Utanıyorum
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Utanıyorum

AB raporunu okurken utanç duydum. Türkiye ile ilgili böyle bir raporun yazılmış olmasında utanç duydum. Türkiye’yi bu noktaya getirenlerle, zulmedenlerle aynı ülkede yaşadığım için, aynı vatandaşlığı paylaştığım için utanç duydum. Hukuka aykırılıkları AİHM ya da AYM tarafından saptanmış yargı kararlarıyla yıllardır özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar için utanç duydum. Bütün bu adaletsizlikler karşısında yeterli ve etkili olamamanın verdiği çaresizlik nedeniyle utanç duydum

Utanıyorum

Milli takımın Dünya Futbol Şampiyonası’ndan elenmesinden sonra, takımın as oyuncularından Arda Güler, “Çok üzgünüz, utanç duyuyoruz” demiş. 

Arda’nın utanç duymasına gerek yok. Sonunda futbol maçı bir spor müsabakası. Yenmek de var, yenilmek de. Yensek daha iyi olurdu. Ama olmadı. Bir dahaki karşılaşmaya eksiklerimizi görüp daha iyi hazırlanmak gerek. Nasıl ki öyle oldu. 

Utanç duyulacak başka konular var. Örneğin, Avrupa Parlamentosu’nun birkaç gün önce kabul ettiği Türkiye ilgili rapor: Ne diyor bu rapor? 

Başlangıç bölümünde Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmaları sayıyor. Uzun bir liste. Türkiye’nin taraf olduğu bu anlaşmalardan doğan yükümlülükleri var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Sözleşmesi gibi. Bunların birçoğunda Türkiye’nin bu yükümlülüklerini yerine getirmediğini görüyoruz.  

Rapor, önce demokrasi açısından Türkiye’nin resmini çiziyor, Türkiye’de yargı bağımsızlığının alarm verici bir düzeyde olduğuna, Türkiye’nin ceza ve terörle mücadele yasalarının, seçilen belediye başkanlarını, muhalefet siyasetçilerini, insan hakları savunucularını bastırmak için kullanıldığına, Türkiye’nin demokratik standartlar bakımından hem ulusal, hem de yerel düzeyde ciddi bir gerileme içinde bulunduğuna, muhalefet partilerine mensup 28 belediye başkanının tutuklandığına ve görevlerine son verildiğine, 11 belediye başkanı yerine kayyım atandığına, Ekrem İmamoğlu’nun asılsız iddialarla 19 Mart’tan beri cezaevinde bulunduğuna, Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamadığına işaret ediyor. 

Raporun, Türkiye’nin AB üyeliği bölümünde, Türk halkının çoğunluğunun AB’ye tam üye olma isteğine ve hükümetin bu yöndeki beyanlarına karşın, üyeliğin Kopenhag kriterlerinin gerçekleştirilmesinden geçtiği belirtilmekte ve Türk hükümeti, AB kapısında bekletilmesinden duyduğu üzüntüyü ifade etmek yerine, hukuk devleti, insan hakları, demokratik standartlar, basın özgürlüğü ve başka özgürlükler alanındaki eksiklerini giderecek önlemler almaya davet edilmekte. Raporda, AB’nin eleştirisi de var. AB kurumları ve üye devletler de Türkiye’de demokrasinin geri gidişi karşısında yeterince seslerini çıkarmadıkları için eleştirilmekte. 

Raporun tam üyeliğe geçiş süreci bölümünde, tam üyelik için geçerli koşullara değiniliyor. Bunlar, demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlükler. Rapor, Türkiye’de bağımsız bir yargı olmamasını ve yargıdaki çifte standardı kınadıktan sonra AİHM kararlarındaki ilkeleri ve masumiyet karinesini ihlal eden gizli tanık uygulamalarına son verilmesini öngörmekte. 

Raporda yer alan ilgi çekici görüşlerden biri de şu: Rapora göre,  AB’nin genişleme politikası yeni bir hız kazanmış durumda. Ancak Türkiye’ye gerekli demokratik reformları yapamadığı için bu fırsattan yararlanamıyor. Fırsattan yararlanmak için atılması gereken ilk adım AYM ve AİHM kararlarının uygulanması. Bu bağlamda Rapor, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın hukuka aykırı biçimde cezaevinde tutulmasını kınıyor ve Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamasını sağlamak için Avrupa Komisyonu’nun ve üye devletlerin bütün diplomatik kanalları kullanılmasını istiyor. Rapor ayrıca Can Atalay ve Tayfun Kahraman’la ilgili AYM kararlarına uyulmaması ve bu iki kişinin cezaevinde tutulmasını kınıyor ve Ayşe Barım’ın mahkumiyet kararından dehşete düşüldüğü belirtiliyor. 

