Bugünün rap şarkılarını dinlediğimde şu duyguya kapılıyorum: Sanki 2020’lerde aşk diye yeni bir şey icat edilmiş ve genç muhatapları ona karşı hayli öfkeli, mesafeli. Rap müziğin kahir üreticisi ve tüketicisi olan çoğu 21.yüzyılda doğmuş bu yeni kuşağın aşkla arası, istisnalar bir kenara genelde kötü. Onları her seferinde yanıltan, aldatan, elinde oyuncak edip gururlarıyla oynayan bu kötü icat, fazlasıyla tekinsiz, güvenilmez bir varlık. İnsanı yere sermek için en zayıf anını kollayan korkutucu bir heyula. Uzak durmak en iyisi… Bugünün popu ise belki de 90’larda atılan o sağlam temeller üzerinde yürüdüğünden bu konuda biraz daha iyimser. Rap’e nazaran popun aşka inancı hala var… Zinhar aşk da var elbet. Fakat bugün yaşanan, bu yoğun duygusal kütleyi karşılama ve taşıma sorunu. Bir algı ve tepki meselesi yani. Bu milletin genç fertleri, Beykoz Burunbahçe sırtlarındaki iki fıstık çamı kadar aşkla barışık değiller sanki.
Yeşilçam filmlerinde Boğaz’a nazır bir tepede iki sevgili gibi yan yana duran iki fıstık çamımız vardı. Sinemamızın bu en ünlü ağaçları, âşıkların buluşma noktasıydılar. Rejisörler, o ağaçların altındaki çekimlerde, sevgililerin kavuşma sahnelerini uzatır da uzatırlardı. Birbirlerine koşan iki aşığın, aralarındaki birkaç adımlık mesafeyi geçerek kavuşmalarını, ağır çekimde dakikalarca süren planlarla izlerdik. Boğaz sırtlarının o rüzgârlı tepesinde sevdiceğine koşan hanımefendinin saçları ağır çekimde nazlı nazlı havalanıp düşer, beyefendilerin ceketleri sırtlarına doğru uçuşurdu. Aradan seneler geçti. Mekân aynı kaldı ama zaman ve insan değişti. Aslında mekân da değişti; maalesef o iki fıstık çamından biri, bir yıldırım çarpmasıyla eşini yalnız bıraktı. Tıpkı Yeşilçam filmlerinde olduğu gibi beklenmeyen ani bir musibet, âşıkları ayırdı. Şimdi o tepede bir başına kalan fıstık çamı, hayatın sert rüzgârlarına karşı tek başına ayakta durma savaşı veriyor. Belki de her şey o fıstık çamının devrilmesiyle başladı…
İsyan da sevdaya dâhil…
Şimdi aşk şarkılarının kliplerinde sevgililer, Boğaz’ın mavi sularına bakan o yemyeşil tepelerde değil izbe bir sokakta yakılan oto lastiklerinden yayılan ateşin etrafında öfkeyle toplanıyorlar. Etrafında buluşulan o aşk ateşine de artık atılan değil atan olmak yeğleniyor. Bir mutluluğu paylaşmaya değil de ‘bu işin’ sonundaki hesaplaşmaya odaklılar. Susup, uzaklara dalıp, seni kalbime gömdüm, devirleri geçmiş artık. İntikam yeminleri, bıçkın salvolar ve alayına isyan. Ama olabilir, zamanın hoyrat rüzgârlarına karşı aşk böyle de yaşanabilir. Üstelik dünyanın haline bakarsak haksız da değiller. İtirazım yok, isyan da sevdaya dâhil…
40-50 yılda umuttan isyana geçilen memleket konjonktüründe kimselerin aşka vakti yok. Rap formlarına bürünmüş, ifadesini orada bulmuş duygular, sesler, sanki kör bir kuyunun dibinden geliyor. Boğuk, karanlık, uğultular içerisinde… Hınç dolu sözler, bestenin önüne aceleyle geçme telaşındalar. İsyan aşktan daha mühim bu zamanda, daha lazım. Ve ayrıca ne olursa olsun dik durmak gerek. Hiç öyle bir zamanlar yapıldığı gibi; aşk için “Gurur yere serilir mi?”. Yere serilen âşıklardan, diklenen, atar yapan ilişkilere gelinmiş durumda. Kimsenin birazcık yıkılmaya niyeti yok. Diklenen âşık insanlar devrinde, ‘homo loveus erectus’lar çağındayız. Kadın-erkek âşık ‘homo erectus’lar yaşıyor günümüzde. Ahir zaman, ‘homo sapiens’leri aşkı için azıcık da olsa eğilmekten bile uzaklaştırdı. Murathan Mungan sözleriyle Müslüm Gürses’in söylediği gibi, “Zamanın eli değdi bize, çoktan değişti her şey.” Bir parçamızın karşı tarafta kaldığı ayrılıklar vardı. Şimdi bir gecede bıçak gibi kesilip atılan kalp parçalarına, zaman değişti. Zamanın eli bıçaklı artık…
