Sizce yaratıcı sanatçı topluma karşı sorumlu mudur? Nelerdir sorumlulukları veya yükümlülükleri?
Benim cevabım: Özgür yaratım halindeki bireyin kimseye karşı bir sorumluluğu yoktur.
Neden mi?
Önce yaratıcı sanatın tanımı ve doğası üzerine kafa yoralım. Düşünelim: sanat nasıl bir meslek? Ne için var?
Her mesleğin sorumlulukları, yükümlülükleri vardır. Çünkü meslekler insanların başkaları için ürettikleri şeyleri veya verdikleri hizmetleri kapsar. Meslek demek, iş demek. İtfaiyeci, polis, sağlık görevlisi, şoför, pilot uyanık ve çevik olmak zorundadır. Yargıç, avukat, savcı, yönetici âdil olmak zorundadır. Mimar, mühendis, şehir planlamacısı doğru hesap yapmak zorundadır. Pazarcının, marketin, kasabın, manavın sattığı sebze, meyve, et, balık taze olmak zorundadır. Bu meslekler bu yükümlülükleri yerine getirmezse insan sağlığına veya hayatına mâl olabilir, hayat bir trajediye dönebilir; ülkemizde her gün gördüğümüz gibi.
Yaratıcı sanatçı ise hiç bir şey olmak zorunda değildir, sanatını hiç bir kalıba veya standarda uydurmak zorunda değildir. Çünkü sanat bir meslekten çok bir oyundur! Bir oyunun kuralları konabilir, ancak o kurallar yıkılabilir de, baş aşağı da çevrilebilir ve bundan kimse bir zarar görmez.
Kimler oyun oynar? Çocuklar! Hatta sadece insan çocukları değil, bazı hayvan yavruları da oyun oynar! İşte tüm sanatların ve sporların kökeni buradadır. Çocuklar bir görevi yerine getirmek için değil, eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek için oynarlar. Zevk için!
Sanat da zevk için yapılır, insanın ruhunu doyurmak için yapılır. Herkesin zevki farklıdır. Zevk için yapılan bir şeyin zorunlu koşulları olmaz, zevk sahibinin zevkine kalmıştır. Bu nedenle Batı dillerinde bir enstrüman çalmanın eş anlamlısı oyun oynamaktır: to play/spielen/jouer. Bu insanlar baştan dilleriyle kabul etmişler, sanatın bir oyun olduğunu.
Oyuncağıyla oynayan çocuğa karışmak revâ mıdır, "öyle oynanmaz, böyle oynanır" diye? Kumarhanede poker oynayana, turnuvada satranç oynayana, ligde futbol oynayana bunu söyleyebilirsin, gerektiğinde kuralları hatırlatırsın. Ama onlar yetişkin! Çocuklar oyunlarında özgür bırakılmalıdırlar. Benim 5 yaşındaki kızıma bir oyuncak bebek hediye ettiğiniz anda tüm giysilerini soyuyor. Kendi bilir! Bundan ne zevk alıyor bilmiyorum ama, yaratıcılığını geliştirdiğinden eminim.
Oyundan işe...
İnsanın yaşı büyüdükçe oyunlar ciddîleşir, kuralları olur, kurallar gittikçe karmaşıklaşır. Bazı oyunlar mesleklere dönüşür. Bu oyunların kimisi spora, kimisi sanata evrilir. O zaman işin içine ister istemez sorumluluklar, yükümlülükler girer.
Burada sanatçılar arası bir sınıflandırma yapmak gerekiyor: bir yaratıcı var, bir de uygulayıcı. Aslında ikisi de birbirini içerir, yin ve yang gibi. Bu içermenin oranı duruma göre değişir. Besteci yaratır, icracı uygular; ama duruma göre besteci kendi eserini icra edebilir, veya icracı içine kendinden az da olsa bir şeyler, yani "yorum" katabilir. Koreograf yaratır, dansçı uygular; ama koreograf bedeniyle (bizzat dans ederek) düşünebilir, dansçı da ona verilen koreografiye yorum katabilir. Bazı durumlarda uygulayıcının yorumdan fazlasını yapmasına, doğaçlama yapmasına izin verilir.
Bazı durumlarda yaratıcı ve uygulayıcı rolleri birden fazla sanatçının arasında paylaşılabilir, ekip gerektiren büyük işlerde birlikte yaratılabilir, birlikte icra edilebilir. Bazen karmaşık bir uygulamayı koordine etmek, yönetmek gerekebilir. Orkestra şefi, yönetmen, küratör hem icracıdır, hem uygulayıcıdır, hem de koordinatördür.
