Üç ihtimalin de Galatasaray’ın cebine çalıştığı, şampiyonluk yolunda bu denli konforlu bir viraja girilirken koparılan o suni fırtınaya bir türlü anlam veremedim. Matematik size altın tepside bir menü sunuyor: Kazanırsan şampiyonluk tacını takıyorsun, berabere kalsan dahi önündeki iki maçta kaderin yine kendi ellerinde. Kaybettiğin senaryoda bile hâlâ zirvenin tek puanla sahibiysen, yönetimin saha içini unutup hakemlerin gölgesinde bir savaş başlatması akıl tutulmasından başka bir şey değil.
Sizler de gayet iyi biliyorsunuz ki, bu ligin çarkları uzun zamandır liyakatle değil, hakemlerin "ite kaka" yönettiği o eğreti düzenle dönüyor. Futbolun adaleti değil, kaosun sürekliliği esas alınmışken; sanki bu düzen ilk kez Galatasaray’ın karşısına dikilmiş gibi davranmak, mevcut kadro kalitesinin ve kulüp vizyonunun ağırlığına yakışmıyor.
Bu hakemlerin coğrafi sınır tanımayan, futbolun biyolojisine aykırı pozisyonlarda bile kendilerine göre kurallar uydurduğunu biliyorken, hâlâ Yasin Kol ismine takılıp kalıyorsanız ben de size kocaman bir "PES" diyorum. Galatasaray bu ismi hiçbir zaman talep etmedi; ancak dürüst olalım, Türk futbolunda Yasin Kol’u gerçekten isteyen bir Allah’ın kulu da yok. Onu sadece TFF Başkanı, anlaşılamaz bir sevgi ve aidiyet duygusuyla orada tutuyor; belli ki aralarında bizim idrak edemediğimiz bir "kan çekimi" veya derin bir sempati var.
Ama gelin, dışarıya bağırmayı bir kenara bırakıp o meşhur iğne ve çuvaldız hikâyesine bir kez daha, dürüstçe geri dönelim. Başkalarını suçlamak en kolayıdır; asıl mesele, elinizdeki o devasa gücü neden doğru kullanamadığınızda yatıyor.
Galatasaray’ın güncel kadro değeri bugün 350 milyon Euro bandında ve bu rakam, kulüp tarihinin gördüğü en pahalı, en şatafatlı vitrini temsil ediyor. Ben bu topraklarda ne kadrolar, ne krizler, ne imkansızlıklar gördüm; dolayısıyla paranın büyüklüğü, sahadaki oyunun küçüklüğünü örtmeye yetmiyor.
5 Nisan kararlarının ekonomiyi altüst ettiği, doların 42 TL’ye fırladığı o sancılı yılda Mehmet Cansun’a, "Saftig, Kuzmanovski ve o isimsiz Türk futbolcuları hangi akılla buldunuz?" diye sormuştum. Cansun, o günün ekonomik darboğazını, kulübün geleceğini nasıl korumak zorunda olduklarını anlatmış ve beni rasyonel yaklaşımıyla ikna etmişti. Şimdi ise tam zıttı bir tablo var; Okan Buruk kimi işaret ettiyse bir dediği iki edilmedi, listenin en tepesindeki isimler bir bir tesislerden içeri sokuldu. Osimhen gibi bir dünya yıldızının bonservisi için 75 milyon Euro gibi bu toprakların alışık olmadığı rakamlar gözden çıkarıldı.
Avrupa arenasında takdire şayan bir grafik çizen Galatasaray’ın, bu astronomik kadro derinliğiyle ligi hâlâ domine edip koparamamış olmasına doğrusu ağzım açık bakıyorum. Evet, Fenerbahçe de devasa harcamalar yaptı, kabul; ama Trabzonspor gerçeği var orada. Matematiksel olarak hâlâ yarışın içinde kalabiliyorlarsa, Galatasaray’ın sezon bittiğinde şampiyonluktan bağımsız olarak masaya oturup çok ciddi bir öz eleştiri ve mali-sportif muhasebe yapması şart.
Gençlerbirliği gibi bir alt lig ekibine kupada elenmenin şokunu yaşayan Galatasaray, bu kadro kalitesine rağmen taraftarına derbi öncesi o Şampiyonlar Ligi seviyesindeki hayalleri kurduramıyor. Bunun ne Yasin Kol’un düdüğüyle ne de federasyonun atamasıyla bir ilgisi var; taraftar sahaya baktığında o güveni, o yıkılmazlık hissiyatını alamıyor. Sorun hakemlerde değil, takımın ruhundaki o kopuklukta.