Çaresiz ve yorgun çocukların ürktüğü bir alev…
Şehrin çeperlerindeki viranelerin içinde, duman, küf kokusu ve küfürbaz sohbetler sırasında öfkeyle yazılmış gibi duran bu şarkılar, şehre ve aşka kendi isyanlarıyla sesleniyorlar. “Koşarım peşinden belaya derde”; Sevda, başa illa ki bela ören tekinsiz bir arkadaş, illa kavga… Hırgürsüz yaşanmaz artık bu hayatta… Solmuş renkler, yıkık evler, örselenmiş ruhlar, sonu meçhul yollar, yorgun ve umutsuz bedenler… Birbirlerini anlamaya, sevmeye mecali kalmayan ayaktaki ölülerin serzenişleri… Gecelerin içinde etrafımızda gezinen ürkütücü gölgeler… Boğaz’a nazır iki fıstık çamının arasında gezinen aşk, şimdi izbe bir sokakta ateşin etrafına sıralanmış çaresiz ve yorgun çocukların bakıp bakıp ürktüğü bir alev…
Avni Anıl'ın Rüştü Şardağ'ın güftesinden bestelediği o şarkıda, maşukların birbirine en fazla diklenebildiği seviye, "Aşk bu değil, yapma güzel”di en çok. O kadardı. Şimdi kılıçlar çok daha sert çekiliyor, fonda sokak muştalarının şakırtısının duyulduğu bir hesaplaşma yaşanıyor. Çocukların çocukları öldürdüğü bu zamanın korkunçluğunda ne aşkı birader? Elbette isyan daha mühim artık. Aşktan da güzel… Ama biter mi aşk? Yok bitmez, “Kalır bir durakta, yırtık bir afişte, Buruk bir gülüşte, dağılmış yürüyüşte”… Hayatların üzerine örtülen bu karanlık, gri, puslu havada “Papatya gibisin”ler yetişmez elbet, “Gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın”lar çıkmaz… Bir zamanlar aşk, bittiğinde dahi kalan kadarına sığınıp yaşanabilen bir korunaklı alandı. İçinde bir süre daha yaşanmaya imkân veren münzevi bir kulübeydi, “Olsun bana seninle geçen yıllarım yeter”di. Şimdi topyekun maruz bırakıldığımız bu hayatın içinden savcılıklarca toplanan genç rapçiler, bilmem kaç yılların istendiği iddianamelerden çıkma rap sözleri de yazacaklardır ileride…
Bedbaht hayat… Sokağa çıkmanın her an örselenmek demek olduğu bir zamanın genç sanatçı ruhlarda bıraktığı ince jilet kesikleri. Öldürmeyen ama insan gibi de yaşatmayan o kesiklerin açıldığı bir dünyaya isyanın sesi rap…
Oysa kolay söylenen, üç harfli bir kelime…
Kavga, kaos ve umutsuzluğun ortasında, bağımlılık yapıcı maddelerin dumanı arasında kalan ruhların acısı çok derin… Güçlülerin kazandığı bu vahşi ormanda, güçlüyle güçsüzü eşitleme imkânı barındıran o nadir elementlerden aşkın da bu kavgada harcanıyor görünüşü ise korkunç.
Cemal Safi, “Tek Hece” şiiriyle aşkın en manzum ve kapsayıcı anlatımını yapalı en az 35 sene olmuştur. Orhan Gencebay’ın bestelediği, “Var mı beni içinizde tanıyan?” diye başlayan o uzun şiir, “Dil üzmezim tek hece var ismimde” diye bitiyordu. Üç harfli tek heceliydi bu kelime, kolayca söylenebilirdi yani. Ama şimdi kimselerin mecali kalmamış gibi bu üç harfli, dil üzmeyen sözcüğü ne söylemeye, ne şarkısını yazmaya ne de yaşamaya… Bir rap şarkısı formunda söyleyecek olursak; Bitmişiz abicim biz…


