“Panta rhei” (Πάντα ῥεῖ)… (Eski Yunanca πάντα ῥεῖ, her şey akar anlamına gelir), Herakleitos’un öğretisini tanımlayan bir özdeyiştir bu. Ona göre sürekli bir değişim, devinim vardır. “Akış” kavramının ateş ve su kavramlarında karşılık bulması ilginç bir dikkat alanı oluşturur. Sanatın böyle bir akış içinde dönüşüm göstererek zaman içinde farklı biçim ve estetik anlayışlarla evrensel kültüre yön verdiğini düşünüyorum. Herakleitos’un “Panta rhei” anlayışı sanat tarihine uygulandığında, sanatın hiçbir zaman sabit bir “öz”e sahip olmadığını; aksine sürekli dönüşen, kendini yıkarak yeniden kuran bir alan olduğunu görmek mümkün.
Akışın boşluğa ihtiyacı var boşluğun olmadığı yerde katı bir sıkışıklık var; akış imkânsızdır. Akış hem boşlukta akar hem de boşluklar üreterek ilerler. Bu aslında bedenin ve bedensizliğin diyalektiğidir. Hareketin kucağıdır boşluk. Beden bir yoğunlaşma, bir sınır, bir biçim. Bedensizlik ise saf yokluk değil; potansiyel alanı gibi. Yani beden akışı biçimlendiriyor, boşluk ise ona imkân veriyor. Sadece beden olsaydı katılık olurdu; sadece boşluk olsaydı yönsüz dağılma olurdu. Yaşam bu ikisinin ritmik geriliminde ortaya çıkıyor.
Hareket eden şey sadece mevcut boşluklardan geçmez; geçtiği yerde yeni açıklıklar da açar. Düşüncede de böyle: yeni bir fikir eski anlam örgüsünde çatlak açar. İlişkilerde de böyle: gerçek temas, tarafların birbirinde biraz alan bırakabilmesine bağlıdır. Tam sahip olma arzusu akışı öldürür.
Doğu düşüncesinde boşluk (özellikle Taoist ve Zen geleneklerinde) verimsiz bir hiçlik değil, işlevselliğin kaynağıdır. Bir çömleği işe yarar yapan şey içindeki boşluktur. Müzikte notaları anlamlı yapan sessizlik aralıklarıdır. Mimarlıkta mekânı “mekân” yapan duvarlar kadar açıklıklardır. Bedende nefes alma bile dolma ve boşalma döngüsüdür.
Belki de “akış” dediğimiz şey, tam da yoğunluk ile açıklık arasındaki sağlıklı geçirgenlik. Çok fazla katılık tıkanma yaratıyor; fazla çözülme ise form kaybı. Canlılık ikisinin arasında titreşiyor. Boşluk akışın koşuludur; akış ise boşluğun üretimidir.
İnsan zihni sürekli doluyken düşünemez hale geliyor. Yaratıcılık çoğu zaman bir “iç açıklık” anında ortaya çıkıyor. Sessizlik, duraksama, yalnızlık, nefes – bunlar boşluk yaratıyor ve akış yeniden mümkün oluyor.
Sanat, belki de en yoğun biçimde, akış ile boşluk arasındaki gerilimde ortaya çıkar. Çünkü sanat ne yalnızca bir doluluk üretimidir ne de salt bir yokluk deneyimi; o, biçim ile açıklığın birbirini sürekli dönüştürdüğü bir eşikte var olur. Her yapıt, görünür olan kadar görünmeyen tarafından da kuruludur. Söylenen kadar susulan, çizilen kadar bırakılan, doldurulan kadar boş bırakılan alan tarafından.
Bu anlamda boşluk edilgen değildir. Boşluk, sanatın nefesidir. Bir resimde negatif alanın, müzikte sessizliğin, şiirde duraksamanın, sinemada kadraj dışının işlevi budur: yapıtın akabilmesi için geçirgen bir alan açmak. Tam doluluk estetik deneyimi kapatır; izleyiciye girecek yer bırakmaz. Oysa sanat, kendisini tamamlamayan bir yapı olarak işler. Yapıtın içinde her zaman eksik bırakılmış bir açıklık bulunur ve tam da bu nedenle yaşamaya devam eder.
Akış ise yalnızca hareket değildir; biçimlerin katılaşmasını engelleyen kuvvettir. Sanat tarihi boyunca her yaratıcı kırılma, aslında donmuş bir estetik düzenin içinde yeni boşluklar açılmasıyla gerçekleşmiştir. Avangard hareketler, modernizm, performans sanatı ya da deneysel sinema – bunların tümü mevcut biçimlerin sıkışıklığını delerek yeni bir dolaşım alanı üretmeye çalışır. Bu yüzden sanat yalnızca nesne üretmez; algının içinde boşluk açar. Görme biçimlerini gevşetir, anlamı sabitleyen yapıları çözer.
Burada beden ve bedensizlik arasındaki diyalektik yeniden görünür hale gelir. Sanat yapıtı maddesel bir bedene ihtiyaç duyar: ses, boya, taş, dil, hareket, görüntü. Fakat yapıtı sanat yapan şey yalnızca bu maddesellik değildir. Yapıt aynı zamanda kendi maddesini aşan bir açıklık üretir. Bir tablo yalnızca boya değildir; boya aracılığıyla açılan bir titreşim alanıdır. Bir şiir yalnızca sözcüklerden oluşmaz; sözcüklerin çevresinde dolaşan sessizlikten de oluşur.
Belki de bu yüzden sanat tamamen kapanmış sistemlere direnir. Çünkü mutlak belirlenim akışı öldürür. Tam anlamıyla açıklanmış bir yapıt artık hareket etmez; kendini tüketir. Oysa güçlü sanat yapıtları içlerinde hâlâ dolaşılabilecek boşluklar taşır. İzleyiciyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp yapıtın akışına dâhil eder.
Bu açıdan sanatçı da bir “doluluk üreticisi” değil, boşluk kurucusudur denebilir. Sanatçı, dünyanın katılaşmış yüzeyinde yarıklar açar; anlamın nefes alabileceği alanlar üretir. Yaratım edimi, belki de tam olarak budur: sıkışmış olanın içinde yeni akış imkânları yaratmak.
Ve belki sanatın etik boyutu da burada başlar. Çünkü akışa izin vermek, şeyleri kesin kimliklere hapsetmemek anlamına gelir. Sanat, varlığı kapatmak yerine açık tutar. Dünyayı tamamlanmış bir nesne gibi değil, sürekli oluş halinde bir hareket olarak deneyimlememizi sağlar… Bu nedenle sanat ne yalnızca biçimdir ne yalnızca boşluk. Sanat, biçimin kendi içinde boşluk açabilme yetisidir. Akışın görünür hale geldiği geçici bir yoğunluktur.


