Trump yazısına geçmeden sizler ile bir endişemi paylaşmak isterim.
1940/1950 arasında bu ülkede doğanlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin birinci neslini yetiştiren Atatürk’ü görmemiş ama onun koyduğu ilkeler ile yetişmiş insanlardır.
Sahici demokrasi ile yönetilen ülkeler arasında Türkiye Cumhuriyeti, yıkılmış ya da yıkılmakta olan bir imparatorluktan doğrudan “dünya standardında” bir demokratik-laik cumhuriyet çıkarabilmiş ender devletlerden biridir.
Bütün bu kısa dönemde birkaç ihtilal, halk hareketleri, iç savaş vb. gibi çağdaş ülkelerin geçirdiği evrelerden geçmeden 1920’ye gelinebilmiş olması, tamamen Mustafa Kemal Atatürk ve onun kültürü ve dehası sayesinde olmuştur.
Bu, benim ürettiğim bir “bilgi” değildir. Bu; tüm dünya tarihçi ve bilim insanlarının tespit ettiği bir “gerçektir.”
Ben doğduğum vakit T.C.’nin nüfusu (yaklaşık) 18 milyon, bir hemşerisi olduğum İstanbul 1 milyon, okuduğum ve ömrümün ilk dönemini geçirdiğim Ankara’nın nüfusu 600 bin kişi idi. Okuma yazmasını bilen dört küsur milyon insan vardı.
Bizlerin hayata atıldığı 1960’lı yıllarda ise ülkemizde altı üniversite vardı; 1963’te 7 bin kişi mezun oldu.
Madem ki artık akademik bir unvan ve bilgi sahibi idik, annelerimiz ve babalarımız tarafından ülkede varılmış en “çağdaş” nokta olan Atatürkçü, laik, demokratik cumhuriyeti korumak üzere görevlendirildik.
“Atatürkçülük”, kimine göre “Kemalizm”, seçime açık bir “devlet yönetim sistemi” değildir. Anayasalarımızda bu husus detaylı olarak hep yazılıdır.
Bir ülkenin halkı, “ilk yazılanından güncellenmiş olanına” kadar Anayasasını korumak ile görevlidir. Anayasalar değiştirilmez, geliştirilebilir. Bu gelişme de sadece “halkın daha müreffeh yaşaması” konusunda olabilir.
Bizim neslimiz, sağ kalanlarımız, bunu sağlamak ile görevlidir; ve yapabilir, yaptırabilir. Ben kendi payıma yaşlılığımda “yazı yazarak” yapmaya çalışıyorum.
Devamlı okurlarımın bildiği üzere benim yazılarım, 52 yıldır genel olarak “endüstri” üzerinedir. Ancak bazen endüstrinin gelişmesini sağlamak için “siyaset” de yazmak gerekiyor.
Gelelim “endişemin” ne olduğuna.
Ben, eskilerin “fıkra, makale”, Batı dünyasının “column-sütun” dediği köşe yazılarında asla “hakaret ya da tehdit” yoluna gitmem; işi şahsileştirmem.
Muhatabım, “endüstrinin temelde muhatabı olan” önce kişiler, sonra müesseseler, sonunda da “hükûmetler, yani siyasetçilerdir”.
“Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan”, saygı duyduğum bir kişidir. İsmet Paşa’dan bugüne tüm cumhurbaşkanlarımız gibi Atatürk’ün koltuğunda oturmaktadır. Diğer devlet büyüklerimiz için de aynı duygu geçerlidir.
Ancak iktidarlar, bu bağlamda AKP Hükûmeti ve başkanı, tenkit edilebilmeli, tenkitleri de dikkate almalıdır.
Hiç kimsenin kişiliğine, yaptığı “kanun çerçevesindeki işler” sebebi ile saldırılmamalı; ancak yazar fikrini, hatta bazen satirik bir tarzda yazabilmelidir. Eskiden bu tip yazılara onun için “fıkra” denilirdi. Eğlenceli ve nezaketli bir üslup ile yazılırdı.
İşte bugün artık benim ve benim mantığım ile yazı yazanların, yazdıranların, genel olarak medyanın (matbuatın) endişesi; bazı yanlış anlaşılan, hatta bazen “yanlış yorumlanan” sözler yüzünden bu yaşımda istemediğim günler yaşayabilme endişesidir.
Benim kimsenin “kişiliği, yapısı” ile alıp veremediğim yok.
Ama mesela 1961’den bu yana devletin hâlâ “yerli otomobil” üretme girişiminde bulunmaması yüzünden Sanayi Bakanını (her kimse!) tenkit etme hürriyetim var.
Ya da Tarım Bakanını (her kimse!) hâlâ “denizi bir üretim alanı” görmemekte ısrar etmesini tenkit etmeliyim. Çünkü bunların ülkemiz ve halkımız için gerektiğine çok inanıyorum. Bunu yapmamın “suç” olmaya başladığını görürsem yolun sonuna gelinmiş demektir, yazmayı bırakırım.
Şimdi gelelim manşet konumuza; Sn. Trump…
Birinci Dünya Savaşı’nda 40 milyon insan ölünce, 1919’da “uluslararası barış ve güvenlik” amacı ile “Milletler Cemiyeti / League of Nations” kuruldu.
