Atatürk hakkında Türkiye’de yaşayan herkesin mutlaka bir fikri vardır. Anketlere göre toplumun yüzde 80’den fazlası kendisini Atatürkçü olarak tanımlar. Son yıllarda giderek artan müthiş sevgiyi özellikle 29 Ekim ve 10 Kasım arasındaki 10 günde çok net olarak görürüz. Ama Atatürk’ten herkes aynı şeyi anlamaz, 100 yıldır Atatürk’ü anlamaya ve anlatmaya yönelik çabalar sürmektedir. Atatürk, ilk ve orta öğretim müfredatında yüzeysel bir şekilde ve bir süper kahraman olarak anlatılır. Süper kahramanlar insanüstü varlıklardır, gerçek hayatta yokturlar. O nedenle Atatürk’ü bir deha veya süper kahraman olarak görmek, O’nu uzaklarda, göklerde aramak, günlük hayatımızdan uzaklaştırmak anlamına gelir. Bazen cahilce, bazen gerçekten çok severek ve safça, bazen de bilerek yapılır bu. İlginç ve önemli olan ise 100 yıl sonra bile yurttaşlarının O’nu yanlarında görmek, zor dönemlerde desteğine, yoluna, yöntemine ihtiyaç duyarak, buluşmak istemeleridir. Derin bir özlem duygusudur bu. Atatürk’e özlem bazı dönemlerde artar, bu özlemin en çok ve en samimi bir şekilde depreştiği zamanlardan birini yaşıyoruz. Peki, buluşma nasıl gerçekleşir? Atatürk, bugüne nasıl gelir?
Türkiye güzel bir ülke, üç kıtanın arasında nadide bir konuma sahip, doğal güzelliklerle bezenmiş bir ülke. Yüzyıllar boyunca iyi yönetimlerle çok daha iyi olabilecekken, kötü yönetimler nedeniyle olması gereken yerden geride kalmış bir ülke. En iyi ve kalkınma ivmeli döneminin 1923 ve 1938 yılları arasında olduğu kabul ediliyor. Atatürk ile buluşmak, ülkenin göreceli geri kalmışlığını görmekle başlar. Görece geri olduğumuz batılı ülkeler ve son zamanlarda yükselen doğu, Japonya, Kore, Çin gibi doğumuzda kalan ülkelerdir. İyi niyetli yurttaşlar, ülkemiz de gelişsin, yaşam standartlarımız yükselsin, hep beraber mutlu yaşayalım isterler. Bu çok doğal ve haklı bir istektir. Ama bu doğal duygumuz karşılığını bulamayan her sevgi gibi, yaşadıklarımızla örtüşmezse bir huzursuzluk ve kaygı kaynağı olabilir. Tamamen elimizde olmayan ama bizi rahatsız eden durumlarda yaşadığımız duygu durumunun adıdır bu. Peki şimdi ne yapacağız? Bu kaygılarla nasıl baş edilir? Bastırmaya, görmemeye çalışmak çözüm olabilir mi? Bir kesim böyle yapar, “aman canım boşver”ciler böyledir. Kimileri ise bu geri kalmışlıktan kurtulup ilerlemeyi ciddiye alırlar. Bu kesim daha mı saftır ki hemencecik kanıvermişlerdir? Kim gerçekçi, kim saftır? Bu sorunun yanıtı, “soru sormayı göze alanlar” da saklıdır. Boşvercileri kendi haline bırakıp, biz “neden geriyiz” sorusunun peşinden giden, zor olsa da cesaretle bu soruyu soranların peşinden gidelim. Burada merak ve heyecan vardır, o nedenle ilgi çekicidir ve yaşamın pusulası burayı gösterir.
