CHP'deki sancılı süreç
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

CHP'deki sancılı süreç

Sihirli sözcük, belirsiz hedef: Değişim

Zamanın ruhu bazen bir kavrama, bir sözcüğe olağanüstü önem ve anlam yükler. Bugünlerde siyaset alanındaki sihirli sözcük: değişim. Seçimlerin sonuçları, değişim isteyenler-değişim istemeyenler olarak okunuyor, bozguna uğrayan Millet İttifakı partileri, özellikle CHP değişim peşinde koşuyor. Medyada şu sıralarda en çok kullanılan, okunan, duyulan sözcük değişim. Muhalif medyada her iki köşe yazısından biri değişim konusunda. Seçim sürecinde meydanları değişim diye inleten kitleler, şimdi partileri, liderleri, siyasî aktörleri değişimi gerçekleştirememekle ya da değişim umudu vermemekle eleştiriyorlar. Kurultay'da genel başkanlığa aday olup olmayacağı sorulan Ekrem İmamoğlu, "Aday olduğum tek şey var: ülkemizde büyük bir değişim," diyor. Genel başkanlığa adaylığı konuşulan Özgür Özel'in "değişim" dediği manşetlere çıkarılıyor.

Ben değişimden ne anlıyorum, siz ne anlıyorsunuz?

Değişim sihirli bir anahtar sözcük, ama hangi kapının anahtarı? Hepimiz aynı değişimi mi istiyoruz? Ya da soruyu şöyle soralım: Ben neyin nasıl değişmesini istiyorum, sen, o, biz, siz, onlar neyin nasıl değişmesini istiyorlar? Değişim anahtarını hangi kapıyı açmak için kullanacağız?

"Ülkenin yarısından fazlası değişim istiyor," derken aslında insanlarımızın önemli bir kesiminin bugünkü sosyo-ekonomik koşullar altında, bu toplumsal-siyasal ortamda, baskıcı otokratik bir rejimde yaşamak istemediğini dile getirmiş oluyoruz. O ünlü ve güzel deyişle: "Başka bir dünya mümkün". Ama nasıl bir dünya ve oraya nasıl varacağız?

Değişim isteyen ve değişimden söz edenlerin tümünün bu sorunun cevabında ortaklaştıklarını düşünmüyorum. Soruyu: aş, iş, hak, hukuk, adalet, eşitlik, özgürlük diyerek cevaplamak kolay, ama mesele sloganlarla halledilebilecek kadar basit değil. İş uygulamaya gelince, - mesela ekonomi programına, mesela anayasal güvencelere, mesela eşitlik kavramına, nasıl bir demokrasi sorusuna gelince- değişim talep eden milyonlar sınıfsal, kültürel, etnik, ideolojik köken ve müktesebatlarına göre ayrışacaklar.

Değişim talep eden Millet İttifakı, Sayın Kılıçdaroğlu'nun Demokrasi İttifakı olarak görmek ve göstermek istemesine rağmen tam da bu yüzden sadece bir seçim ittifakıydı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kılıçdaroğlu'na verilen 25 milyonu aşkın oy, İttifak'ın ortak adayı Kılıçdaroğlu'nun programına, siyaset tarzına, en önemlisi de ortak bir gelecek projesine "evet" değil Erdoğan’a karşı ret oylarıydı. Milyonların ortaklaştığı talep: "Erdoğan gitsin, bu rejim bitsin" di. Yanlış mıydı? Gerçek değişimin yolunun açılabilmesi açısından bakarsak, kesinlikle doğruydu. Ama özlediğimiz Türkiye'ye, özlediğimiz yaşama kavuşturacak köklü değişim istiyorsak, kesinlikle yetersizdi.

Mesele kişilerin değil bakış açısının ve zihniyetin değişmesi

Siyasî partiler; yöneticilerinin zihniyeti, ideolojik hatları, dünyaya bakışları değişmeden ve tabanları o değişime ayak uydurmadan, sadece kişilerin değişmesiyle yenilenmiş olmazlar. Eski yapı yeni çehrelerle -tabii rötuşlanmış olarak- devam edip gider.

