Bir ihtimal daha var
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bir ihtimal daha var

Yeni bir anayasaya ağırlığını koymak isteyecek dört ayrı güç olduğu söylenebilir ama, ilk elde rejimler ve oy hesapları çekişiyor. Buradaki düğümün çözüm yolu ancak demokratik irade eliyle açılabilir, yani antifaşist ittifak yoluyla

Bir ihtimal daha var

Mehmet Y. Yılmaz 4 Mayıs tarihli yazısında her zamanki isabetli gözlemleri ve benzersiz üslubuyla, iktidar cenahından gelen “yeni bir anayasanın zorunluluğu” söylemlerini yorumluyor.

Zaman zaman yinelenen bu söylemin son günlerdeki sahibi yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’tir ve Mehmet Y. Yılmaz ilk planda Gürlek’i kastederek “Derdi Anayasa’nın yetersizliği değil” demektedir. Elbette arka plandakinin, yani asıl karar vericinin kim olduğunu eklemesi gerekmiyor.

Evet, dertleri Anayasa’nın yetersizliği değil. Peki, ne o zaman? İktidar yeni bir anayasa isterken aklında ne var?

Yılmaz yazısında bu konuda ben dahil çoğumuzun aklındaki argümanı açıyor ve temellendiriyor. Benim ekleyeceğim, belirleyici önemde en az bir argüman daha var, ama önce Yılmaz’ı özetleyeyim.

İktidar yeni bir anayasadan söz ederken, mevcut Anayasa’nın bir “darbe anayasası” olduğu ve günümüz şartlarında yetersiz kaldığı gerekçesinden yola çıkmıştı.

Oysa 12 Eylül Anayasası’nın yapılan sayısız değişiklik sonucu çoktan ortadan kalkmış olduğu, başka bir deyişle “darbe anayasası” nitelemesinin anlamını çoktan yitirdiği çokça yazılıp çizilmiş, ama iktidar da ısrarından vazgeçmemişti.

Mehmet Y. Yılmaz yazısında şimdiki Adalet Bakanı Akın Gürlek’in de aynı yoldan devam ettiğini söylüyor ve analizini Gürlek’in şu cümlesine dayandırıyor: “Bugün geldiğimiz noktada ulusal güvenlik tehditleri, toplumsal barış, değişen dünya şartları, gelişen toplum yapısı, artan hak ve özgürlük talepleri karşısında mevcut Anayasamız maalesef yetersiz kalmaktadır. Yeni Anayasa bir zorunluluktur.”

Yılmaz’ın da dediği gibi Gürlek ağır ceza yargıçlığı döneminde AYM kararlarını yok saymak konusunda öncülük etmiş olduğu için, yukarıdaki açıklamasında geçen “toplumsal barış, özgürlük talepleri” gibi anahtar kelimeler onun ağzında gerçekten eğreti duruyor ve olumlu yönde bir beklenti uyandırması mümkün görünmüyor.

Dediğim gibi, katılmamak elde değil. Ancak, “yeni anayasa” söylemleri konusunda belirleyici bir argümandan daha söz etmek gerekiyor. Yeni anayasa ısrarlarının belli ki benim “Süreç içindeki Süreç” dediğim çetrefilli müzakere koşullarıyla da bir ilgisi var. Kürt özgürlük hareketi, ülkedeki Kürt haklarının adıyla sanıyla anayasada yer bulmasını talep ediyor, hatta şart koşuyor. Bu talebin de çeşitli boyutları var, ancak herhangi bir anayasal değişikliğin apayrı en az iki basınçla karşı karşıya olduğu, olacağı besbelli: 1) Anayasada Kürt haklarına açık bir hükümle yer verilmesi talebi; 2) Erdoğan rejiminin kendi bekasına yönelik dayatması.

Oysa nüfusun büyük bir bölümü bu rejimin bekasını istemiyor. Çünkü böyle bir kalıcılık, bir bölümü kendi iktidar dönemlerinde yapılmış olan düzenlemeleri bile uygulamayan bir hukuk dışılığın bekası anlamına gelecek.

Aslına bakılırsa yeni bir anayasaya ağırlığını koymak isteyecek dört ayrı güç olduğu söylenebilir ama, ilk elde rejimler ve oy hesapları çekişiyor. Buradaki düğümün çözüm yolu ancak demokratik irade eliyle açılabilir, yani antifaşist ittifak yoluyla.

* * *

“Kılıç artığı” meselesi.

Bu deyime ilk kez 12 Eylül 1980 darbesinin Ankara’daki işkencehanesi olan DAL’da rastlamıştım. TKP tutuklamaları başladıktan aylar sonra, 1 Temmuz 1981’de İzmir’de gözaltına alınmıştım ben. Bir hafta İzmir Emniyeti’nde hırpalandıktan sonra Ankara Emniyeti’nin kötü ünlü DAL’ına götürüldüm. Oradaki polisler “kılıç artığı” diyorlardı bana. Ankara gibi büyük tevkifatlarda en son gelen tek tük gözaltılar için kullandıkları bir deyimdi. Anladığım kadarıyla Osmanlı’dan kalma bir deyimdi bu. Fetihlerde karşı ordu kılıçtan geçirildikten sonra yakalanıp tutsak edilen kaçaklardı “kılıç artıkları”. Son günlerdeki tartışmalar üzerine kendi tanıklığımı dile getirmeden edemedim. Yetvart Danzikyan, “kılıç artığı” deyiminin, a) 1915 sonrasında hayatta kalan Ermeniler için; b) Aleviler için olmak üzere iki ayrı bağlamda kullanıldığına işaret ediyor. Ben de deyimin tarihindeki öteki kullanım alanlarını eklemiş oldum. Gerçi herhalde şimdiye kadar başka ekleyenler de olmuştur. Her durumda, Danzikyan’ın yazısının sonunda dile getirdiği özür beklentisi sonsuzca yerindedir.

 

İlgili İçerikler