Her hâlükarda olay iki temel rolün paylaşımı etrafında döner. Rol paylaşımı olan bir yerde de ister istemez sorumluluk vardır.
Uygulayıcıların yaratıcılara karşı sorumluluğu vardır: yaratılmış eserin özünü anlayıp alıcısına doğru şekilde aktarabilmek. Uygulayıcı kısmen yaratım rolünü de üstlenmişse bu sorumluluğunda esneklik payı var demektir; ancak bu temel prensibi değiştirmez: uygulayıcı, yaratıcıya karşı sorumludur. Yaratıcı ise... "kendi vicdanından ve ruhundan başka kimseye hesap vermek zorunda değildir" demek isterim ama duruma göre değişir. Bu onun özgür ve bağımsız olup olmadığına, ne ölçüde özgür olduğuna bağlı.
Şöyle ki; bir çocuk resim yaparken kağıdın üzerine anlaşılmaz ve orantısız bir şekil çizip, ona "ev" veya "köpek" diyebilir. Kimse karışamaz, "köpek öyle çizilmez, böyle çizilir" diyemez, "köpek çizme, at çiz" diyemez. Çocuk yahu! Ne karışıyorsun? Bırak eğlensin, içinden geldiği gibi, içinden geleni çizsin! Ne var ki o çocuk büyüyüp de profesyonel bir ressam olursa, resim yapmak onun için sadece bir oyun olmaktan çıkar, aynı zamanda bir iş olur. Bu da beraberinde bazı sorumlulukları ve kısıtlamaları getirir. Örneğin bir anaokulunun sınıflarına duvar resimleri yapmak üzere iş alacak olursa, yaratıcı güdüleri öyle gerektirdiği için oraya çıplak insanlar resmetme lüksü yoktur. Bir tasarımcı bir peçetenin üzerine simetrik bir desen işlemek üzere bir firmadan iş almışsa, orada içinden geldi diye simetriyi bozma lüksü yoktur. Bir restoran piyanisti kısık sesli, dramatik çıkışlardan uzak, yemeğin ve sohbetin arka planında kulağı okşayan şeyler çalmakla yükümlüdür. Aklına esti diye orada Boulez'in 2. Piyano Sonatı'nı çalamaz -işini kaybetmek istemiyorsa-:P
Yani sanat özünde bir oyundur ama, bu oyundan sonradan doğmuş pek çok iş ve işlevi vardır. Sanat çok amaçlıdır. Böyle durumlarda elbette sanatçıyı bağlayan zorunluluklar, sorumluluklar vardır. Ancak bunlar işverene, takım arkadaşlarına veya "müşteriye" karşı, veya sanatçı kimi seçmişse -örneğin çocuklara, gençlere, ulusuna, devletine veya insanlığa karşı- olan sorumluluklardır. Yanlış anlaşılmasın, bunları yadsımıyorum. Vurgulamak istediğim şu: sanatçı sorumluluklarını kendi seçer! Sanatın kendisi doğası itibariyle sorumluluk üzerine kurulu değildir. Polis memuru veya cumhurbaşkanı canı isterse adaletsiz davranma lüksüne sahip değildir. Görevini aksattığı anda birileri zarar görür. Sanatçı ise "bugün havamda değilim" deme lüksüne sahiptir:) Sanatını "aksatırsa" kimse zarar görmez. En fazla sanat alıcısının keyfini kaçırır, işinden olur (iş başındayken keyfî davranırsa).
Geçimini sanatıyla veya bir başka yolla temin eden sanatçı, "iş"ten arta kalan boş zamanlarında sorumluluklarını bir kenara bırakıp çocukluğundaki gibi özgürce yaratabilir. İşte, bu çok değerli bir andır! Özgür yaratım anı. O an o sanatçı çocuk gibidir. Onu bağlayan hiç bir dış etken yoktur. Onu bağlayan şeyleri kendisi seçer. Canı isterse, büyük bir usta olduğu halde, o gün çok basit bir şey yaratır; örneğin tek renkli bir tablo veya tek sesli bir beste. Dilerse onu etkileyen bir toplumsal olayı, savaşı, açlığı, ahlaksız yönetimleri betimleyen veya eleştiren, toplumun bilincini yükseltmeye yönelik bir eser yaratabilir. Bu erdemli bir davranıştır elbette. Ancak bir zorunluluk veya sorumluluk değildir. O sanatçının içinden, aynada gördüğü poposuna serenat yapmak gelirse bunu da yapabilir. Kimse bunu yaptığı için onu ayıplamamalıdır. Bir çocuk gibi hoşgörülmelidir.
