Önemli zamanlardan geçiyoruz. Türkiye bir yol ayrımında. Meydana gelen ve gelecek olaylar, Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda nasıl bir devlet ve toplum olacağını kararlaştıracak.
19 Mart sonrasındaki gelişmeler, AKP’nin büyük stratejisinin uygulamaya koyulmasının sonucu. 2024 seçimleri ve anketler, AKP’nin seçimle iktidarda kalamayacağını ortaya koydu. Bunun üzerine AKP, demokrasi dışı yollardan iktidarda kalmanın yolunu araştırmaya başladı. Bunun yolu iktidar alternatifi olan CHP’yi işlevsiz kılarak iktidar alternatifi olmaktan çıkarmak ve Erdoğan’ı yeniden Cumhurbaşkanı yapmaktan geçiyordu. Bir kere bu yola girince, AKP hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, temel hak ve özgürlükler gibi demokrasiyi oluşturan değerlerle bağını kopardı.
İlk aşamada CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve Erdoğan’ın en önemli rakibi Ekrem İmamoğlu, birçok çalışma arkadaşıyla birlikte cezaevine konuldu. Arkasından 17 ilin CHP’li belediye başkanları gözaltına alındı ve tutuklandı. Ancak CHP’den gelen sert tepki karşısında yeni bir aşamaya geçildi. Eski CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin, 5 bin polisin desteğiyle İstanbul İl Başkanlığı koltuğuna oturtuldu. Bunun yanında bazı CHP’li Belediye Başkanları CHP’den istifa ederek AKP’ye geçmeye “ikna” edildi. İstifa nedeni ne olursa olsun, bu transferlerin büyük bir etik sorunu doğurduğu ve bu etik sorun nedeniyle bu kişilerin, hangi partide olursa olsun, siyaset yapmalarının güç olacağı ortada.
Bütün bu gelişmeler, AKP’nin oyunu arttırmadı, tersine düşmesine yol açtı. Ama öyle anlaşılıyor ki, AKP rıza üretmekten, halk desteğini aramaktan vazgeçti. AKP, rıza değil, itaat arıyor. Şiddete başvurarak bu yoldan iktidarda kalmaya çalışıyor.
Siyaset şiddettin reddidir. Şiddet varsa, siyaset yoktur. Şiddet varsa, tahakküm vardır, baskı vardır, hukuksuzluk vardır, insan haklarının ihlali vardır. Bugün Türkiye’de AKP’nin şiddet yoluyla iktidarını sürdürmesi karşısında siyasetin alanı iyice daralmış, siyaset yapma olanağı kalmamıştır. O zaman geriye kalan seçenekler ya bu baskı, tahakküm, şiddet rejimine sessizce boyun eğmek, gündelik yaşamın rutini içinde uyum sağlamak, ya da bu rejimi reddederek bir demokrasi mücadelesinin içinde olmak, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürdürmek. Uyum sağlamayı seçmişseniz o zaman otoriter bir rejimin demokrasi karşıtı doğrularını da kabul ederek yaşamanız gerekecek. Demokrasi mücadelesi ise bir hakikat arayışı, hakikati söyleme cesareti demek.
İktidar ve şiddet birbirlerinin karşıtıdır. Şiddet iktidarın tehlikeye düştüğü durumlarda ortaya çıkar. Bu nedenle şiddet, güçsüzlüğün bir göstergesi. AKP, halk desteğini yitirdiği, iktidardan düşme olasılığı ortaya çıktığı için şiddete başvurmakta. Ancak bu yoldan iktidarda kalabileceğine inanıyor. Oysa gerçek bunun tam tersi. Şiddete başvurdukça, bunun toplumda uyandırdığı infial, iktidarın meşruiyetinin sorgulanmasına ve iktidardan düşme sürecinin hızlanmasına yol açıyor.
