İyi yönetişim ve meşruiyet
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

İyi yönetişim ve meşruiyet

Türkiye iyi yönetilmiyor, iktidar meşruiyetini yitirdikçe baskıcı önlemlere başvuruyor, demokrasiden uzaklaşıyor

İyi yönetişim ve meşruiyet
Erdoğan ve Trump

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın geçenlerde meşruiyet konusunda söylediği sözler kıyamet kopardı. Bu konuda yazı yazmayan kalmadı. Konunun önemi nedeniyle ben de kervana katılmak istedim.

Tom Barrack şöyle diyor:

“Türkiye’de bir demokrasi var ama otoriter gibi. Başkan Trump dahice bir şekilde ‘çözüm olarak ona meşruiyet vermeliyim’ dedi.”

Bu sözlerden anlaşılan, Trump Türkiye’de iktidarın bir meşruiyet sorunu olduğu sonucuna varmış. Meşruiyet eksikliğinin ABD desteğiyle giderilebileceğini düşünüyor. Bu sözler şu varsayıma dayanıyor: ABD öylesine güçlü bir devlettir ki, meşruiyetini yitirmiş bir iktidar, onun desteğiyle işbaşında kalabilir. ABD’nin desteği halk desteğinin yerine geçebilir. Gerçi Barrack ertesi gün sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyen beyanlarda bulundu. Ama sözleri, Türkiye’deki iktidarın meşruiyet sorununu su yüzüne çıkarmıştı.

Meşruiyet, bir ülkede yaşayan yurttaşların devletin yönetme hakkının bulunduğunu kabul etmesi ve devletin yürürlüğe koyduğu yasalara uyması olarak tanımlanabilir. Demokratik meşruiyet hem yasama, hem de yürütme organı için geçerli.

Bu tanım egemenliğin kaynağının halk olduğu ilkesinin ifadesi. Halkın rızası olduğu sürece bir iktidar ülkeyi yönetme hakkına sahiptir. Meşruiyet, dinamik bir kavram. Seçimle iş başına gelen ve meşruiyete sahip olan bir iktidar, zamanla hukuk devletinin çizdiği sınırları içinde kalmadığı ya da insan haklarını ihlal ettiği için meşruiyetini yitirebilir. Demokrasiyle yönetilen bir ülkede meşruiyetini yitiren iktidarın seçime gitmesi gerekir.

Meşruiyet yönetenle yönetilen arasındaki bir ilişki. Yabancı bir devletin başka bir devlete meşruiyet vermesi söz konusu olamaz. Yabancı bir devletin desteği, bu devlet ABD bile olsa, halk desteğinin yerine geçemez.

Hukuk devleti ile temel hak ve özgürlükler siyasal iktidara meşruiyet veren en önemli unsurlar. Hukuk devleti ile siyasal iktidar karşı karşıya değil, iç içe geçmiş kavramlar. Amaç da bireyin haklarının, insanlık onurunun devlet tarafından etkili bir biçimde korunması.

Siyasal iktidarın halkın rızasına dayanması, ikisi arasında doğrudan bir ilişki bulunması demokrasiyle yönetilen ülkeler için geçerli. Totaliter-otoriter rejimlerde ise oyunun kuralları çok değişik. Bu tür rejimlerde iktidar ya da ülkeyi yöneten tek adam, halkın rızası olmadan da iktidarda kalacağına inanır.

Bunun için hukuk devleti, yargı bağımsızlığı rafa kaldırılır. Bir baskı, korku rejimi kurulur. Bu gibi rejimlerde halkın iradesinin üstünde, ondan daha önemli “dava” vardır. Kendi meşruiyetlerinin temelini “dava” oluşturur. Davanın dayandığı ideolojik nedenler kişisel çıkarlarla karışabilir. “Dava” uğruna hukuk, araçsallaştırılır, temel hak ve özgürlüklere yasaklar getirilir. “Dava” devlet terörüne yol açar. Hukuksuzlukla terör el ele yürür.

İktidarın halkın rıza vermesiyle meşruiyet kazandığı görüşünü, 17. yüzyıl düşünürü John Locke’a kadar götürebiliriz. Locke’a göre, insanlar doğuştan yaşam hakkı, özgürlük, mülkiyet hakkı gibi doğal haklara sahiptirler. Bu haklardan bazılarını güvenceli, istikrarlı bir yaşam sürdürmek amacıyla bir sözleşme yaparak devlete devrederler. Rıza vermenin amacı özgürlüklerin korunmasıdır. Bunu garanti altına alacak olan da hukuk devletidir. Devlet, halkın rızasıyla var olduğundan ve insan haklarını ve kamu yararını korumak amacı güttüğünden, bu amaca aykırı hareket ederse halk buna karşı direnebilir ve iktidarı değiştirebilir. Yönetim yetkisi halk tarafından verildiği gibi halk tarafından da geri alınabilir. İktidarın meşruiyeti ve hükümet etme yetkisi kaynağını halkın güveninden alır. Halkın güvenini yitirirse iktidar meşruiyetini de yitirir. Locke’ın düşüncesinde, meşruiyetini yitiren iktidarın kuvvet kullanmaya da yetkisi yoktur.

Günümüzde otoriterliğin yükseldiği ve demokrasinin zayıfladığı bir dünyada Locke’un görüşleri geçerliliğini korumakta. Ancak hükümetin meşruiyeti başka açılardan da önemli. Günümüz dünyasında “yönetim” giderecek yerini “iyi yönetişime” bıraktı. İyi yönetişim, kamu kurumlarının kamusal işleri nasıl yürüttüklerinin, kamu kaynaklarını nasıl kullandıklarının, insan haklarına saygılı davranıp davranmadıklarının, yolsuzluğu önleyip önlemediklerinin, hukuk devletinin gereklerine uyup uymadıklarının ölçülmesi.