Toplumsal sorumluluk projelerini yaratacaklar her zaman bulunur. Asıl can alıcı soru şudur: özgür ve yetkin sanatçı kendiyle baş başa kaldı mı içinden ne gelir, neler yaratabilir? O anda beynin içindeki nöronlar arasında ne gibi yeni bağlantılar kurulur? İşte o an her şey olabilir! Absürt şeyler de olabileceği gibi, büyük sorunlara büyük çözümler de doğabilir. Yaratmak büyülü bir şeydir, tanrıcılık oynamaktır!
Küçük çocuklar hiç birimizin sahip olamayacağı kadar özgür bir beyne sahiptirler. Yargılanma korkusu yoktur onlarda (biz bunu kafalarına sokana kadar). Kim ne der, diye düşünmeden, rahatlıkla yaratır ve keşfe çıkarlar. Biz yetişkinlerse çocukların büyümeden asla sahip olamayacağı birikim ve yetilerle donanmışızdır. Sanatta ustalık mertebesine ulaşmış bir yetişkinin donanım ve becerilerini bir çocuğun özgür beynine yerleştirebilseydik, tarihte görülmemiş düzeyde yaratıcılık taşan şaheserlerle karşılaşırdık.
İşten oyuna...
Şu Jackson Pollock delisinin yaptığına bakar mısınız!? Sermiş tuvali yere, almış eline boya kutusunu, damlatmış, akıtmış, sıçratmış; ortaya çıkan şeye "resim" demiş. Böyle resim mi olur Allahını seversen?! Çocuk gibi!.. Ama işte o tablo bugün sanat tarihinin paha biçilmez bir kilometre taşı. Neden acaba?..
Peki György Kurtág manyağının yaptığına ne demeli!? Piyanonun tuşlarına yumrukla girişerek müzik mi yapılır?! Yavrum, evladım, dur, vurma, kırarsın! Ama bu adam 20. yüzyılın en önemli bestecilerinden biri. Eserinin adını isabetli olarak "Játékok" koymuş, Macarca: "Oyunlar". Utanmadan bir de Çaykovskiy'le dalga geçiyor!... Hmmm, belki de dalga geçmiyor, oyun oynuyordur?..
Burada bu eserlerin sanatsal değerini tartışacak değilim. Şu kadarını söyleyeyim, bu adamlar akademi/konservatuvar bitirmiş, kendi sanatlarında gerekli teknik donanımı edinmiş, bunun üzerine çocuksuluğa dönmeyi seçmiş yaratıcılar. Yarattıkları eserlerde Michelangelo veya Mozart'ta gördüğümüz geleneksel anlamda bir "teknik" yok, ama bu bilinçli bir seçim. Onun yerine başka bir şey var. Adını koymak zor ama, kafa açıyor, diyebilirim;)
Bu demek değil ki özgür bırakılan her sanatçı çılgınlığın dibine vurur. Geçimini bir müzik fakültesinde ders vererek sağlayan besteci dostum Mert Karabey'in "Kayıp Sarı Kedi için Ağıt"ı da yaratıcının özgür kaldığı anda içinden gelerek yarattığı bir eserdir, tüm diğer eserleri gibi. Mert Karabey istediğinde çılgın ve neşeli yanını ortaya koyabilen, istediğinde trajik konuları da ele alan bir besteci. Ne yaparsa yapsın, yaratırken içindeki çocukla bağlantısı hep devam ediyor.
Mesele o özgür anda yaratıcının içsel gündeminde ne olduğudur. Bu son derece ciddi bir şey de olabilir, olmayabilir de.
Bu arada, "yaratıcı sanatçı özgür olmalı" derken, demiyorum ki "özgür sanatçı her zaman en değerli eserleri yaratır". O onun ustalığına kalmış. Sanatın iyisi, kötüsü olur. Estetiğin kuralları vardır. Kompozisyon, denge, kontrast, ahenk, işlev, bütünlük, duygu, ruh, felsefe... Ressam tablosuna renkleri veya figürleri dengesiz biçimde yerleştirirse zayıf bir eser yaratmış olur. Bu tespit edilebilir bir şey. Ancak renk ve figür olarak ne seçeceği tek başına eserinin değerini belirlemez. Onları birbirleriyle nasıl ilişkilendirdiği belirleyicidir. Altın varak al, dengesiz yerleştir: değersizdir. Pollock'un deli saçması tablosundaki renkler ve desenler dengeli yerleştirilmiştir. Besteci de ne kadar kulağa hoş gelen ezgiler bulursa bulsun, bunları hiç bir bütünlük, tamamlayıcılık oluşturmayan bir düzende yan yana ve/ya üst üste koyarsa zayıf bir eser yaratmış olur. "Ben böyle seviyorum" diyebilir, kendi bilir, zevk meselesi. O eseri okulda not almak için veya iş için değil de kendi zevki için yapmışsa kimse ona "hata ettin" veya "sorumluluklarını aksattın!" diyemez. Sadece "beğenmedim" diyebiliriz, veya "dengesiz olmuş, orantısız olmuş, kötü olmuş...".