Atatürk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde ders dinlerken, 1930
“Biz neden geriyiz, daha iyi olamaz mıyız?” sorusu madalyonun bir yüzüyse, diğer yüzünde “Bu memleket nasıl gelişir?” sorusu yer alır. Türkiye’de herkesin içinde bir “memleket meselesi” vardır ve hatta öylesine koyudur ki, “memleket muhabbeti” diye tiye alsanız da hafiflemez. Bu noktada farklılaşma başlamıştır. Buraya kadar gelinmesinde kişilik ve çevresel özellikler (epigenetik) belirleyicidir. Emeğini ortaya koyarak kendisini geliştirmek, bir şeyler yapmak isteyenler, bir mesleğe, bir çabaya, üretime doğru yönelir, çevreyle etkileşirler. İlerledikçe toplumu ve çevreyi daha iyi tanırlar. Artık toplum denilen ormanda durdurulamaz bir arayış başlamıştır ve bu kişiler kendilerinden sorumludurlar. Bir yandan bir ağaç gibi tek ve hür ve aynı zamanda bir ormanın içinde başkalarıyla kardeşçe yaşamak isterler. Burası genotipin (içsel genetik özellikler), fenotipe (dış görünüm) bayrağı devrettiği yerdir, kişinin iç dünyasının güzelliği dışına yansır. Ama sanıldığı kadar kolay değildir bu. Ormanda yaşamanın zorlukları vardır. İnsan, o zorlukları aklıyla anlamak ve emek vererek aşmak ister. Bazen başarılı olur, bazen de yenilir. Bazı kimseler yenilince pes ederler ama kimileri yenildikçe daha çok denemek, yenilgilerinden dersler çıkarmak isterler, yenilgi bir öğretmendir onlar için. Yenildikçe çevreleri boşalabilir, yapayalnız kalabilirler. Tıpkı Atatürk gibi. Yalnızlığı iliklerinde hissederek, “Bir tek ben miyim?” diye düşünürken, çevrelerinde bir tek insan dahi bulamazlarsa eğer, tarihe yönelerek tarihten kendilerine dayanak bulmak isterler. İşte bugün Türkiye’de pek çok insan Mustafa Kemal’den bu nedenle esin arıyor. Kimileri mavi gözlerinden, kimileri yaşama sevincinden, kimileri başında kalpağıyla mücadele azmi ve bilincinden esinleniyor. Elleriyle tutmak istedikleri, Mustafa Kemal’in kişiliğinde göz kırpan tarih bilincidir. Bu bilinç, yenilgilerden öğrenerek, zorlukları cesaretle, akılla ve kararlılıkla aşarak ilerleyen ve evrenselleşmiş mücadele öyküsünün bu topraklardaki adıdır.
Türkiye’de toplumsal bir meselesi olanlar ve toplumun daha iyiye gitmesi için özlem duyanlar eninde sonunda Mustafa Kemal ile tanışırlar. Toplumu ve dünyayı daha iyi anladıkça bu buluşma daha da derinlik kazanır. İki önemli toplumsal mücadelemizin biri kılıçla, diğeri kalemle verilmiştir; Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Cumhuriyet ve devrimler... Ama her zaman köklerde bu güzel ülkede bağımsız ve mutlu bir yaşam arzusu vardır. Bu arzu aydınlanma geleneğine, akla ve bilime dayanır. Atatürk ile buluşmanın en derin yollarından biri de bilimin rehberliğinde ilerlemektir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Bilim insanları Atatürk ile nasıl buluşurlar?
Dersini iyi çalışmış birçok akademisyen, meslektaşlarına hitap ettikleri sunumlarını slayt ile yapıyorlarsa son slayt olarak sevdikleri bir Atatürk resmi ve bir de Atatürk’ün bir sözünü koyarlar ki, genellikle “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” bu. Böyle bir davranış bize özgüdür. Dünyanın başka ülkelerinde bir bilim insanı ülkesinin kurucu siyasi liderinin resmini koymaz, tuhaf kaçar. Katı milliyetçilik gibi ya da tarafını göze sokmak gibi algılanır. Ama bizde derin veya yüzeysel Atatürk özlemini anlatır. Özlem, olmayan şeye duyulur, eğer Atatürk’ün gösterdiği yoldan ilerlemiş olsaydık, o zaman bu derece bir özlem olmayacağını da not edelim.
