Bu hafta başta köyün delisi Sn. Trump (teşhis benim değil, 2000 civarında ciddi Amerikalı psikiyatri doktorunun), ardından aniden uyuşturucu düşmanı olan hükümetimizin uygulamaları, Beşiktaş Kulübü eski başkanının boy boy resimleri… Bunlar sayfalar yazılacak konular.
Önemli olan ise ülkedeki içinden çıkılamaz hâle gelen yönetim problemleri ve bunların doğurduğu fukaralık… Ancak bende maalesef başka konulardan bahsetmek durumundayım…
AKP hükümeti uygulamaları giderek tuhaflaşıyor… “Bütçede para bitti, onun için emekliye düzgün maaş veremiyoruz.” diyerek problemlerini mertçe açıklamışlardı. Ancak sanki bu durum kontrol edilemeyen bir “ilahi” oluşummuş gibi bahis olunuyor. Aynı “Eşel Mobil’de para bitti, onun için mazota 80 lira verin!” demeleri gibi…
Bu ve bunlara benzer “bahanelerin” altında sizin verdiğiniz kararlar yok mu beyler? Akaryakıt fiyatını bütün dünya devletleri kendi ekonomik durumuna göre ayarlamaz mı? Eşel Mobil’i siz icat etmediniz mi?
Eskiden “bütçe” diye bir “ciddi anlayış” vardı; devlet, yatırımlarını ve harcamalarını, bu dalda siyaset ile ilgisi olmayan, salt “gerçeklere ve analizlere dayanan” raporlar çerçevesinde yapardı. Devlet Planlama Teşkilatı mesela hangi fabrika ne zaman, nereye, kaça yapılmalı filan gibi çağdaş metotlar ile çalışmalarını yapar, ilgili bakanlıklara Başbakanlık aracılığı ile yollardı; uygulamalar böyle başlardı.
Para harcamaya yönelik devlet bütçesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) adına Sayıştay tarafından denetlenir; Anayasa’nın 160. maddesi uyarınca Sayıştay, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idarelerinin gelir, gider ve mallarını inceleyerek kesin hükme bağlardı. Ortada çok ciddi bir disiplin vardı.
Bunların teknik uygulamaları ya da uygulamamaları üzerinde başınızı şişirmeden söyleyeyim! “Anayasa Mahkemesi gibi üst mahkemeler artık pek dinlenmiyor.”
Maliye Bakanı geçen yıllarda “Bugün dünyada kamu maliyesinde en güçlü ülkelerden biri biziz. Borcun millî gelire oranının net veya brüt, oran düzeyi olarak en düşük olduğu ülkelerden biri Türkiye’dir.” diyordu. Bunu “maliyemizi idare etme sorumluluğu taşıyan koltukta” oturan, ancak kişisel olarak (benim bildiğim!) hiçbir sorumluluk taşımayan Sn. Mehmet Şimşek söylüyor… Ülkeyi 85 milyon vatandaştan ayrı bir “varlık” gibi değerlendiriyor…
Nasıl Maliye Bakanı olmuş? Çok büyük bir Amerikan bankası; Bank of America’nın (BofA) nezdinde çalışmakta olan Merrill Lynch finans şirketinin araştırma departmanı sorumlusu imiş…
Bank of America, Kuzey Karolina merkezli, çok uluslu ticari ve yatırım bankacılık hizmetleri sunan özel bir finans şirketidir. Birçok kişinin zannettiği gibi ABD Merkez Bankası değil. ABD’nin merkez bankası; Federal Rezerv Sistemi (FED)’dir.
Merrill ise (artık kısaca Merrill deniliyor) BofA’nın “varlık yönetimi ve yatırım” şirketidir.
Bireylere ve işletmelere kapsamlı yatırım danışmanlığı ve finansal planlama hizmetleri sunarak 2,8 trilyon dolardan fazla müşteri varlığını yönetmektedir. 1914 yılında kurulan bu şirket, 2009 yılında BofA tarafından satın alınmış ve onun “servet yönetimi hizmetlerinin” bir parçası olmuştur.
Mehmet Bey Merrill’de “Sabit Getirili Strateji ve Makroekonomik Araştırmalar Başkanı” olarak yıllarca hizmet etmiş. Bu bölüm, ekonomik görüşlerin oluşturulmasına liderlik eder ve bunları tahvil ve kredi piyasaları için uygulanabilir yatırım stratejilerine dönüştürür.
Bölümdeki araştırma ekipleri, faiz oranlarını, döviz ve kredi piyasası dinamiklerini analiz ederler; böylece müşterilerin volatilitede yol almasına ve portföylerin uygun alanlara yatırılmasında yardımcı olur.
Benim aklıma hemen geldi; sizin de gelmiş olmalı; o zaman problem yok! Eski görevinin öğrettiği parametrelere bakarak Türk devletine istediği kadar borç verebilmeli değil mi? Eski işini yapsa yeterli yani değil mi?
Peki Mehmet Bey niye Merrill’e gitmiyor da bütün dünyada dolaşıp duruyor?
Yoksa kendisi de Türk devletine borç vermenin riskli olduğunu mu düşünüyor? İnsan şaşırıyor değil mi?
