Zaman kavramının katmanları nelerdir ve katmanlarda neler saklıdır, sorusu her zaman heyecan verici yanıtlara yol açmıştır. Aziz Augustinus, İtiraflar'da “Hiç kimse bana sormazsa biliyorum da biri sorup da ona açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum. Buna rağmen bildiğimden eminim diyeceğim bir şey varsa o da şudur; hiçbir şey geçip gitmemiş olsa geçmiş zaman olmaz…” diyor. Değişik bir bakış açısı. Akıp giden, gelip geçen ve tanıklık edilen bir kavram olarak yansıtıyor zamanı. Oysa bir yere aktığı yok; belki de bazılarının ileri sürdüğü gibi bir helezon şeklinde yükselip gidiyor. Bizim ömrümüz de bir döngü şeklinde yükseliyor. Kimi zaman durup aşağıya bakıyoruz ve başımız dönüyor. Kendimizi aşağıda bir yerlerdeyken görüyoruz. Zamanda yolculuk gibi. Hiç eskimeyen o fantezi aslında gerçek. Zihnimiz sürekli bir zaman yolculuğu içinde. Hatırlama yetisini yitirmediğimiz sürece olağanüstü bir hızla zaman yolculuğu içindeyiz. Biz şu an'ı yaşadığımızı sanırken, o an aslında çoktan geçmiş zaman oluyor; biz onun geçmiş zaman olduğunu algılayana değin gelecek zaman önümüzde beliriveriyor. Bunu en yoğun şekilde yolculuklarda hissetmez miyiz; bir otobüsün, trenin, otomobilin penceresinden akıp giden manzara, geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı bir arada yaşatır bize. Bu an'lar da birikip durur. Sonra dönüp bakarız; yani hatırlarız. Baktıkça hissettiğimizse gerçekte bir baş dönmesi halidir. Zamanın başımızı döndürmesi sanatın ruhu olabilir mi diye sormak isterim. Yaratıcılık o baş dönmesinin oluşturduğu bir şey değil midir? Eski bir fotoğraf, bir defterde unutulmuş bir cümle, bir pencerede silinmemiş bir çift göz, belleğimize çakılmış bir ses, geçmişten gelip bugüne düğümlenerek zihnimizi ateşleyip bir şiire, öyküye, romana şarkıya, resme dönüşebilir. Zamanı olduğu yerde durdurabilir, helezonun döngüsü sözcüklerle, seslerle, renkler ve çizgilerle yeniden şekillendirilebilir. Sanatın zaman ötesi olması da belki buradan geliyor.
Elias Canetti, biriken zamanı, şimdiki zamanın yaşanması olarak düşünmüştür. Körleşme'de "Ah, bir ortadan kaldırılabilseydi şu şimdiki zaman. Dünya üzerindeki tüm mutsuzluklar, yeterince gelecekte yaşayamamaktan kaynaklanıyordu" der. Romanın bir yerinde de "Bir gün gelecek, tek bir geçmiş tüm insanları barındıracaktı; geçmişten başka bir şey var olmayacaktı, çünkü herkes yalnızca geçmişe inanacaktı” der.
Bütün bunlar zamanın bireysel bir his olarak algılanmasından doğuyor. Canetti'nin kendi dünyamıza kapanmamızı da bir tür körleşme olarak görmesi bu nedenle. Ancak öte yandan toplumsal bir zaman da var. İbrahim Dizman Canetti de böyle düşünüyor olmasa tüm insanları tek bir geçmiş zamanın barındıracağına vurgu yapmazdı.
Bu ikili zaman algısını düşünmeme sebep Selda Bağcan'ın bir X paylaşımı. 19 Mart sürecindeki protestoların öncüsü gençlerin söylediği şarkılara gönderme yapan Bağcan "Yuh Yuh, yazılmasının üzerinden 60 yılı aşkın zaman geçmesine rağmen bugün Z kuşağı ile yeniden gündemde" diye yazmış. Bu paylaşımı okuyunca düşündüm: Bireysel zaman algısı ile toplumsal zaman algısı buluştuğunda mı akıp gideni düğümleriz? Örneğin bugün 70'li yaşlarının sonuna yaklaşan 68 kuşağı da, 1970'lerin hercümercinden geçmiş olanlar da, Gezi'de ağaçlara sarılanlar da ve İstanbul Üniversitesi'nden Beyazıt'a, oradan Saraçhane'ye akanlar da aynı şarkıları söylüyorsa bunun adı geçmiş ve şimdiki zamanı birbirine düğümlemek değil midir? Toplumsal duyarlılığı zamanın ırmağına bırakıp kuşaktan kuşağa geleceğe taşımak değil midir?
M.Heidegger, bu soruya yanıt verircesine zamanı insanın anımsaması, şimdiki an’ı yaşaması ve geleceği öngörme becerisiyle ilişkilendiriyor. Ayrıca, insanın kendi var oluşunu zaman içinde inşa ettiğini söylüyor. Bu, fikirler, hayaller, arzular, beklentilerle yoğrulmuş insanlık mücadelesi için de böyledir ve hiçbir toplumsal mücadele zamana yenik düşmez ne Türkiye'de ne başka bir yerde...


