Akıl almaz bir karar ve uygulamayla Bilgi Üniversitesi (BÜ) bir gece kapatılıp, iki güç gece sonra açılınca, aklıma 1990’ların sonu, 2000lerin başı geldi. Kararı bir grup eleştiriyor bir grup da o kurumu ‘liberallerin’ yurdu, yatağı sayarak küfür ediyordu. Ne güzel daima küfür edecek bir şey buluyoruz ve gökteki yıldızları ararken önümüzdeki çukurlara paldır küldür düşmek bizde bir karakter özelliği.
Biz o zamanlar bir avuç insan, Bilkent’te uygulayıp çok başarı kazandığımız hayli ilginç bir yöntemin ve büyük bir arama konferansından çıkmış sonuçların izinde giderek Sabancı Üniversitesini (SÜ) kuruyorduk. Sabancı Kulelerinde başlamıştık. Oranın fazla resmi ve ‘menagerial’ havasında sıkılınca bir dediğimizi iki etmeyen Sakıp Sabancı Beyin, Güler Sabancı Hanımın yönetimi bizi Karaköy’deki Minerva Hana taşıdı. Çocukluğumun geçtiği, dayımın avukatlık yazıhanesinin bulunduğu Bankalar Hanın karşısında yaşamaya başladığım için ayrıca memnundum. Yayınlanan kararnameyle üç üniversite (Bilgi, Işık, Sabancı) birlikte kurulmuştu. Bilgi’ye daima dışarıdan ve nispeten sınırlı şekilde ama diğerlerine 1998 sonrasında yıllarımı vererek her üç üniversiteye de katkımın olmasını hayatımın en önemli gururlarından biri sayarım.
SÜ’yle gece gündüz uğraşırken Bilgi Üniversitesinin kuruluş etkinliklerini de izliyordum. Ankara’da ve İstanbul’da akademik ve entelektüel hayattan tanıdığım tüm eşim, dostum oradaydı. Üniversitenin öncesindeki tarihini biliyorduk. Oğuz Özerden’in vizyoner, yaratıcı ve cesur girişimciliği durduğu yerde durmayı bilmiyordu. İngiltere’deki bazı önemli okullarla ortak diploma veren bir kurumu kapatmış veya dönüştürmüş, Bilgi Üniversitesini) başlatmışlardı. Dostum ve artık tarihlerimizin birbirine karıştığı Prof. Asaf Savaş Akat Kurucu Rektördü. Ne bileyim, Mete Tunçay, Aydın Uğur, Murat Belge, Jale Parla ve daha kimler kimler, tümünün adını saymam olanaksız, oradaydı. Müthiş bir anlaşma, uzlaşma, dayanışma içinde çalışıyorlardı. Bir süre Sabancı’daki çalışmalarım bitince ilerlemiş akşam üstü saatlerinde, 19 civarında Bilgi’nin kampüsüne gidiyordum, hocalarla sistemi, müfredatları, modeli ve daha birçok şeyi tartışıyorduk. Bugüne kadar da BÜ’yle ilişkim hiç kopmadı.
Bilgi Üniversitesi gerçekten çok güçlü bir kadroyla ve kelimenin tam anlamıyla ‘liberal arts’ eğitimi vermek üzere kuruldu. Vurguladığım kavram, bizde her şeyin altında küfür edilecek meçhul ama muhayyel bir ‘liberalizm’ arayanların (üstelik en eğitimli, en yetenekli kişiler var aralarında) anladığı liberalizm değildir. Beşerî ve sosyal bilimlerin öncelikli ve ağırlıklı olduğu, temel eğitimin bu çerçeve içinde verildiği, sonradan dileyenin istediği alana yöneldiği eğitim sistemini kapsar. Anglo-Sakson hatta kıta Avrupa’sı eğitim modeli budur. Nitekim Amerika’da ve İngiltere’de bu ‘liberal’ kavramı bir de uygulamanın olağanüstü esnekliğini kapsar.
SÜ, söz konusu anlayışı sonuna kadar yürüttü. Bölümsüz üniversite oluşturdu. Öğrencileri başlangıçta doğrudan üniversiteye almak istedik, başaramadık ama dönemin YÖK Başkanının büyük katkısıyla fakültelere kayıt ettik. İlk bir buçuk yılı ortak okuduktan sonra öğrenciler mezuniyet programlarını seçip okulu bitirdiler. Bilgi bu ölçüde ileri gitmedi. Ama kendisini bir büyük ‘liberal’ vahaya çevirmeyi başardı. İnsanların 2000’lerin başında kitleler halinde üniversiteyle buluşmasının zemini oldu. Sıraselviler Caddesindeki bir binada geceleri geç saatlere kadar hocalar ders veriyor, insanlar dinliyordu.