Ancak ikinci harp başladı ve bu defa neredeyse her kıtadan 75 milyon insan öldü. Bunun üzerine 20 Nisan 1946 itibarıyla aynı gaye ile bu defa “Birleşmiş Milletler / United Nations” kuruldu.
BM’nin maddi manevi en büyük destekçisi ABD oldu. Bir nevi atom bombasından nedamet getirdikleri için böyle yaptıkları da söylenir.
Ben kişisel olarak bir zamanlar memuru olduğum bu kuruluşa çok büyük saygı besler, çok değer veririm.
BM’ye destek veren bu ülkenin bugünkü cumhurbaşkanı, BM’nin tüm kurallarını yıkarak bir başka ülkenin cumhurbaşkanını kaçırdı ve bu ülkeyi kendisinin yöneteceğini açıkladı.
Zaten böyle bir şeyler yapabilir olduğunu önceden göstermişti.
Size bir de bu yazımdaki konulara da misal olabilecek bir rapor sunuyorum.
ABD’nin (ve dünyanın) en önemli tıp fakültelerinden John Hopkins’in 28 yıllık hocalarından Dr. John Gartner, Trump’ın ilk seçildiği 2017 yılının ilk aylarında 25 binden fazla ruh sağlığı uzmanının imzaladığı bir dilekçe yazdı.
“Ruh Sağlığı Uzmanları Trump’ın Akıl Hastası Olduğunu ve Görevden Alınması Gerektiğini İlan Ediyor” başlıklı dilekçe, Senato Azınlık Lideri New York Senatörü Chuck Schumer’e gönderildi.
Nisan 2017’nin sonunda Dr. Gartner bu defa 41 binden fazla imzayla dilekçeyi Washington DC’ye de gönderdi.
Gartner’a göre Trump’ın zihinsel engelleri; narsisizm, paranoya, sosyopati ve bir ölçüde sadizmin bir karışımı idi.
Dilekçe: “Biz, aşağıda imzası bulunan ruh sağlığı uzmanları, mesleki kanaatimize göre Donald Trump’ın kendisini Amerika Birleşik Devletleri Başkanı görevlerini yetkin bir şekilde yerine getiremeyecek, psikolojik olarak yetersiz kılan ciddi bir akıl hastalığı sergilediğine inanıyoruz. Ve Anayasa’nın 25. maddesinin 4. fıkrasına göre başkanın ‘görev ve yetkilerini yerine getiremeyecek durumda olması’ hâlinde görevden alınacağını belirterek saygıyla kendisinin görevden alınmasını talep ediyoruz.”
Gartner, kendisini Donald Trump’a karşı “Direniş”in bir üyesi olarak tanımlayarak şunları da söyledi:
“‘Direniş’in aktif üyeleri olmaktan vazgeçmeye karar veren, konuştuğunuz diğer bazı kişiler gibi ben de benzer bir süreçten geçtim. Beş yıl boyunca bu işi tam bir enerji ve özveriyle yaptım. Trump hakkında neredeyse her gün alarm veriyordum. Yüzlerce röportaj yaptım. Sanki savaştaymışım gibi bunu tam zamanlı işim hâline getirdim. Ama beş yıl sonra Biden göreve başladığında ‘tamam, savaş bitti, mecazi üniformamı çıkarabilirim’ diye düşündüm.”
Gartner, Trump’ı “bir tür Tanrı benzeri güce sahip olduğuna ikna olmuş” biri olarak tanımladı. Raporunda “sağlıksız, tehlikeli derecede yetersiz, büyük yıkıma yol açmış kötücül bir kişilik”, “hipomanik”, “bunama belirtileri gösteren” ve diğer akıl hastalıkları ve kişilik bozuklukları olan biri olarak yazdı.
The Daily Beast TV haber bülteni, Başkan Donald Trump’ı “kötü niyetli narsisizmi”ne bağlı olarak tarif etti ve “fiziksel ve zihinsel sağlığıyla ilgili haberler onu zayıf gösterdiği için sinirleniyor” dedi.
Bir Wall Street Journal (önemli gazete) haberi Trump’ın sağlığı hakkında ise Trump’ın ellerindeki düzenli renk değişimini (ince kan veya zayıf damarlardan kaynaklanan tekrar tekrar morarmaları işaret ediyor) ve toplantılarda uyuyakalma alışkanlığını bir semptom olarak bildirdi.
Cumhuriyetçi Ulusal Komite Başkanı Joe Gruters ise Trump’ın üç McDonald’s sandviçi ve patates kızartmasını “tek oturuşta” yediğini semptom olarak gösterdi.
Ünlüler arasında ise kendisini hiç seven olduğu görünmüyor.
Bu durumda bizim gibi “dışarıdan bakan” milletler için yapılacak tek şey ABD seçmenine bakmak. Kasım ayında ABD’de ara seçim var; Trump’ın yaptıkları oylanacak; bakalım ABD milleti de diğer çoğunluk gibi (bizim ölçülerimize göre!) masum ve iyi niyetli mi, anlayacağız.


