Akılları alan darbuka ve milli hafızamız…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Akılları alan darbuka ve milli hafızamız…

Bana bir darbuka verin dünyayı yerinden oynatayım… Göbeğine, kenarına, açık-kapalı, iki parmak-beş parmak vurayım, vurayım da şu kederli ruhumu biraz avutayım…

Akılları alan darbuka ve milli hafızamız…

Orijinleri bu topraklarda olmasa da bizim toplumsal belleğimize öylesine yerleşik enstrümanlar vardır ki bize ait sanarız. Darbuka bu sanrının tipik bir örneğidir. Kökleri Mısır’a uzanan bu ritim canavarını iyi dinlersek kökü dışarıda olsa da bize kolektif hafızamızdan çok hatırnaz nüanslar çıkarı çıkarıverir. Çünkü darbuka sadece ritim üretmez, iyice kulak kesilinirse bir toplumun kalp atışı duyulur. Sokak protestolarından düğünlere, dost meşklerinden senfonik konserlere dek her meclise sızar, küçük gövdesine her ortamda itinayla yer bulur. Aramıza karışır.

Darbukayı şarkı icralarında iki şekilde duyarız; biri şarkıların içine usulca sızmış gibi sessiz sessiz tıngırdadığı eserler, ikincisi ise tüm haşmetiyle gümbürdediği, başrolde olduğu şarkılar. Ufaktan sızdığı o şarkılara bir örnek Sezen Aksu’nun “Her Şeyi Yak”ı olabilir mesela. Kendisi orada çok arka sıralarda oturur, eserin başından sonuna dek neredeyse hiç istifini bozmaz, alçak sesle, bir edep içerisinde aynı rezonansı tekrarlayarak şarkıyı bütünler. Varlığı belli belirsizdir ama “Her Şeyi Yak”tan darbukayı çıkarırsak bir anda neye uğradığımızı şaşırırız. Hani neler olduğunu ilk etapta anlayamadığınız anlık boşluklar vardır ya hayatta, işte öyle bir eksiklik oluşur. Küçük gövdesinin yüz misli kadar büyük bir boşluk açar. Varken kıymeti bilinmeyip değeri yokluğunda anlaşılan her ne varsa onlar gibidir. 

Darbukanın bütün heybetiyle göründüğü eserlere örnek arayınca da “Gülüm Benim” ilk sıralarda olmalı. “Rakkas” da hemen ardından gelebilir. “Gülüm Benim”de darbuka, şaşaalı bir performans sunar, ben varım ve buradayım ey sazlar edasındadır. Birden bire yükselir, coşar, hızla durur sonra aynı hızla yeniden patlar patırdar, ortalığı inletir. Sazların arasında yaramaz bir çocuk gibi oraya buraya koşturur. Yalnızca bir vurmalı çalgı değildir orada, şarkıyı anlatan, onu elle tutulur gözle görülür kılan bir assolist gibidir.

Sokaklar hareketlendi, ritimler değişti

Türk müziğinin hikâyesi yazılsa ritmi, melodinin baş aktörlerinden biri olarak künyeye koymak, üst sıralara da darbukayı yazmak zorundayız. Zira darbukanın müziğimizdeki oynak yeri, toplumsal değişimin de bir yansıması olarak izlenebilecek partisyonlar açar. Geçen yüzyılın başlarından ortalarına dek Türk müziği icralarında daha usülcü ve kaideci duran, sazlar arasında efendi gibi oturan darbuka, 50’lerden sonra “dağıtmaya” başlar. Köyden kente göç ve siyasi-ekonomik darbelerle toplumsal sızılar çoğaldıkça, sokaklar hareketlenir. Sosyal devinim arttıkça ritimler de sertleşir. Sanki derisinin üzerine bir inip bir kalkan parmaklar, daha protest vuruşlarla sesini bir yerlere yükseltmektedir. Çoğalan acıların hıncıyla sertleşen arabesk vuruşlar, o acıların üzerine serilen bir boşverişin örtüsü gibidir. Çünkü darbuka, neye niyet edersen onun sesini vermesi gibi bir hünere sahiptir. Onunla bir isyan da başlatılabilir bir düğün de…

