta yürüyen insanlardan kaçı "bizden", kaçı değil? Her kesimin kendi sloganı var. Plan yapıp, önceden duyurup kendi kitleni belli bir yerde toplarsan yakalayabiliyorsun o ruhu. Onlar kendi sloganlarını bağırıyor, biz kendi sloganlarımızı. Onlara göz yumuluyor, bize cop, gaz, gözaltı var.
Ben saygı duymuyorum bu bölünmüş toplumdaki her kesimin her görüşüne. Nefret etmiyorum, ama cehalete saygı duymuyorum. Benim gözümde iki grup var: gözü açık olanlar ve uyuyanlar. Bir yanda somut, gerçek bilgiye dayalı doğru görüşü savunanlar, diğer yanda yalanlara, çarpıtmalara, beyin yıkamalara kanarak yanlış görüşü savunanlar. Doğru olan Atatürk'ün önümüze hayatıyla ve sözleriyle madde, madde, sayfa sayfa, devrim devrim koyduğu ilkeler ve ideallerdir. Doğru olanın içersinde var olan görüş varyantlarına saygı duyarım, tartışırım, fikir alış verişinde bulunurum, icabında görüşümü güncellerim. Ancak Nazım Hikmet'in "Akrep gibisin kardeşim" diye başlayan şiirindeki "kardeş"lerime karşı görevim sadece ışık tutmak ve beklemektir... bize karşı olmakla, Atatürk'e karşı olmakla aslında kendi ayaklarına sıktıklarını fark edene kadar, onların da yerinin bizim yanımız olduğunu, kardeş olduğumuzu ve birlikte güçlü olacağımızı anlayana kadar.
Rehâvete düşmeyelim, ey millet! Bu vatan bizim! Ormanı da bizim, madeni de bizim. "Başkasına satalım" diyenler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar azınlıktalar. Korkuyorlar. Korkuyorlar, çünkü yıllarca uyuttukları kesimin bir kısmı uyandı, uyanıyor. Bir de uyutamadıkları yeni bir nesil var. Korktukları için canhıraş saldırıyorlar, Yunan askerlerinin 30 Ağustos 1922'den itibaren kaçarken köylerimizi yakması gibi alel acele yakıyor, talan ediyorlar. 103 yıl önce Ata'mızın önderliğinde atalarımız imkansızı başararak zafer kazandı. Biz de bir gün, bir şekilde kazanacağız! "Zafer bizimdir" diyeceğiz. Çünkü biz "Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız".
Ne mutlu Türk'üm diyene!