BÜ, bir sosyal ve beşerî bilimler üniversitesi olarak kuruldu. Mühendislik alanındaki etkinliğini bugün de bilmem. Güçlü olduğu ikinci fakülte, ODTÜ geleneğine bağlı ve dayalı olan, toplumsal bilimlerle iç içe geçmiş Mimarlık Fakültesidir. (O fakültenin tasarlandığı dönemde, 2003-4 yılında İhsan Bilgin, Nevzat Sayın, Tansel Korkmaz SÜ’ye gelip, epey yukarıdan bakan bir sunuş yapmışlardı, bizim öyle bir program veya fakülte niyetimiz yoktu, iyi ki de BÜ’de başlattılar.)
Kuştepe gibi akla gelmez bir yerde başlayan ve çevresini ciddiyetle dönüştüren kampüs sonra Dolapdere’ye taşındı, derken Silahtarağa Santrali serüveni geldi. Gerçekten bir serüvendir. Oğuz Özerden malum nitelikleriyle bu büyük Osmanlı fabrikasını alıp üniversiteye çevirdi. Sonra bir Amerikalı şirket, sonra faaliyetin iptali, sonra iptal kararnamesinin iptali. Onları bilmem. Bildiğim, BU’nun her aşamasında, evresinde yaratıcı, vizyoner işler yapmasıdır. Kars’a açılacak bir okuldan Muğla’ya açılacak bir okula kadar, sertifikalar, ortak diplomalar ve daha birçok şey bu üniversiteyi 20 bin mezunun olan, bambaşka bir eğitim kurumu profiliyle bütünleştirmiştir.
Doğal olarak her dönem kendi içinden bir tepki toplamıştır. Ayrıntısını tam hatırlamıyorum ama zannederim bir derste gösterilen bir pornografik görüntü veya bir çıplak canlı performans nedeniyle itirazlar olmuş, bir akşam, bu konuların serbestçe tartışıldığı o günlerde, bir televizyon programında, uygulamayı, karşımdaki Batılı, laik, ama gelin görün ki, çok muhafazakâr Beyaz genç Türk kadın akademisyene karşı aslanlar gibi savunmuştum. Programdan sonra arayan onca erken yitirdiğimiz aziz dostum Prof. Aydın Uğur’un telefondaki hıçkırıkları kulaklarımdadır.
Şimdi gelelim meselenin öteki yanına...
1990’ların ortasından 2020’lerin şu ortasına kadar yayılan hocalık ve akademik yöneticilik hayatımda Türkiye’de ve Amerika’da bir büyük açılış ve kapanışı sadece izlemedim bizzat ve fiilen yaşadım ve uyguladım.
Bu süre zarfında Türkiye de dünya da sosyal ve beşerî bilimlerin açılışını, yayılmasını, yepyeni boyutlar ve güçler kazanmasını izledi ama Türkiye bir yandan da vakıf üniversitelerinin kurulmasına, serpilip gelişmesine tanık oldu. Bugün tüm dünyada ‘humanities’ alanları kapanıyor. Sosyal Bilimler tam bir kurumsal ve maddi gerileme içinde. Dünyanın en önemli üniversiteleri dahi bu bölümlere verdiği kaynakları, kadroları, olanakları kesiyor. Amerika’da ve Avrupa’da, üniversitelerin dışı kalan ama çok büyük fonlara sahip kurumlar da misafir araştırmacıları mühendislik alanlarından seçiyor. Türkiye’nin en iyi vakıf üniversitelerinden biri, neredeyse ‘markası’ olmuş, o kadar başarılı Kültürel Çalışmalar bölümünü kapattı.
Türkiye’de bir yandan bu gerçekle yüz yüzeyiz, çünkü sosyal ve beşeri bilimlerin gelişip açılması vakıf üniversitelerinin gelişmesinden sonradır. Oysa vakıf üniversiteleri Türkiye’de bugün başlı başına bir meseledir. Ayrıntısına girmek olanaksız. Ömrümün hiç değilse otuz yılını, işin başından şimdi gelip çatmış olan sonuna kadar bu kurumların içinde yaşadım. YÖK artık bu okulların akıl almayacak ölçüde yayılmış kontenjanlarını kesiyor, yeni fakülte açmasına izin vermiyor, bin türlü sorununun önünü almaya çalışıyor.