Meramımı CHP örneği üzerinden anlatmaya çalışayım. "Zafer birleştirir, yenilgi ayrıştırır, dağıtır" diye yazmıştım seçimlerin hemen öncesindeki bir yazımda. Muhalefet partileri, - başta CHP- darma duman olmuş durumda. Önümüzdeki dönemde bütün partilerde kopuşlara, ayrışmalara, hatta çözülmeye şahit olacağız.  Hem siyasal-toplumsal önemi hem de parti içi hesaplaşmanın sert olacağı anlaşıldığından bu aşamada gözler CHP'ye döndü. 

İzlediğimiz kadarıyla (itiraf edeyim ki artık izlemiyorum, çünkü kırk yıldır bilip tanıdığımız siyaset erbabının post edinme yarışı beni hiç ilgilendirmiyor) CHP 'deki tartışmalar Kılıçdaroğlu mu, İmamoğlu mu, yoksa Özel mi; MYK'da, Parti Meclisi'nde kim var kim yok, kim milletvekili yapıldı kim yapılmadı, vb. üzerinden gelişiyor. Bu konuda parti sözcüsü ve MYK üyesi Öztrak'ın "MYK değişti, değişimin önü açıldı" sözü yeterince açıklayıcı.

Siyasette -ve tarihte- kişilerin rolünü inkâr etmiyorum. Ama toplumu değiştirmekten, yeni Türkiye'yi inşadan söz ediliyorsa, partinin ideolojik hattı (temel yapısı) aynen kalarak bildik kadroların yer değiştirmesinin anlamı olmadığını düşünüyorum.

100 yıllık devlet partisinden geleceği kuracak örgüt çıkmaz

Kötü kişi olmayı göze alarak söyleyeyim: Ne kadar has niyetli ne kadar gayretli olursanız olun yüz yıllık devlet partisi kumaşından geleceğin özlenen Türkiye'sine fistan biçemezsiniz. CHP'lilerin övünç kaynağı olarak dile getirdikleri 100 yıllık geçmişin yüklü bagajı, bugünkü zaafın ve sorunların temel nedenidir. Devlet partisi kimliğini değiştirmek, en azından yumuşatmak için yapılan hamleler (ki bu konuda Kılıçdaroğlu'nun hakkını yememek gerektiğini, en azından söylemde onun bu yönde adım atmaya gayret ettiğini düşünüyorum.) toplumun belli kesimlerinin gözünde inandırıcılık kazanamıyorsa, bunun tarihsel ve güncel nedenlerini etraflıca düşünmek gerekir. "Sol'dan uzaklaştı sağ'a açıldı" veya "mezhep partisi oldu" ya da "seçim kazanmak için Müslüman muhafazakâr mahalleye yöneldi" benzeri eleştirilerin görece haklılık payı olsa da temel sorun kitlelerin bilincine ve bilinçaltına yerleşmiş olan: yasakçı, üstenci, halktan olan değil halka inen, en önemlisi de devletin uzantısı parti imajıdır.

Günümüzde (derin) devlet bağı ve etkisi zayıflamış da olsa (artık parti-devlet ya da devlet partisi sıfatı Bahçeli takviyeli Erdoğan AKP'sine daha uygun düşüyor) yönetici kadroları ve tabanının önemli bölümüyle CHP'nin, devletin Türk milliyetçiliği temelinde oluşmuş kırmızı çizgilerinin dışına çıkması kolay görünmüyor. Bugün Kılıçdaroğlu ağır eleştirilere muhatap oluyorsa, parti içinden ve dışından istifaya zorlanıyorsa, bunun asıl nedeninin seçimi kazanamamış olmasından çok kırmızı çizgileri aşmak için cesaret ettiği küçük ve utangaç adımlar olduğunu düşünüyorum. Bu adımlar her seferinde bir yerlerden gelen uyarılarla engellendi, aynı gelenek ve kökenden gelen Sayın Kılıçdaroğlu'ndan da daha direngen ve kararlı olması beklenemezdi.

