Madımak ateşi
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Madımak ateşi

Bugün, Madımak’ın yıldönümünde otuz üçüncü kere o felakette hayatını kaybeden kıymetli insanları anabiliriz, arkalarından ağıtlar yakabiliriz, olayın faillerinin aldığı cezaları, yattığı yılları az bulabiliriz, olayların gerçek sorumlularının cezasız kalması lanetleyebiliriz…

Madımak ateşi

Bundan tam 33 yıl önce, 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta düzenlenen Pir Sultan Abdal şenliklerinde Madımak Oteli radikal İslamcılar tarafından içindeki insanlarla birlikte ateşe verildi ve güvenlik kuvvetleri zamanında müdahale etmediği, olayı yukarıdan gelen emirlerle seyrine terk ettiği için çoğu Alevi 33 aydın ve sanatçı ile iki otel çalışanı dumandan boğularak ve yakılarak öldürüldü.

Ülke için önemli olayların ardı ardına yaşandığı 1993 Türkiye’sine geri dönelim.

O yıl önce araştırmalarıyla tarikat-mafya-devlet ilişkilerini deşifre eden gazeteci Uğur Mumcu öldürüldü. Sonra Özal hükümetinin en etkin bakanlarından biri olan ve Kürt sorununun demokratik çözümüne ilişkin bir rapor hazırlayan Adnan Kahveci şaibeli bir trafik kazasında, ardından yine Kürt sorunun çözümü için askeri alanda gayret gösteren Eşref Bitlis şaibeli bir uçak kazasında hayatını kaybetti. Sonra Turgut Özal kalp krizinden öldü. Bu arada Güneydoğu’da PKK ile güvenlik güçleri arasında büyük çatışmalar çıkmakta, birçok faili meçhul ve gözaltında kayıp yaşanmaktaydı. Ve aynı zamanda Etiler’de açılan Akmerkez ülkenin en havalı alışveriş merkezi olarak akılları almaktaydı.

O yıllarda… Siyasal İslam henüz siyasetin merkezinde değildi, devletin merkezinde olması da -sanki- mümkün değildi. Devletin resmî ideolojisi çok net bir şekilde laik ve Kemalist bir çizgideydi. Ordunun ve yargının siyasal İslam’a karşı refleksleri netti. Diyanetin bütçesi de etkisi de çok sınırlıydı. Gündemde İmam Hatip tartışmaları ve başörtüsü yasakları vardı. Tarikat ve cemaatler sadece dar bir sivil alanda söz sahibiydi. Ve Türkiye internetle o yıl yeni tanışmıştı.

Şimdi bir de bugüne, 2 Temmuz 2026 yılına bakalım. Siyasal İslam neredeyse çeyrek asırdır iktidarda. Devlet kurumları artık külliyen siyasal İslam’ın eline geçmiş durumda. Laiklik sadece Anayasa’da “nostaljik” bir ilke. Devlet kamusal alanı dini referanslarla biçimlendirmekte. Askeri vesayet çoktan ortadan kalktı. Ama akabinde yargısal vesayet de yok oldu. Hukuk iktidara emanet. Diyanetin devasa bir bütçesi var ve kamusal alandaki etkisi 33 yıl önceye oranla çok daha fazla. Başörtüsü artık her türlü kamusal alanda serbest ve eğitimin ağırlığı imam hatiplerde. Ülkeyi uzun süredir çeşitli tarikat ve cemaatler yönetiyor ve yediden yetmişe herkes akıllı telefon kullanıyor, en cahilinden en aydınına insanların çoğunluğu vaktini sosyal medyada geçiriyor, irili ufaklı tüm şehirler alışveriş merkezlerinden geçilmiyor.

1993 yılından sadece bir yıl sonra yapılan yerel seçimlerde dini referanslarla iktidara gelmeyi planlayan Refah Partisi’nin nasıl olup da  büyük bir başarı kazanarak politik alanda parlamaya başladığı, ardından askeri ve bürokratik baskının siyasal İslam’ı kontrol için çok sert tedbirler almasıyla 28 Şubat sürecinin nasıl yaşandığı, Ak Parti’nin 2002 yılında neden tek başına iktidarı kazandığı, tüm dünyanın bunu bir ılımlı İslam başarısı olarak alkışlarken aslında neyi alkışladığı, bu arada Güneydoğu’da bitmek bilmeyen terörün seyrini kimlerin neye göre ve nasıl belirlemeye çalıştığı, ülkenin o gün bugündür her açıdan devamlı yokuş aşağı yuvarlanırken bu durumdan kimlerin nasıl faydalandığı artık kimsenin radarında değil. Vatandaş da politikacı da herkes günü kurtarmaya çalışıyor ve o gün bir türlü kurtulmuyor.

Bugün 2 Temmuz 2026…

Ülkede parlamenter sistem çoktan rafa kalktı. Hukuk elden gitti. Ordu darmadağınık. Başta Anayasa’yı hiçe sayan partili siyasal İslamcı bir cumhurbaşkanı var. Demirtaş’ın da aralarında olduğu tüm muhalifler ya içeride ya da içeriye atılmak üzere.

Bugün, Madımak’ın yıldönümünde otuz üçüncü kere o felakette hayatını kaybeden kıymetli insanları anabiliriz, arkalarından ağıtlar yakabiliriz, olayın faillerinin aldığı cezaları, yattığı yılları az bulabiliriz, olayların gerçek sorumlularının cezasız kalması lanetleyebiliriz…

Ama bu ülkenin hâlâ aklını başına toplayamamış olmasını, yaşananları doğru yerden okumak gibi bir çabasının bulunmamasını, iktidarın kurduğu tuzaklara düşmeye devam etmesini, Turan Dursun’u, Bahriye Üçok’u öldürüp, Madımak’ı ateşe vererek ilerleyen bir aklın hükmünde yaldır yaldır iktidara gelen bir sistemin yolunu kesmeyi becerememesini affedemeyiz.

Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabını Türkçeye çevirip yayınlamaya kalkıştığı için kendisini din düşmanı ilan eden karanlık zihinlerin körüklediği Madımak vahşetinden şans eseri ağır yaralı olarak kurtulan Aziz Nesin olaydan sonra şöyle demişti:

"Bir devlet var, diyordum ben. Bir devlet var, inanılacak devlet var. İyi-kötü, yanlış yapıyor-doğru yapıyor ama devlet var. Elbette bunu önleyecekler. Bu kadar ödün verilemez, diye düşünüyordum. Yanılmışım!"

Devletlerin verdiği ödünler halkların kaderlerini belirler. Halkların vermediği ödünler de devletlerin kaderini…

Şu anda biz bu ülkede gücünü korkunç şeyler yapmak için kullanan bir devlet ve kendi gücünün farkında olmayan bir halkın kaderini deneyimliyoruz. Ve şu korkunç zamanlarda, gücünü güzel şeyler yapmak için kullanabilecek bir devletle kendi gücünün farkında olan bir halk ihtimalini hayal bile edemeyecek çocuklar yetiştiriyoruz.

Madımak hiç sönmedi hep yanıyor ve o ateş hem bizi hem de yeni nesilleri sistematik olarak dumanında boğuyor.

İlgili İçerikler