Burada sözünü ettiğimiz şiddet, sadece kolluk güçlerinin toplanma ve ifade özgürlüğü hakkını barışçı bir biçimde kullanan kalabalığa karşı orantısız güç kullanması gibi fiziksel şiddet değil. Bunun yanında bir de “yargısal şiddet” söz konusu. İktidarın talimatıyla hareket eden savcı ve yargıçların, suçlar icat edip sadece bir siyasal partiye mensup oldukları için masum insanları tutuklayıp cezaevine göndermeleri de bir tür şiddet. Bu şiddete karşı direniş ise, bir demokrasi, bir hak talebidir. Bu talep şiddet içermez.
İktidarın yasal olmayan şiddetini reddederek buna karşı şiddetsiz bir demokrasi mücadelesi verilmesi bir yurttaşlık görevi, bir kolektif sorumluluk. Meydana gelmesinde hiçbir payımızın olmadığı, demokrasi karşıtı bir durum karşısında “bana ne” demeyip mücadeleye katkıda bulunmak, içinde yaşadığımız topluma, kendi halkımıza karşı duyduğumuz sorumluluğun gereği.
Demokrasi mücadelesinin başarılı olması her şeyden önce, sorunun iki siyasal parti arasındaki bir çekişme değil, Türkiye’nin demokrasi ile yönetilip yönetilmeyeceği olduğu gerçeğinin toplum tarafından anlaşılmasına bağlı. Aynı zamanda geniş halk kitlelerinin bu mücadelenin öznesi olması önemli. AKP iktidarının yoksullaştırdığı insanlar, emekçiler, emekliler, işsizler toplumun kenarına itilenler, ezilenler bu mücadelenin içinde olmalı.
Demokrasi mücadelesinin toplumsallaştırılmasında sivil topluma ya da demokratik kitle örgütlerine büyük bir rol düşüyor. Demokratik kitle örgütleri çok çeşitli. Her birinin farklı çalışma alanları, farklı dünya görüşleri, farklı örgütlenme biçimleri var. Bütün bu farklılıkları koruyarak hiyerarşisiz, eşitliğe dayanan, yatay bir ağ şeklinde iş birliğinin gerçekleştirilmesi, demokrasi mücadelesinin başarısını sağlayacak büyük bir adım olur. İçinde bulunduğumuz durumun ciddiliği ve ağırlığı karşısında görüş ayrılıkları ne olursa olsun, demokrasi ve eşitlik ortak paydası üzerinden bir iş birliğini sağlamak kaçınılmaz oldu. Şunu açıkça görmeliyiz ki, ancak Akbelen’den kadın hareketine, emekçilerin grev hakkından Kürtlerin, Alevilerin demokratik taleplerine kadar uzanan bir ortak çizgide iş birliği sağlandığı takdirde bir toplumsal aktör olunabilir. Yeni bir güç merkezi oluşturulabilir. Direniş sadece bir siyasal partinin işi olmamalı. Direniş bütün ezilen halk kitlelerinin sesi olmalı.
CHP’nin haftada iki kere yaptığı mitingler, bu mitinglerdeki kalabalığın coşkusu çok önemli. Ancak demokrasi mücadelesi bununla sınırlı kalmamalı. Halkın geniş katılımıyla şiddetsiz, barışçı eylemler süreklilik göstermeli ve her türlü mekânda yer almalı. Demokrasi mücadelesi bir halk hareketine dönüşmeli.
Bunun için bir sivil toplum örgütlenmesine ihtiyaç var. Bu amaçla demokratik kitle örgütlerinin bir araya geldiği bir forumu düşünmeliyiz. Bu gerçekleşirse, demokrasi mücadelesinde büyük bir adım atılmış olacak.
Unutmamak gerekir ki, Minerva’nın baykuşu karanlıkta uçar. Minerva’nın baykuşu bilgeliği simgeler. İrademiz ve onun da ötesinde yaşamımız üzerindeki pusu karanlık bir zamanda ortaya çıkmıştır. Pusuya soğukkanlı bir bilgelikle karşılık verirsek çökertebiliriz. En parlak anlar, en karanlık zamanlardan sonra gelir. Minerva’nın Baykuşu uçuşa geçmiştir.