Neyse biz gelelim benim sahici konuma; devlet en kolay para kazanma yollarından birini birazcık da zorlama uygulama ile “otomobilde” buldu. Bu defa daha da problemsiz bir metot; öyle KDV, ÖTV, vergi ödeme vergisi filan değil… Doğrudan ceza! Trafik cezası…
2026 yılı bütçesinde para cezalarından 348 milyar 398,6 milyon lira gelir hedeflenirken, yılın daha ilk iki ayında kesilen toplam ceza tutarı 1 trilyon 49 milyar 883,8 milyon liraya ulaşmış. Böylece iki ayda kesilen ceza miktarı, yıllık hedefin yaklaşık 3 katına çıkmış.
Tahsilat oranı tabii olarak düşük kalmış. Vatandaşın önemli bir bölümü artık zil takıp oynama durumuna gelmiş vaziyette; ne ödemesi?
Kesilen cezalardaki yüksek artışa karşın tahsil edilen tutar 42,6 milyar lirada kalmış. Bu rakam, toplam cezaların yalnızca yüzde 25’ini kapsıyor.
Yılın tamamı için 73,3 milyar lira ceza geliri beklenirken, ilk iki ayda 55,9 milyar liralık trafik cezası kesilmiş. Geçen yılın aynı döneminde bu tutar 39,9 milyar liraydı.
Uzun uzun cezaların ne kadar arttığına dair listeler ile uğraşmadan size kısaca tavsiyem; otomobil kullanırken harcadığınız zamanın 2 mislini artık ceza yememek için dikkat etmeye harcayın…
Hoş, bazen sizin dikkat etmeniz de pek bir şey ifade etmeyecek;
Hani kurt kuzuya dereden su içerken, “Seni yiyeceğim; suyumu kirletiyorsun!” deyince, kuzu “Ama ben derede, su akışına göre sizden sonraki bir yerde duruyorum!” demiş. Kurt’un cevabı bizim trafikçiler gibi: “Olsun, yine de seni yiyeceğim…”
1960/70’li yıllarda ülkemize otomobil sporu getirmek için beraber çalıştığım kişilerden biri Osman’dı. Osman işinde başarılı bir mimar; hem iyi bir sporcu hem de iyi bir spor organizatörü idi (mecburen, çünkü o dönemde sporculardan başka —mesela ralli— organize edecek kimse yoktu!).
Geçenlerde o aradı ve bana yaşadığı, ancak kendisinin bile hâlâ zor inandığı olaylar anlattı…
Kuğulu Park’tan yukarı çıkarken trafik ekibi durduruyor… Osman kemer takmayı unutmuş; bin küsur lira ceza kesiyorlar. Bir otomobil sporcusunun kemer takmaması hakikaten affedilmez bir konu… En iyi biz biliriz emniyet kemerinin değerini. Osman da haklısınız manasına bir şeyler söylerken, genç trafik polisi —kibarlığa alışmamış olacak ki— “İstesek sana daha çok ceza yazarız.” deyince Osman “Neden?” diye soruyor. “Kullandığınız arabanın benzin depo kapağı orijinal değil, jantlarınız da çelik jant!” deyince; “Kardeşim, size ne benim depo kapağımdan, trafiğe çıkmaya mani bir durum mu oluşturuyor? Jantlarım da çelik değil, alüminyum; devlete gümrük vergisi verilerek ithal edilmiş BBS marka jantlar?” demiş. Trafik polisi kardeşimiz de “Yaşına hürmeten yazmıyorum; hadi git.” demiş…
Bu konuşma Osman’ın ağırına gitmiş; bir başka trafik polisine giderek olayı anlatmış ve jant ile depo kapağı ile trafik arasında ne ilişki var diye sorunca; oradaki yetkili trafik polisi “Haklısınız, hiçbir ilişki olamaz tabii, siz aklınıza takmayın!” demiş…
2026 yılı itibarıyla standart dışı, mühürsüz, sahte, APP (kalın karakterli) veya okunurluğu bozulmuş plakalar 140.000 TL’ye kadar idari para cezası ve 30 gün trafikten men cezası alıyor. Ayrıca yüksek sesle müzik dinlemenin cezası 3.000 TL, sonradan takılan yasaklı ses/görüntü sistemlerinin cezası ise 21.000 TL, abartı egzoz (bir özel egzoz markası olan Abarth kastediliyor herhâlde!) ve modifiye ses sistemleri için 16.000 TL’ye varan cezalar uygulanmakta.
Öte yandan trafik cezalarının hesap edilmeyecek kadar arttırılması karşılığında AKP ve Hükûmet Başkanı Sn. Erdoğan, “Plaka, görüntü ve ses sistemleriyle ilgili uygulama sürecinin mağduriyetlere yol açmadan yönetilmesi noktasında İçişleri Bakanlığımızı talimatlandırdık.” demiş…
Şimdi ister bu olayı çok ciddiye alın, isterseniz de gülüp geçin… Ancak genç polis oğlumuzun davranışını kafanızda bir değerlendirin; nereden nereye gelmişiz…