Yapılan bilimsel araştırmalar, hükümetlerin meşruiyetleri ile iyi yönetişim arasında doğrudan bağlantı olduğunu gösteriyor. Hükümetin meşruiyete sahip olması aynı zamanda yönetişimin kalitesini de kararlaştırıyor. Yurttaşların hükümete güven beslemeleri, hükümetin iktidar olmaya ve iktidarı kullanmaya hakkı olduğu konusunda yaygın bir inancın bulunması, hükümetin politikalarını uygulaması bakımından uygun bir ortam yaratıyor. Ayrıca yurttaşların hükümetin meşruiyete sahip olduğuna inanması, onların yasalara uygun hareket etmelerine, böylelikle hukuk devletinin güçlenmesine yol açıyor. İktidarın meşruiyete sahip olduğu bir devlette yurttaşlar, düşüncelerini serbestçe ifade etmek olanağını bulduklarından bunları susturmak için şiddete başvurma nedeni kalmıyor. Bütün bunlar, Cambridge Üniversitesi’nde 2024 yılında yayımlanan meşruiyet ile yönetişim arasındaki ilişki konusunda, 66 devleti içeren bir araştırmanın sonuçları.

Araştırma sonuçlarına göre, hükümetin meşruiyeti arttığı ölçüde, yönetişim olumlu gelişiyor. görülüyor. Aynı şekilde iyi yönetişim geliştikçe hükümete duyulan güven, hükümetin meşruiyeti de artıyor.
Araştırmanın bağımlı değişkeni yönetişim. Bu geniş bir yelpazeden alınan verilerle ölçülüyor. Önde gelen iki kriter hukuk devleti ve hükümetin kalitesi. Hukuk devleti göstergesi olarak yurttaşların hukuka olan güveni ve hukuk kurallarına uymalarına ilişkin anlayışları kullanılıyor.

Siyasal meşruiyet için ise iki gösterge kullanılıyor: Hukuk, ve rıza verilmesi.

Araştırmanın sonucu iyi yönetişim ile siyasal meşruiyet arasında pozitif bir bağlantı olduğunu ortaya koyuyor. 66 devlet arasında yapılan araştırmada Danimarka en fazla puanı, Pakistan en az puanı alıyor. Türkiye ise gerek meşruiyet, gerek yönetişim bakımından en sonlarda. Pakistan’a yakın bir yerde. İran, Bulgaristan, Romanya, Fas, Türkiye’nin önünde.

Türkiye’de Ekrem İmamoğlu’nun cezaevine konulması ve diplomasının iptaliyle başlayan yeni demokratiksizleşme döneminde iktidarın siyasal meşruiyetinin de olumsuz etkilendiği görülmekte. Türkiye’de de artık bir rekabetçi otoriter rejimden söz etmek olanağı yok. Cumhurbaşkanı’nın en önemli rakibi olan İmamoğlu’nun serbestçe yarışması engellenince, “rekabetten” söz edilebilir mi? Türkiye “rekabetsiz” bir otoriter rejime doğru yürüyor.

İmamoğlu’nun ve CHP’li seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, birçok belediyeye kayyum atanması, büyük bir toplumsal tepkiye yol açtı. Erdoğan iktidarının meşruiyet kaynağı seçimlerdi. Şimdi Erdoğan’ın en güçlü rakibinin seçime girmesinin engellenmesi yanında seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak tutuklanmaları, muhalefet üzerindeki baskılar AKP iktidarının meşruiyetini de ortadan kaldırdı. Medyanın yüzde doksanı iktidar tarafından kontrol edilmesine karşın halkın büyük bir çoğunluğu belediye başkanlarının tutuklamalarının siyasal nedenlerle olduğuna inanmaya devam etti. Bu durumda iktidarın elinde tek seçenek kalıyordu: baskı, şiddet yoluyla iktidarda kalmak.

AKP iktidarı 2013 yılından sonra iyi yönetişim bakımından sürekli bir gerileme gösterdi. Özellikle hukuk devleti, hesap verilebilirlik, temel hak ve özgürlüklere saygı gibi temel göstergelerdeki gerilemeyi açık bir biçimde görüyoruz. 2023 Legatum raporuna göre; yönetişim kalitesi bakımından Türkiye 128. sırada. Yönetişim notu 2013’te 52.8 iken, 2023’de 36.9’a düştü. 19 Mart’tan sonra bu düşüşün çok daha sert olacağı beklenmeli.

Türkiye iyi yönetilmiyor. Meşruiyet ile yönetişim arasındaki ilişki Türkiye’nin neden iyi yönetilmediğini de açıklıyor. Ekonomi kötüye gittikçe, kitlelerin yoksulluğu arttıkça, gelir eşitsizliği çoğaldıkça, bürokrasiye liyakat yerine sadakat egemen oldukça, insan hakkı ihlalleri, adaletsizlik, mevcut düzeninin belirleyicisi haline geldikçe insanların hükümete olan güvenleri de yok oluyor. İktidar meşruiyetini yitiriyor. İktidar meşruiyetini yitirdikçe baskıcı önlemlere başvuruyor, demokrasiden uzaklaşıyor. Bu durum yönetişimin daha da kötüye gitmesine yol açıyor.

Türkiye’nin bu kısır döngüden çıkabilmesi, ancak demokrasiye, hukuk devletine, insan haklarını saygıya dayanan, halka güven veren, demokratik meşruiyete sahip, ülkeyi iyi yönetişimin ilkelerine uygun bir biçimde yöneten yeni bir iktidarla mümkün olabilir.

İlgili İçerikler