En kalın kırmızı çizgiler olan Kürt meselesi, merkeziyetçilik, dış politikada militarist çözümler gibi konularda; mesela dokunulmazlık konusunda Kılıçdaroğlu'nun "Anayasaya aykırı olduğunu biliyoruz ama evet diyeceğiz," kararı, sınır ötesi operasyon tezkerelerine "ulusal çıkarlarımız için" geçit verilmesi, HDP ile ilişkide izlenen bir adım ileri on adım geri siyaseti ve ürkeklik, Türk milliyetçiliği olarak tanımlayabileceğimiz kurucu ideolojiye bağımlılığın örneklerinden birkaçı. HDP'nin kapatılması ve Kürt hareketinin tasfiyesi taleplerini açıkça dile getiren Ümit Özdağ ile kayyımları yasallaştıran ve meşrulaştıran, göçmenler konusunda ırkçılığa varan bir protokolün imzalanmasını da sadece oy hesaplarıyla değil kimi odaklardan gelen uyarılara bağlamak daha gerçekçi olur kanısındayım.

Eski temel üzerine yeni kurulmaz

Reddiyeci değilim, CHP'yi önemsiyorum, hele de tek adam otokrasisinin karşısında CHP'nin varlığı -bu haliyle bile- hem önemli hem de gerekli. Üstelik önümüzde kazanılması gereken yerel seçimler var. Ülkemizi çağın, medeniyetin, evrensel değerlerin dışına taşıyan, geleceğimizi ipotek altına alan tek adam iktidarı karşısında kuşkusuz başta CHP, muhalefetin adaylarını bütün gücümüzle destekleyeceğiz.

Ancak. "Enseyi karatmayın" başlıklı geçen haftaki yazımda da anlatmaya çalıştığım: yeniyi kurmanın, yani gerçek değişimin eski temel, eski zihniyet, eski programatik ilke ve semboller (mesela 6 ok) ile mümkün olamayacağı.

Bu noktada CHP yönetiminin ve tabanın özellikle ulusalcı kesiminin tüylerinin diken diken olacağını, eğer okuyorlarsa yine bana kızacaklarını, biliyorum. Şu kadarını söylememe izin verin: Yüz yıl öncesinin dünya ve Türkiye koşulları bugünle karşılaştırılamayacak kadar farklıydı. O gün zorunlu ve doğru olan programlar, siyasetler, toplum tasavvurları bugün geleceğin Türkiye'sini kurmanın önünde engel oluyor. Değişim kişilerin değil programın, tasavvurun, siyasetin, zihniyetin değişmesiyle, yapay zekâ çağına hazırlanmakla mümkün. Bu da eskiyi onarmak değil yeni bir temel üzerine yeni bir ev kurmak demek.

Oya Baydar kimdir?

Oya Baydar, subay bir baba (Ahmet Cevat Baydar) ve Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden Behice Hanım'ın kızı olarak 3 Temmuz 1940'ta İstanbul / Kadıköy'de doğdu. Politik mücadele yıllarında içinde bulunduğu yapılara karşı da eleştirel bakışını esirgemeyen açık sözlü tavrıyla özgül bir etki yaratan; görüş, eleştiri ve önerileri her kesimde takip edilen yazar, Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'ni bitirdi.

Edebiyat hayatına esas itibarıyla 17 yaşında lise öğrencisiyken yazdığı ve Hürriyet gazetesinde tefrika edilen Umut Yolu adlı romanla atıldı. Françoise Sagan'ın Bonjour Tristesse romanından etkilenerek kaleme alınan bu roman, gazete tarafından ismi değiştirilerek Kalbimin Aradığı Erkek adıyla basıldı ve Baydar çok genç bir yazar olarak gazetedeki ilanlarda "Türkiye'nin Sagan'ı" olarak tanıtıldı. Baydar, gazete sayfalarında kalan bu romanını daha sonra kitap halinde yayınlamadı.

1960'ta lise son sınıftayken -kendisine okuldan atılma sıkıntısı da yaşatan- Allah Çocukları Unuttu romanını yayımladı. Baydar'ın ikinci romanı Savaş Çağı Umut Çağı (1963), ilk basımından yaklaşık 40 yıl sonra, 2010'da Savaş Çağı Umut Çağı: Bir Yirmi Yaş Güncesi adıyla yeniden yayımlandı.

Biri tefrika olarak Hürriyet gazetesi sayfalarında kalan, diğer ikisi ise kitap halinde basılan bu üç romanın ardından Oya Baydar, gazetecilik ve politik mücadele içinde geçen yaklaşık 30 yıl edebî eser kaleme almadı.