1980 ve 1990’lar giderek artan ritim zenginliğinin farklı müzik türlerinde ayan beyan görülebildiği bir dönemdi. Türk Sanat Müziği’ndeki vazgeçilmez yeri bir yana pop ve arabesk müzikteki yükselen ritim varlığı, ortalığı bir cümbüşe dönüştürüyordu. Yalnızca sözleri ve melodisiyle değil ritmik yapısıyla da hafızalara kazınan eserler bu dönemlerde geldi. Hareketli pop düzenlemeler, elektronik altyapılarıyla eğlenceye yeni katılan sesler ile geleneksel vurmalı çalgıların birlikte kullanımı, hem fosil yakıt hem elektrikli araçlar gibi hibrit bir yapı ortaya çıkardı. Böylece mahalle iyice karışırken darbuka, bu sentezin merkezinde yer aldı, belirleyici oldu. 80’lerin tv ekranlarından hatırlayalım, darbukayı parmaklarıyla değil tüm bedeniyle, bir bütün halinde çalan büyük usta Güngör Hoşses’in klasik ama kendinden geçmeli icrasından günümüz ritim üstatlarından Burhan Öçal’ın eksantrik ve deneysel yorumlarına uzanan ritim değişimi, milli hafızamız için önemli kerteriz noktalarıydı örneğin. Hızlı, süratli ve senkronize çalmak tek hüner değildi artık. Asıl mesele derinlik, çok katmanlılıktı. Doğaçlama performanslar, ritmin klasik kalıplarının önüne geçerek yeni bir dinleme deneyimi sundu. Bağımsız sahne performanslarında yapılan doğaçlamalar, ritmi seyirciyle hızla kurulan bir diyaloga dönüştürebiliyordu. Dinleyici ile müzisyen arasında kurulan bu ritim bağı, bedenin o zamana dek kımıldamamış kısımlarını harekete geçirdi. Yeni danslar, farklı figürlerle vatandaş anatomisinin ilginç bükülmeleri karşımıza çıktı. Meseleye bu yönüyle bakıldığında ritim tam bir varoluş ve kimlik unsuruydu. Bireyi harekete geçiren ya da yerine mıhlayan ritmik örüntü, şarkılar üzerinden yaşama olan tepkimizi, toplumsal değerlerimizi de haroşa örgü gibi düzenli, net bir çizgide ilmek ilmek örüyordu.

“Tanrı İstemezse”den “Kadifeden Kesesi”ne acı-tatlı hatıralar…

Ritmi güçlü şarkıların daha hızlı benimsendiğine dair tezi kabul edersek ritmin ortak hafızamızdaki yeri ve önemini daha kolay anlayabiliriz. Sözler farklı olabilir, herkes başka anlar ancak tempo herkesi aynı anda hareket ettirebilir. Bu nedenle darbuka yalnızca müzikal değil sosyolojik olarak da kullanışlı bir aparattır. Ustasının elleri arasına girdiğinde akılları alır, hafızaları yerinden oynatır.

Ülkemizde 2000’li yıllarla birlikte dijital prodüksiyon tekniklerinin gelişmesi, ritim anlayışını da çeşitlendirdi. Elektronik davullar, sample tabanlı perküsyon altyapıları müzikte yeni bir dönem başlatsa da hiçbiri bizim darbukanın sesini bastıramazdı elbette. Çünkü o, senin, benim, bizim aramızdan, sokaklardan çıkıp gelmişti. Şimdi ‘viral’ tabir edilen dijital mecralarda hızla yayılan eserler, nakaratlarının ritmik güçleri sayesinde de oralardalar biraz. Misal bu toprakların geleneksel ritmi, "Everyway That I Can"de duyulduğunda  -şarkının diğer ögeleri de güçlüydü elbette- bizi Avrupa’nın zirvesine taşıyan başarının asli unsurları arasındaydı. Hadi küçük bir test yapalım: "Everyway That I Can"dendiğinde hafızanızda ilk canlanan nedir?... Ritim değil mi? (Doğru cevap: Dım dı dım, dı dım, dırı dırı dım.) Hadise'nin "Düm Tek Tek" şarkısıysa bu kez ritmin ismiyle müsemma olmuş, esere adını vermiş haliydi. O da Eurovision’da aldığı 4'üncülükle gayet iyi bir performans sergiledi.

Ritim, bizim kimliğimiz ve hafızamızdır. Neşemiz ve acılarımızdır. Darbuka sadece oynatmaz, bazen üzer, ağlatır. Örneğin Ahmet Kaya’nın “Kum Gibi”si, ya da Levent Yüksel’den “Zalim”, darbukayı hüzünle dinleyebileceğimiz eserlerden. Bir darbuka sesi duyulduğunda acı tatlı hatıralar, düğünler, bayramlar, sokak kutlamaları, konser kalabalıkları hafızamızda canlanır. Darbukanın yarattığı rezonans, zincirleme titreşimlerle bize geçmiş günleri, zamanı ve onun içinde yer arayan ömrümüzü hatırlatır. Söz anlatının hikâyesini kurar, melodi duyguyu belirler fakat harekete geçiren ritimdir. İşte darbuka, bu harekete geçişin hafızamızdaki en tanıdık seslerinden biri. Türk müziğinin hikâyesi anlatılacaksa o hikâyenin satır aralarında mutlaka bir darbuka sesi duyulmalı. Çünkü o ses, bir toplumun yaşayışı, nefesi, kalp atışı ve acı tatlı hafızasıdır... “Diyarbekir Yoluna” (Delalım)’dan “Osman Aga”ya, “Gel Gel Sarışınım”dan “Ben İnsan Değil Miyim”e, “Muratgilin Damından Atlayamadım”dan Refik Fersan’ın “Hicaz Peşrev”ine,  “Tanrı İstemezse”den “Kadifeden Kesesi”ne… Bu memleketin şarkılı tarihi yazılsa, toplumun kendini ifade edebilme çabasında darbukanın sunduğu imkânı anlatmak sayfalar tutar…

İlgili İçerikler