|
Geçen haftadan devam... Bilim ve siyaset ilişkisi üzerine Psikiyatrist Dr. Oya Saldı Özgür ile söyleşimizin geçen haftaki 4. bölümünde, halk sağlığının yalnızca bilimsel değil aynı zamanda derin bir iktidar meselesi olduğunu ele alarak bilimsel bilginin politik bağlamlardan bağımsız olamayacağını ortaya koyarken, özellikle pandemi gibi krizlerde bu bilginin nasıl araçsallaştırıldığını tartışmıştık. Prof. William Bicknell’in “halk sağlığı, kimin ne zaman ve ne derece sefaletle öleceğine karar verme sanatıdır” sözü etrafında, sağlık politikalarının bireyleri değil sistemleri nasıl görünmez kıldığını örneklerle ortaya koymuştuk. Bu hafta, hakikatin politikasına odaklanıyoruz. |
Büyük bir olasılıkla, ideal bir dünyada bilim ve tıp, yalnızca kanıtlarla, etik değerlerle ve kamu yararı yaklaşımıyla yönlendirilirdi. Ne var ki, yaşadığımız dünya bu denli bir yalınlığa olanak tanımayacak kadar karmaşık. Gerçekte, bütçelerin, önceliklerin ve kamu güvenliğinin yalnızca laboratuvarlarda ve kliniklerde değil, parti merkezlerinde, parlamentolarda ve basın brifinglerinde de şekillendirildiği siyasi bir dünyada yaşıyoruz. COVID-19 salgını, iklim değişikliği tartışmaları ve üreme haklarıyla ilgili tartışmalar bize tıp ve bilimin siyasetten muaf olmadığını, aksine siyasetle iç içe olduğunu gösteriyor.
Ben, soracağım soruya çerçeve çizmekle meşgulken, Oya soruyu beklemeden söze giriyor; sorulara yanıt verirken, soruyu doğru anlamanın önemli olduğunu söylüyor. “Daha soru sormadım ki” diyemeden de açıyor konuyu: “Bazen kelimeler arasında dolaşırken, insanlar arasındaki anlaşmazlıkların çoğunun bundan kaynaklandığını düşünürüm. Öyle ya, en azından şimdi burada, sen ideal dediğinde ne kastediyorsun, ben ne anlıyorum? Yanıtlarımız da buna bağlı olarak değişiyor çünkü.”
“Haklısın,” diyorum Oya’ya ve bayıldığım iki iletişim kuramıyla devam ediyorum. “Kuram 1: Dünyadaki sorunların yarısı, insanların farklı şeyler için aynı kelimeyi kullanmasından kaynaklanır. Kuram 2: Dünyadaki sorunların diğer yarısı, insanların aynı şey için farklı kelimeler kullanmasından kaynaklanır.”
Karşılıklı gülüşüyoruz... Oya, “ideal” sözcüğünü irdelemeye devam ediyor, ideal dünya nedir diye... “Platon’un Devlet’inde tariflediği yönetimin hüküm sürdüğü mü, Thomas More’un Ütopik Ada’sındaki mi, Tomasso Campanella’nın Güneş Ülkesi mi? Hadi ortak bir anlayış geliştirdik diyelim; Lewis Carol’un Alice Harikalar Diyarında, Alice’e basitçe söylettiği şekliyle, zamanın üzerimizdeki etkilerini nereye koyacağız? ‘Dünü anlatmanın bir yararı olacağını sanmıyorum, çünkü dün başka biriydim…’ değil mi?”
“Dolayısıyla sorun”, diyorum Oya’ya, “siyaseti tıptan uzaklaştırıp uzaklaştıramayacağımız değil -muhtemelen siyasi etkiyi tamamen ortadan kaldıramayız (kaldırmamalıyız da aslında -halk sağlığının kamu politikasına ihtiyacı var çünkü), ancak çarpıtma ve kötüye kullanımı sınırlandırabiliriz. Türkiye gibi merkeziyetçi yapıya sahip ülkelerde, bilimsel kararlar çoğu zaman siyasi tercihlere bağlı olarak veriliyor. Ben senden çözüm önerileri duymak isterim.”