Hürriyet gazetesinde tefrika edilen romanından aldığı telif ücretiyle Paris'e gitti, orada sosyalist çevrelerle iletişime geçti. Paris'te kurduğu iletişimin etkisiyle sosyoloji okumaya kadar verdi.

1960'ta girdiği İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü 1964 yılında bitirdi. Aynı yıl sosyoloji bölümüne asistan olarak girdi ve "Türkiye'de İşçi Sınıfının Doğuşu" konulu doktora tezine başladı. Doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler bu olayı protesto etmek için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay Türkiye'de ilk üniversite işgali eylemi oldu.

1966'da Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) üye oldu. Bir süre, ABD'de Columbia Üniversitesi'nde, sosyal bilimlerde istatistik yöntemleri konusunda çalıştı. 1969-70 arası Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde asistanlık yaptı.

Toplumsal hareketliliğin yükseldiği, Türkiye'nin sosyalist düşünce ve örgütlenmeyle tanıştığı 1960'larda, edebiyatı tümüyle bırakıp toplumsal-siyasal yapı araştırmalarına yöneldi ve sosyalist hareket içinde aktif oldu. Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik (1970-71) dergisinin kurucuları arasında yer aldı.

12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Türkiye İsçi Partisi (TİP) üyesi olduğu için tutuklandı ve üniversiteden çıkarıldı.

Bu dönemde Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı (1972-79). Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin (TSİP) kuruluşuna katıldı.

Yazılarıyla ilgili olarak hakkında eski Türk Ceza Kanunu'nun 312, 142 ve 159. maddelerinden 30 dolayında dava açıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında bulunduğu Almanya'dan Türkiye'ye dönemedi ve 12 yıl boyunca Almanya / Frankfurt'ta siyasi göçmen olarak yaşadı. Bu yıllarda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, Sovyetler Birliği'nde, Moskova'da bulundu.

Baydar, sürgün yıllarının ardından 1992'de Türkiye'ye döndü. Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan "İstanbul Ansiklopedisi"nde redaktör, "Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi"nde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Yeniden döndüğü edebiyatta ardı ardına yayımladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı. Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kedi Mektupları adlı kitabıyla 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü, Sıcak Külleri Kaldı romanıyla 2001 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, Erguvan Kapısı'yla 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü, Çöplüğün Generali romanıyla TÜYAP Kitap Fuarı'nda 2009 yılı Dünya gazetesi yılın telif kitabı ödülünü aldı.

İtalyan Carical Vakfı tarafından verilen "Akdeniz Kültürü Ödülü"ne 2011'de Hiçbir Yere Dönüş adlı romanıyla Oya Baydar layık görüldü.

Sıcak Külleri Kaldı romanı ile de 2016 yılının Fransa / Türkiye Edebiyat Ödülü'nün de sahibi oldu.

2001'de Türkiye Barış Girişimi'nin kurucusu ve sözcüsü olan yazar, aynı zamanda PEN Yazarlar Birliği üyesi.

Kitapları 23 dilde yayımlanan Oya Baydar, kuruluş günlerinden itibaren T24'te köşe yazıyor, İstanbul'da ve Marmara Adası'nda yazmayı sürdürüyor.

ESERLERİ

Roman

Allah Çocukları Unuttu (1960)
- Savaş Çağı Umut Çağı (1963)
- Kedi Mektupları (1997)
- Hiçbiryer'e Dönüş (1999)
- Sıcak Külleri Kaldı (2000)
- Erguvan Kapısı (2004)
- Kayıp Söz (2007)
- Çöplüğün Generali (2009)
- O Muhteşem Hayatınız (2012)
- Yolun Sonundaki Ev (2018)
- Köpekli Çocuklar Gecesi (2019)
- Yazarlarevi Cinayeti (2022)

Deneme

- Surönü Diyalogları (2016)

Öykü

- Elveda Alyoşa (1991)
- Madrid'te Ölmek
- Mırınalı Madride (2007)

Anlatı

- Bir Dönem İki Kadın: Birbirimizin Aynasında (Melek Ulagay ile, İstanbul 2011) Yetim Kalacak Küçük Şeyler (2014)
- Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk
- Oya Baydar ile Nehir Söyleşi (Ebru Çapa ile, 2018)
- 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri (2021)

 

İlgili İçerikler