Ligde haftalardır kale önüne otobüs çekip gol yemeyen takımlara karşı bile, Osimhen’in kırık kolla bir "kurtarıcı" refleksiyle oyuna dahil edilmesi planlama hatasının zirvesidir. Bu durum, kadronun sezon sonunda sadece takviye değil, baştan aşağı bir revizyona ihtiyaç duyduğunun en net kanıtıdır.
Nasıl mı? Gelin, hep birlikte bu takımın MR görüntülerine, o saklı hasarlarına bir göz atalım. Teşhis koymadan tedavi mümkün değildir; oyuncuların bireysel form grafiklerindeki o keskin düşüşler, bize asıl hikâyeyi anlatıyor.
Lemina ile başlayalım; kendisi geçen sezon pansuman niyetine geldiği bölgede yaraya merhem olmuştu ancak bu yıl adeta bir "makyaj sanatçısı" gibi davranıyor. Sadece estetik hareketlerle göz boyuyor, oyunun sertleştiği ve karakter konulması gereken anlarda sahada sorumluluk almaktan ziyade vitrini süslemekle meşgul.
Singo, gün geçtikçe eski hatalarıyla hatırlanan Luyindama’ya benzemeye başladı. O fiziksel üstünlüğün arkasındaki oyun aklı uçup gitmiş, sahada her an hata yapmaya müsait, sıradan ve tedirgin edici bir stoper siluetine bürünmüş durumda.
Lucas Torreira, takımı için bir cümle kurmaya çalışıyor, her yere koşuyor ama bir türlü o cümlenin sonuna noktayı koyamıyor. Sanki iki kıta arasında sıkışmış bir gezgin gibi; enerjisi var ama o enerjiyi galibiyet senaryosunun bitirici hamlesine dönüştürmekte zorlanıyor.
Sacha Boey’in durumu ise tam bir hayal kırıklığı; Bayern Münih gibi bir devden böylesine geriye gitmiş bir şekilde dönen ilk vaka olabilir. Giderken arkasında bıraktığı o "modern bek" kimliği gitmiş, yerine daha sıradan, özgüveni zedelenmiş bir oyuncu gelmiş.
Eren, ne yazık ki Galatasaray seviyesinin ve bu formanın ağırlığının futbolcusu değil. Ligdeki birkaç parladığı maça bakıp aldanmayın; büyük hedeflerin takımıysanız, kapasite tavanı bu kadar alçak olan isimlerle yol yürüyemezsiniz.
Jakobs ise tam bir "münasebet" oyuncusu; Avrupa’da uçak gibi kanatlanan adam, yerel ligin sert ve tozlu sahalarında adeta yokları oynuyor. Seçiciliği, profesyonellik anlayışına ve istikrara gölge düşürüyor.
Icardi artık sahada sadece "taraftar kontenjanından" yer buluyor gibi; sanki geçmişteki o efsane performanslarının kredisini tüketmekle meşgul. Futbolda dün yoktur, bugün vardır ve maalesef bazen o şanlı geçmiş, bugünün gerekliliklerini karşılamaya yetmiyor.
Davinson Sanchez de o eski, geçilmez ve güven veren kimliğinden oldukça uzak. Belki o da sahanın içinde kendi en iyi versiyonunu, o parlak geçmişini arıyor ama bulduğu şey sadece yorgun bir gölge.
Derbi bir şekilde geçer, nihayetinde 3 ihtimal de öyle ya da böyle Galatasaray’ın lehine işler. Ancak kulübün içine düştüğü bu öfke kontrolü kaybına ve her şeyi bir kavgaya dönüştürme isteğine anlam vermekte güçlük çekiyorum.
Unutulmamalıdır ki; büyük maçların, derbi zaferlerinin tek bir altın anahtarı vardır: Öfke kontrolü. Sakin kalan, aklını kaba kuvvetin ve bağırışın önüne koyan her zaman kazanır.
Yasin Kol atamasının hemen ardından iki kulüp arasında başlayan o sosyal medya savaşı, o seviyesiz açıklamalar beni gerçekten ürküttü. Okurken, bu paylaşımları koskoca kulüp yöneticilerinin değil de, klavye başında birbirine laf yetiştiren ergenlerin yaptığını düşündüm; bu durum Türk futbolunun marka değeri adına çok garip, çok acı.