“İşte yine de yarattığım bu kafa karışıklığına bir nebze son verecek şahane bir sözcük biliyorum: Evrensel.” diyor Oya, “Zamana ve mekana kafa tutan bu sözcüğü, Gigis’in Yüzüğü’nde anlatılan etik gibi, günümüze taşıyan ana bir değer var, o da evrensel etik.”
|
“Tam burada, Lawrence Kohlberg’in ahlak kuramından söz etmek istiyorum. Kohlberg, ünlü psikolog Jean Piaget’nin öğrencisidir. Ancak, onun ahlakı yaşa bağlayan görüşlerine karşı çıkar ve yedisinde de yetmişinde de bireyin ahlak anlayışı, çıkarcı olup olmadığı ve olayların sonuçlarını görebilme becerileri açısından değerlendirilmelidir der.” Oya, bu kuramı klasik bir örnek üzerinden özetliyor:
“İkilemlere dayalı sorulara verilen yanıtlar ile altı ahlaki gelişim seviyesi hakkında fikir sahibi olabiliriz. Pek çok problematik kararın içinde en çarpıcı olanlarından biri, kırmızı ışık davranışı ile ilgili olandır.”
“İlk evrede cezadan kaçma ve ödül alma üzerine kurulu ahlak anlayışı söz konusudur; kişi kırmızı ışıkta polis yoksa geçer.”
“İkinci evrede temel, menfaat duygusudur. Pazar ahlakı, çıkara dayalı ahlak anlayışı vardır. Kaza yapmamak için durur. Ancak, işine yetişecekse geçebilir de.”
“Üçüncü evre olan kişiler arası uyum döneminde, temel etken toplum tarafından onaylanma, kabul edilme isteği üzerine şekillenir. Birey iyi çocuktur. Kırmızıda insanlar ayıplamasın diye durur.”
“Yasa ve düzen anlayışının esas olduğu kararlarda, toplum düzenini korumaya öncelik verilmiştir. Düzen, her ne pahasına olursa olsun, sürmelidir. Kırmızı ışıkta her şartta durulmalıdır.”
“Toplumsal huzur, yararlılık ve demokrasinin genel ilkeleri ile şekillenen beşinci evrede ise toplum tarafından konulmuş kurallar esastır. Kişi kırmızıda durur. Ancak bekleyen yaya yoksa geçmek ister.”
“Altıncı evre evrensel ahlak evresidir. Temel etken insan hakları, özgürlük, eşitlik ve adalet gibi soyut kavramlardır. İnsanı esas alır. Kişi, ahlak ilkelerini kendi seçip uygulayabilir. Kırmızı ışıkta diğerine saygısı nedeniyle durur. İnsan hayatının tehlikede olduğu acil durumlarda zorunlu olarak geçer.”

“İşte biz, evrensel değerler sistemini içselleştirebilmiş bu insanı yetiştirmeye öncelik verirsek, onun üreteceği bilim de siyaset de kendiliğinden ideal dünya amacına yönelecektir. Yine örnek üzerinden konuşursak, mesele, bugüne dek yaptığımız gibi yolların yönü, genişliği, ışıkların süresi, trafik polisinin otoritesi, yaya geçitlerinin yeri üzerine tartışıp durmaktansa, trafikte akan insan yapısı üzerine kafa yorabiliriz. O insan, belki de şu anda bizim hayallerimizde dahi canlandıramadığımız bir çözüm bulacak ve uygulayacaktır.”
Kohlberg’in Jean Piaget’nin bilişsel gelişim teorisinden esinlenerek geliştirdiği ahlak gelişimi kuramına bayılıyorum. Yani, diyorum Oya’ya, Kohlberg’e göre önemli olan, kişinin "ne" karar verdiği değil, "neden" o kararı verdiği- aldığı kararın gerekçesi onun ahlaki gelişim düzeyini gösteriyor. Oya’nın trafik ışığı örneğinden yola çıkarak, başka örnekler üretiyorum.