Bilim insanları son slayta Atatürk’ü koyarken, kim bilir akıllarından neler geçer. Konuşmacı, Atatürk ile bilimi ilişkilendirmek istiyordur. Kimi zaman sessiz bir çığlık gibi, kimi zaman Atatürk’ün bilime olan katkısını vurgulamak istercesine, bazen Batı’ya karşı savaşmış, bunu başarmış bir lider olduğunu söylemek, bazen de bizim hayal ettiğimiz ölçüde Nobel ödüllü bilim insanımız olmadığı için ama “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen kurucu liderimiz var dercesine. Sadece akademisyenler değil; işini severek yapan bir işletme sahibi, bir esnaf ya da masa başında çalışan biri de Atatürk’ün resmini severek koyar. Kimisi kalpaklısını, kimisi gülen resmini, kimisi çocuklarla olan resimlerini sever. Toplumun her kesiminde Atatürk özlemi artmıştır ama biz daha az bilinen bilim dünyasından haberler vermeye devam edelim.
Atatürk’ün bilime katkısı önemlidir. Üstelik çeşitli boyutlarda gerçekleşmiştir. Çünkü burası çok katmanlı, zor bir ülkedir, en az 300 yıl kadar din sömürüsü nedeniyle batının ilerlemesinden uzakta kalmış bir ülke. Atatürk’ün bilime olan katkısını da faaliyetlerinin tümünde aramak gerekir. Bunun için de eserlerini dikkatle okumak ve irdelemek gerekir.
Bilim insanları, ürettikçe, üretmeyi önlerine koyup, zorlukları yaşadıkça Atatürk ile buluşurlar. Atatürk algısı ve özlem, yaşadığımız zorlukların derecesine göre evrim geçirir, gelişir, derinleşir. Bu zorluklara ek olarak başka ülkeler görmek, başka toplumları gözlemek, başka dünyaların gelişimini tanımak derinlik katar, olgunlaştırır. Elimizde olmadan ülkemizi başka ülkelerle karşılaştırırız, bunu en çok yapan milletiz bana kalırsa, yine bize özgüdür. Kurucu liderimizi başka liderlerle kıyaslar ve her seferinde benzetemeyiz başkalarına, üstün çıkarız. Yine haklıyızdır. Dünya bizi az tanır, çalışmalarımızı, büyük mücadelemizi, Cumhuriyet’imizi... O nedenle “güzel ve yalnız ülke” der geçeriz, umursamaz görünürüz, dertleniriz, o melankoliden enerji çıkarmaya bakarız ve biz buna efkâr deriz. Başka dillerde yoktur. Bunlar bizim için çok değerlidir. Silkinir, neşemizi buluruz. O gün olmasa da bir sonraki gün o enerjiyi buluruz ama mutlaka buluruz.
Atatürk’ün yazımına öncülük ettiği Geometri kitabı çok şey anlatan bir ayrıntıdır. Kurtuluş Savaşı’nın komutanı ve Cumhuriyet’in kurucusunun geometri kitabının yazımına da önderlik etmesi çok şey anlatır ama bu bile asıl perspektifin yanında ayrıntı kalır, çok daha fazlası vardır.
Atatürk'ün hazırladığı Geometri kitabı, 1937 (Rahmi Koç Müzesi)
Rehberimiz bilim: Peki uygulayabiliyor muyuz?
En önemli rehberin bilim olduğunu öğrendik. Bilimsel yöntemi esas almayı ve kendisinden sonrası için, söylediklerini değil, bilimi rehber almamız gerektiğini söyledi. Bunu söyleyen başka bir lider yok. Bilimin her zaman değişeceğinin ve bilimin değişmek olduğunun farkında bir lider olarak. Bu söz aydınlanma mirası bir söz, ilk kez Atatürk söylenmiş değil ama Türkiye’de, çoğunluğun Müslüman olduğu bir ülkede 1924’te söylenmesi çok daha fazla bir önem taşıyordu. Bu sözün bağlamı, nerede ve ne zaman söylendiği başlı başına özgündür. Yıl 2025 hâlâ önemli ve hatta Batı dünyasının liderlerine de hatırlatılması gereken bir düstur olacak gibi duruyor. Ülkemizin her yerinde, her kurumunda ve özellikle üniversitelerimizde bilimi yeniden rehber edinmemiz gerektiği çok açık, hatta en acil ihtiyacımız. Biz bu sözün anlamını acaba yeterince öğrendik mi?
