1. Stat değil, beton yığını: Atatürk Olimpiyat Stadı’nda maç izlemekten tek sıkılan ben değilim sanırım. Futbolun ruhuna aykırı, soğuk ve adeta bir beton yığını. 2026 yılına geldik, hâlâ buranın neden bir "Millet Bahçesi"ne dönüştürülmediğini anlamak güç. Hele ki Galatasaray taraftarının son Süper Kupa hafızasından sonra, bu rüzgar tüneline bir daha adım atmak isteyeceklerini hiç sanmıyorum.
2. Sane-Lemina ve "arıza" merkezi: Böylesine futbola odaklanmanın imkansız olduğu bir statta Galatasaray jet hızıyla başladı. Ancak hafta içindeki Manchester City randevusu öncesi Okan Buruk’un Sané ve Lemina’yı kulübeye çekmesi, sahadaki tüm dengeyi bozdu. "Arıza" tam olarak buradan çıktı. Sen misin o çok istediğin Lemina’yı yedek bırakan! İyi ki kulübede battaniyenin altındaydı, ya evde olsaydı? Galatasaray’ın hali ne olurdu?
3. Sara'nın konfor alanı: Gabriel Sara özlediği yerde, Osimhen’in hemen arkasında maça başladı ve meyvesini ilk dakikada verdi. Ligin en erken gollerinden birine imza atarken, aslında bize bir "dejavu" yaşattı. Aynı pozisyonu Atletico Madrid maçında da yakalamıştı; eğer orada o golü atsa, bugün City maçı sadece bir teferruat olacaktı.
4. Futbol aklı nedir: Golü erken bulup zihnini İngiltere’ye çeviren Galatasaray, o kronik "Şampiyonlar Ligi öncesi konsantrasyon kaybı" ile yüzleşti. Hep sorulur ya, "Nedir bu futbol aklı?" diye... İşte budur. Çöpe atmadığın her bir dakika, futbol aklının ta kendisidir. Galatasaray için bu, kim bilir kaçıncı kaybolmuş ilk 45 dakika?
5. Manchester affetmez: Kazansa da eleştirmek artık bir zorunluluk. Galatasaray seviyesindeki bir takım, bu kadar basit bir gol yiyemez. Manchester’da yapılacak benzer bir konsantrasyon hatasının cezası çok daha ağır, çok daha sert kesilir. Bu gerçeğin farkına varmak lazım.
6. Psikolojik destek şart: Galatasaray’ın şu aşamada ciddi bir psikolojik desteğe ihtiyacı olduğu çok açık. Bu kimin sorumluluğundadır bilemem ama Okan Buruk’un profesyonel ekibinin bu zihinsel dağınıklık üzerine çok çalışması gerekiyor.
7. Kimliksiz ilk yarı: Maçın ilk yarısında Galatasaray’ın ne oynadığını sanırım kimse anlamadı; muhtemelen Okan Buruk bile. Karagümrük dersine iyi çalışmış, hızlı toplarla rakibini eksik yakalama taktiğini harfiyen uyguladı. Galatasaray ise el freni çekilmiş bir kamyon gibi; yediği golde olduğu gibi geri dönmekte inanılmaz zorlanıyor.
8. Yunus ve İlkay'ın sinyalleri: Bir pozisyonda Yunus Akgün’ün "son adam" olarak Karagümrük’e set çektiğini gördük. Herkesin aklındaki soru aynıydı: "Neden orada Yunus var?" Yunus’un koca devredeki tek artısı bu pozisyondu. İlkay Gündoğan’ı ise tanımak imkansızdı. Methiyeler düzdüğümüz İlkay, ilk yarıda sahada resmen yoktu.
9. Yanlış teşhis, yanlış tedavi: Aslında İlkay Lemina’yı, Yunus da Sane’yi oyuna çağırdı o anlarda. Okan Buruk arızanın orta sahada olduğunu fark etti ancak yanlış dişliyi çıkardı: Torreira. Lemina oyuna girdiğinde Abdülkerim ve Sanchez’in defolarını harika kapatıyor ama o yokken işler tamamen sarpa sarıyor.
10. Soyunma odası etkisi: Galatasaray belli ki devre arasında o beklenen psikolojik desteği soyunma odasında aldı ve ikinci yarıya yine hızlı iki golle başladı. Ancak lig sonuncusu ve en çok gol yiyen ikinci takıma karşı, bir devre boyunca sadece şansa bir gol atıp pozisyon bulamamak, büyük bir ders olmalı. Ligin artık şakası da telafisi de yok.
11. Konsantrasyon pankartı: Galatasaray bu virajdan hasarsız çıktı belki ama hâlâ "elit takım" seviyesine yakışmayan işler yapıyor. Mecidiyeköy’den Seyrantepe’ye taşınan o meşhur "KONSANTRASYON" pankartını ne çabuk unuttunuz? O ruhu geri çağırmak şart.
Dipnotlar: Karagümrük’ün golünde Davinson Sanchez’in bitmeyen patinajları... Barış Kalaycı’nın ise o tertemiz gol vuruşu... Almanya eğitimi almış Barış’ın o vuruşunu, bizim tüm altyapı hocaları öğrencilerine defalarca izletmeli; "üç direk arasına top nasıl gönderilir" diye ders vermeli. Sanchez ise artık kayarken arkasında kaleci var mı diye bakmalı. Rafa Silva bile ülkesine gitti, Sanchez sen hâlâ kayıyorsun. Lütfen artık yapma..