Peki "kötü" olması bir sorun değil mi? Eğer birileri bu sanatçıyı "dâhi" diye pazarlamaya kalkmıyorsa sorun yok. Bırakalım, eğlensin, derim. Çocuğun çizdiği resim bir şeye benzememişse veya üst üste koyduğu Lego parçaları her an dağılacakmış gibi dengesiz duruyorsa bu bir "kabahat" mıdır? Yaratıcısı eserini öyle seviyorsa başka türlü olmasını gerektiren bir durum yoktur. Evet, sanat kaliteli ve kalıcı olduğu zaman değerlidir. Ancak öyle olmak "zorunda" değildir, bir itfaiyecinin her zaman çevik olmak zorunda olduğu anlamda. Sanat, onu yaratanı tatmin ediyorsa temel işlevini yerine getirmiş demektir. Ondan sonra sanatın başka bir işlevi yerine getirip getirmemesi isteğe bağlıdır, "opsiyonel"dir, tıpkı en baştan sanat yapıp yapmamanın isteğe bağlı olması gibi.
Sanatçı oyunu büyütmeyi seçerse...
Tabii, her erdemli insan gibi, yaratıcı sanatçı da kendini geliştirdiği sürece, genel kültürü ve sanat tarihi bilgisi ilerledikçe, kendi alanındaki ve diğer sanatlardaki büyük eserleri tanıdıkça, estetiğin kurallarını içselleştirdikçe, kendi sanatında çok çalışıp ustalaştıkça, eserlerinde azla yetinmeyen, sürekli mükemmeli kovalayan bir insana dönüşecektir. O zaman da özgürce yaratmaya oturduğunda o kendisine mükemmeli yakalamaya yönelik sınırlar veya yönergeler belirleyecektir. Yani ideal durum, sanatçının yüksek hedefleri kendisinin istemesidir, seçmesidir; tıpkı büyüyüp becerilerini geliştiren çocuğun Lego'yla sallapati şeyler yapmaktan göz kamaştıran eserler yapmaya evrilmesi gibi. Onu yönlendiren her zaman bu işten aldığı zevktir; büyüdükçe tutkuya dönüşen, takıntı düzeyine ulaşabilen, abartıldığı zaman sanatçının sağlığına bile mâl olabilen, ama bir o kadar da sanatın kalitesine yarayan bir meraktır. Büyük sanatçılar boş yere genç yaşta ölmezler. O kısa hayatların büyük bedelleri ve bir o kadar büyük ödülleri vardır. Mücadele dolu bir yaşam, ardından ölümsüzlük!
Sanatçı kendi isteğiyle olgunlaşmayı seçmişse, içindeki çocukla bağlantısını hiç kaybetmeden, ama bir o kadar disiplinle çalışarak yıllarını geçirebilir. Onun çıraklık çağından ustalık çağına kadar tek yaptığı şey oyun oynamaktır; sadece gittikçe derinleşen bir oyun. Böyle geçirilmiş bir hayatın sonucunda sanat dediğimiz oyuncağın yüce bir şeye dönüşmesi, gönüller fethetmesi, hayatlar kurtarması, dünyayı değiştirmesi mümkündür.
Atatürk'ün "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir" derken kastettiği hayat damarları bu gibi sanat eserleridir, insanların ruhlarını besleyen ve yücelten başyapıtlar ve kuşkusuz onların oluşumunu hazırlayan, her günü, her bireyi sanat dolu bir toplum. Yoksa, en "sanatsız" milletten bile "sanat" nâmına iki taktak, bir laklak çıkar!
O "hayat damarı" nasıl tesis edilir?