Rapor’da CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına, 10 bin sayfalık iddianamesine, diplomasının iptaline geniş yer veriliyor, hedef alınması kınanıyor, bu gibi tutumların AB-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesini engellediği belirtiliyor. 

Yerel demokrasinin gerilediği görüşüne yer veriliyor. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, kayyım atamaları kınanıyor. 

Mehmet Pehlivan, Ramazan Demir gibi avukatların tutuklanmasının savunma hakkına müdahale oluşturduğu, kabul edilemeyeceği belirtiliyor. 

Basına uygulanan baskılar eleştiriliyor. Tutuklanan gazeteciler zikrediliyor. Basın ve ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaların kaldırılması konusunda hükümete çağrı yapılıyor.  

Barışçı gösterilerde polisin aşırı güç kullanılmasından ve gösteri yapma özgürlüğünün ihlalinden duyulan endişenin altı çiziliyor.  

Rapor çok kapsamlı. Ele aldığı her konuya bu yazı çerçevesinde değinmek olanaksız. Ancak Türkiye’nin laiklikten uzaklaşmasından, kadın hakları ve kadına karşı şiddet ve LGBTİ+ haklarının ihlalinden duyulan endişeye de yer verdiğini belirtmekle yetinelim. 

Raporun son bölümünde, Türkiye’de görülen demokrasideki ciddi geri gidiş karşısında yaptırım uygulanması, bu çerçevede AB’deki mal varlıklarının dondurulması öngörülüyor. Rapor yaptırım uygulanmasını istediği kişileri şöyle sıralıyor: Temel hak ve özgürlüklerin ciddi ihlaline yol açan resmi kişiler, kayyım görevini üstlenenler ya da devletin baskı mekanizmasının anahtarı aktörler (bu bağlamda Akın Gürlek’in ismi zikrediliyor.)

Rapor, 17 Haziran tarihinde 107’e karşı 381 oyla kabul edildi. 

Rapor, Türkiye’de iktidar çevrelerinde öfkeye yol açtı. Oysa raporda verilen mesaj açık: AB ile ilişkilerin geliştirilmesini, tam üyelik müzakerelerinin yeniden başlamasını istiyorsanız, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti konularındaki geri gidişi durdurmalı, eksikliklerinizi gidermelisiniz. Başka bir deyişle, sorun AB ile aynı değer sistemini paylaşıp paylaşmadığımız.  

Türkiye’nin giderek daha otoriter bir rejime kaydığı, yargının muhalefeti sindirmek için kullanıldığını herkes görüyor. Bu raporda yer alan  gözlemlerin benzerlerini başka STK’ların raporlarında da bulabilirsiniz. O nedenle öfkenin muhatabı, bu raporları yazanlar değil, Türkiye’yi bu duruma düşürenler olmalı. 

Dünya Basın Özgürlüğü 2025 endeksinde Türkiye’yi 180 devlet arasında 159. yapanlara ya da Özgürlük Evi raporlarında Türkiye’yi yarı özgür kategorisinden özgür olmayan devletler kategorisine düşmesine neden olanlara sormak gerek: Biz nasıl bu noktaya geldik? 

Bu AB raporunu okurken utanç duydum. Türkiye ile ilgili böyle bir raporun yazılmış olmasında utanç duydum. Türkiye’yi bu noktaya getirenlerle, zulmedenlerle aynı ülkede yaşadığım için, aynı vatandaşlığı paylaştığım için utanç duydum. Hukuka aykırılıkları AİHM ya da AYM tarafından saptanmış yargı kararlarıyla yıllardır özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar için utanç duydum. Bütün bu adaletsizlikler karşısında yeterli ve etkili olamamanın verdiği çaresizlik nedeniyle utanç duydum. 

Utanç duygusuyla yaşayan benim gibi pek çok insanın olduğunu biliyorum. Utanç duygusu aynı zamanda  öfkeye yol açar. Öfke, utanç duygusuyla beslenir. Toplumsal bir utanç duygusunun beslediği toplumsal bir öfke ise değişimin önemli  bir dinamiğidir. 

Primo Levi, Auschwitz’den çıkarken “insan olmaktan utanmak”tan söz eder. Bu sözün altında insan olmanın getirdiği ortak bir sorumluluk yatar. İnsan olmaktan utanmak istemiyorsak, insan olmanın getirdiği ortak sorumluluğu üstlenmemiz gerekir. 

İlgili İçerikler