Çok değerli bir vakıf üniversiteleri öbeğinin yanında sorunlarını hepimizin bildiği üniversiteler ve deontoloji kavramıyla uzlaştırmayacağımız kurumlar var. Anlaşılan özellikle mali sorunlar yaşayan ve birbirinin aynı müfredatları uygulayan bu 78 üniversitenin 44 tanesi sadece İstanbul’da bulunuyor. Bulunmalı mıydı? Şimdi mesele bu kurumların güçlenmesini sağlamaktır. Değil üniversite, bölüm kapatmak dahi sorunlu bir iştir. Ama eğitim planlanmasının, hiçbir planlamanın olmadığı bir ülkede insanın başına gelenlerin hepsi ‘doğal’dır.
Bilgi Üniversitesi'nin şu mahut ‘liberalllik’ meselesi bahsettiğim yapının bir uzantısıydı. Hep söylerim, şu küfür ehlinin ne güzel nefretini kazanmış ve öylelikle onların düzeyini kanıtlamış, 1990’lı ve 2000’li başlangıç yılları Yeni Yüzyıl gazetesi, Radikal gazetesi, Bilgi Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Açık Radyo idi. Ne olduğunu bilmediğimiz o liberalizmi her defasında boğan Türkiye bu kurumları ya büyük ve karmaşık bir ittifakla (kimler olduğunu ayrıca tartışırız) yok etti ya dönüştürüp kendine benzetti ya da işlevsizleştirdi.
Oysa bu kurumlar işte o beşeri ve sosyal bilimlerin getirdiği muazzam açılımla beslenerek, oradan güç alarak son Sovyetik ülke olan (hala büyük ölçüde öyle) Türkiye’de farklı bir bakış açısı, değişik bir yorum, yeni bir görüş oluşturuyordu. Ne liberalizm kendiliğinden olur ne başka bir şey. Bütün o arayışların altında susturulmuş ve baskılanmış bir hafızaya, dayatılmış bir anlatıya, hakim kılınmış kurmaca bir gerçekliğe dönük eleştirel aklın sesi vardı. Özgürleşme daima aklın ve düşüncenin özgürleşmesidir. Ussalık yetmez. Önemli olan eleştirelliktir. O eleştirelliği sağlamak da ancak bir kavram çerçevesi kurmakla kabildir. Türkiye 1990’larda ilk kez onca yeni kavramla karşılaştı ve yerleşik olan her şey o mukabeleden nasibini aldı. Zaten dönemin en meşhur cümlesi, ne yazık ki, çoğu zaman Marx’ın Komünist Manifesto’sundan alıntılandığını bilmeden, sadece Marshall Berman’ın adından devren kullanılan ‘katı olan her şey buharlaşıyor’ cümlesiydi (devamı şöyledir: ‘kutsal olan her şey dünyevileşiyor ve sonunda insanlar, ciddi olarak kendi yaşam koşulları ve diğer insanlarla olan ilişkileriyle yüzleşmeye zorlanıyor’.) Pek az cümle bir dönemin ruhunu bu kadar iyi yansıtır.
2000’lerin üniversiteleri de BÜ de bu iklime, bu muhakemeyle doğmuştu. İrdeleyen, sorgulayan ve muhalif olan bir tutumun bulunmadığı bir üniversite varsa ona üniversite denemez. 2000’lerin sabahlara kadar devam eden televizyon programlarının, her köşeden bir başkası fışkıran girişimlerin, inisiyatiflerin, sonu gelmez panellerin, açık oturumların maksadı, manası buydu. Liberal tutuma (bilmeyenler bu kavramı liberalizmi karıştırır) karşı çıkanlar ise bugünün cehennemine odun taşıdıklarını belki bir gün gelir ayrımsarlar. Bilgi Üniversitesinin tarihi sadece o üniversitenin tarihi değildir. Hiçbir tarih sadece kendisine ait değildir. Her tarih bir bileşkenin içinde oluşur.
Beterin en beteri, 2000’lerin liberal kurumları teker teker boğulurken sesini çıkarmayanların şimdi göz yaşı dökmesidir.