Bir milletten büyük sanatçıların ve başyapıtların çıkabilmesi için önce insanların sanatı ideolojilere, sorumluluklara, sınırlara hapsetmeden, neşe içinde, keyifle, içlerinden geldiği gibi sanatla oyun oynama alışkanlığı geliştirmesi gerekir; tercihen çocukluktan başlayarak ve çocukların zaten doğallıkla yaptığı şeyin doğal bir uzantısı olarak. Sanat seçilmişlerin oyuncağı değildir, herkesin oyuncağıdır. Her çocuk resim yapmalıdır, şarkı söylemelidir, dans etmelidir ve diğer sanatlarla tanıştırılmalıdır. Her çocuğun oyuncaklarının arasında bir müzik aleti olmalıdır. Bu oyunları herkes oynarsa zamanla içlerinden birkaçı sivrilir, büyük "sanatçı" olur. Kimse oynamazsa sivrilenler daha az olur; daha fenâsı, büyük sanatçıyı dalgacıdan ayırt edemeyen bir toplum yetişir. İşte bu, hayat damarı kopuk bir durumdur.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Hem sanatçı özgür olsun, kafasına göre takılsın, kaliteli bile olmasa olur diyorsun; hem de kalitesini beğenmediklerine taktak, laklak, dalgacı diyorsun. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?"
Açıklayayım. Efendim, "dalgacı" dediklerim, amatör düzeyde beste yapan, tasarım yapan, dizi film vb. çeviren ve yaptıklarını bir "şey"miş gibi ciddiyetle topluma pazarlayıp bu işten ekmek yiyen tiplerdir. Bazı sanat erbâbı böylelerini "sanatçı" diye tanımlamayı bile reddeder. Ben bunu sorun etmiyorum. Öyle yaparsak "sanatçı"nın nerede başladığını kolay kolay tayin edemeyiz. Kime göre, neye göre? Ben diyorum ki herkes sanat yapsın, çocukluktan itibaren. Her çocuğa "âferim" dediğimiz gibi her amatöre de "âferim" diyelim, teşvik edelim. Amatör sanat herkesin harcı olduğu zaman üst düzey sanatın değeri daha iyi bilinir. Amatör de yerini bilir, doğru dürüst pişmeden albüm falan çıkarmaya kalkmaz.
Öyle bir toplumun içinden öyle sanatçılar ve öyle sanatseverler çıkacaktır ki, bugün piyasada yarım yamalak marifet sergileyip, onu allayıp pullayıp pazarlayan ve milyonlarca takipçisi olup paraya para demeyen bazı tipler birer "profesyonel" olarak ekrana, sahneye çıkamayacaklardır. Çıksalar bile okul müsameresine, amatör ve mütevazı sahnelere çıkacaklardır. Arkadaşları onları alkışlayıp "âferim, çalışmaya devam et, ileride daha güzellerini yaparsın" diyeceklerdir:) Çünkü öyle bir milletin daha gelişmiş bir sanat kavrayışı olduğundan, bunlara prim vermeyecektir; daha yüksek sanat eserlerine yönelecektir. "Yüksek sanat" derken de "herkes arabada opera dinlesin" demiyorum. Popüler müziğin bile kalitelisini yapmak mümkün. Nerede Onno Tunç, Melih Kibar, Esin Engin elinden çıkma "pop" besteler ve düzenlemeler, nerede bugünün mâlum zıpçıktıları -isim verip de polemik yaratmak istemiyorum, siz anladınız-?
Son bir parantez: son verdiğim örnekler neden hep 70'li yıllardan dersiniz? Bugün de yok mu kaliteli pop yapanlar? Var olmasına var da, bulmak zor. O zamanlar kaliteli pop vitrindeydi, ön plandaydı! Çünkü bugüne kıyasla daha iyi bir eğitim sistemi, dolayısıyla daha eğitimli, daha kültürlü bir Türk milleti vardı. TRT vardı, tek kanaldı. TRT milletin zevkini eğitiyordu. TRT herkesi çıkarmıyordu mikrofon, kamera önüne. Denetliyordu. Denetlediği sanatçının şöhretinden ziyade, müziğinin kalitesine bakıyordu. Ne yazık ki siyasî odaklı ayıklama da yapıyordu; bu yüzden bir takım değerli eserleri de reddetti. Ancak o dönemde milletin radarına pek fazla kalitesiz müzik girmedi. Mutlaka o dönemde de vardı 3 akorla, 3 yarım lafla müzik yapanlar; ama o insanlar muhtemelen TRT'ye başvurmaya cüret etmiyorlardı, amatör olduklarını bilip oturuyorlardı, hadlerini biliyorlardı. TRT'nin dışındaki serbest piyasa da bugünden daha seçiciydi. Ben, bana "öff, bu kadar da vasatlık olmaz yahu!" dedirten bir 45'lik plağa rastlamadım. Siz rastladınız mı? Oysa bugün Spotify ve YouTube çöplük gibi! İçinde pırlantalar da var, karpuz kabukları da. Herkes oyununu vitrinde oynuyor!
Sanatın, özellikle müziğin oyunla ilişkisinin yanı sıra dile benzerliği de dikkate değer. "Müzik nasıl öğrenilmeli?" adlı yazımda...