Darülfünun yerine çağdaş üniversiteyi kurmanın ne kadar önemli olduğunu öğrenmiş olmalıydık. Nazilerden kaçan değerli bilim insanlarına ikinci bir vatan sunarak ve onların katkısıyla 1933’te üniversite reformu gibi bir reformun mutlak gereksinim olduğunu öğrenmiş olmalıydık. Yıl 2025, yine reformlara ihtiyacımız var. Atatürk’ün 1932 yılında Malche raporunun sayfalarının yanına aldığı 88 not gibi, üniversiteleri madde madde elden geçirmeliyiz. Artık reformlar kaçınılamaz bir gereklilik.
Her şey bir yana, en çok da iyi hedefler için zorluklarla mücadeleyi öğrenmiş olmalıydık. En karamsar durumlarda iyilik kırıntılarını örgütlemeyi öğrenmeliydik. Yapabildiğimiz söylenemez. En ufak bir sorun da acaba yurt dışına mı göçsem denildiğini sıkça görüyoruz. Oysa Atatürk Berlin’e, Londra’ya gitmedi, Samsun’a çıktı. Çünkü çözümü başka bir ülkede değil, kendi halkının içinde aradı. Bunu kahredici bir eziyet olarak görmedi, mücadele azmi, topluma yararlı olmak yoluyla kendisini gerçekleştirme güdüsünün çekim gücü galip geldi ve içsel huzurunu da o şekilde buldu.
Atatürk'ün İstanbul Üniversitesi'ni ziyareti, 1930
Bireyin mutlu olmasının toplumun gelişmesiyle mümkün olacağını, bunun için heyecanla, cesaretle, kararlılıkla çalışmak gerektiğini ve bunun yöntemini öğrenmiş olmalıydık. Olmalı dediğimiz şeyi oldurmayı öğrenmeliydik. Yoksul, cahil ve sağlıksız bir insan topluluğundan mutlu bir toplum yaratma azmini iliklerimizde hissetmiş olmalıydık. Mutluluğun, azimle çalışmak sonrasındaki menzil olduğunu öğrenmeliydik, o yolda azimle yürürken aynı zamanda mutlu olmayı, yolu sevmeyi, severek çalışmayı, dansı, müziği de yaşamış olmalıydık. Belirsizliklerle dolu olan yolumuzdan sıkıntı, stres ve yakınma üretmek yerine, o yolu benimseyerek, yaşamı özümseyerek yürümeyi öğrenmek zorundayız.
Bazen zorunluluk özgürlüktür.
Yıl 2025… Bilimsel açıdan gerilerdeyiz, üretimimiz düşük, üretim yapması gereken gençlerimizin gözü yurt dışında. Yüzyıllık tarihimizden öğreneceğimiz çok şey var. Yüzyıllık tarihimizi karşılaştırmalı olarak yeniden çalışmalı ve tartışmalıyız.
Türkiye’nin kalkınmasını önümüze koymak zorundayız. Akıl ve bilim ile olacağı açık, başka yolumuz yok. Tarihimize bile baksak yeterince dersler var. Bunun için her aşamada, her düzeyde strateji gerekli. Atatürk’ü süper kahraman olarak görmek yerine, onun yöntemlerinden ve bilimsel yaklaşımından esinlenmek; birey ve toplum olarak zorluklarla akıl ve kararlılıkla mücadele etmek; Türkiye’nin kalkınması için stratejik ve bilim temelli adımlar atmak, küçük büyük demeden her aşamada planlı programlı çalışmak gerekmektedir. Buluşma böyle gerçekleşir. Unutmayalım, Atatürk’e duyduğumuz özlem, kendi potansiyelimize duyduğumuz özlemdir. Bu potansiyel, aklın, bilimin ve cesaretin yolundan yeniden yeşerebilir.
Okuma önerileri:
Falih Rıfkı Atay - “Çankaya”
Şevket Süreyya Aydemir - “Suyu Arayan Adam” ve “Tek Adam
Yeni pandemi kuş gribinden doğabilir mi? – Prof. Dr. Önder Ergönül anlattı
Uzmanı açıkladı: Tüberküloz tanı testlerinin aktif kullanılmasında ciddi sıkıntılar yaşıyoruz
Türkiye, 50 gün Koronavirüs'e kapılarını kapatmayı nasıl başardı?