Sınavdan kalırsan bursun kesilecek. Yanındaki arkadaşın sana cevapları gösteriyor. Öğretmen fark etmiyor. Kopya çeker misin? Neden?
Çalıştığın kurumda kullanılan bir malzemenin insan sağlığına zararlı olduğunu öğrendin. Bunu açıklamak hem işini hem şirketi tehlikeye sokabilir. Kamuoyunu bilgilendirir misin? Yoksa susar mısın? Neden?
Oya’ya, evrensel etik ve ahlaki gelişimin ideal bir toplum ve bilim düzeni için önemli olduğunu; ancak bunun, bilimin ve tıbbın yönlendirici olabilmesi için bugünün şartlarında yeterli bir çözüm olmadığını söylüyorum. Çünkü, bu çerçevede hakikatin politikası üzerine düşünmek; halk sağlığını iyileştirmek ve bilimsel bilgiye olan güveni artırmak için kritik bir adım haline geliyor. Hakikatin politikası, bilginin yalnızca doğru bir şekilde aktarılmasını değil, aynı zamanda bu bilginin nasıl yorumlandığını, kimin tarafından ve hangi amaçlarla kullanıldığını da sorgulamayı içeriyor. Bilim insanlarının, politikacıların ve medya temsilcilerinin sorumluluğu, bu süreçlerde şeffaflığı ve hesap verilebilirliği sağlamak olmalı. Özellikle Türkiye gibi merkeziyetçi sistemlerde, bilimin özerkliğini koruyabilmek, hakikatin politikası için olmazsa olmaz bir adım olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda, halk sağlığını siyasetten tamamen yalıtmak yerine, bu ilişkinin sınırlarını özenle belirlemek ve bilimsel doğrularla uyumlu bir halk sağlığı politikası inşa etmek gerekir. Günümüzde bunun, özellikle meslek odalarının ve uzmanlık derneklerinin sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.
Oya, “Bu yanıtın seni tatmin etmeyeceğini daha verirken biliyordum” diyor, “Bu an için insanı umutsuzluğa iten bir yaklaşım. Belki olaya şöyle bakmayı benim de başarmam gerek: Biri uzun diğeri yakın hedeflerimiz ne olmalı?”
“Aslında sadece tıp değil, diğer tüm meslek örgütlerinin siyasette daha etkin rol oynamaları gerektiğine ben de inanıyorum. Burada asıl aradığımız; belgeye, kanıta dayalı karar alma yetkisini, o konuya vakıf kişilerden onay alarak kullanmaktan söz ediyoruz tabii. Yine bir analoji ile anlatırsak; bıçakların hangi aralıkta bileneceğini, ocağın altının ne kadar açılacağını, konservenin bozulup bozulmadığını çoktan çözmüş mahir bir aşçı varken, eti kör bıçakla doğramaya çalışan ve ocağı hangi ayarda yakacağını bilmeyen, üstelik de bozuk konservelerle yemeği murdar eden yalapşap bir siyasi yaklaşımla uğraşmak zorunda kalmamalıyız. Bunun için de alınacak tüm karar süreçlerinde şeffaflık ve çoğulcu yaklaşım ilk şart olmalı. Meslek örgütleri kanıta dayalı bilgilerini meclise sunabilmeli; meclis tarafından da bu bilgiler önemsenmeli.”
Haklısın, diyorum Oya’ya, her ne denli kanıta dayalı bilgileri meclise sunmak önemliyse de kamuoyu oluşturmak daha kritik bir cephe bence. Örneğin, halk sağlığı kongrelerini ele alalım. Tamam, bu tip akademik kongreler genelde profesyonelleri, halk sağlığı ve ilgili alanlardaki uzman ve asistanları hedef alıyor, ama bu kongreler gündem oluşturmak, kamuoyunu bilgilendirmek için de neden yapılmasın? Bütün günler olmasa bile, bir günü böyle bir amaç için neden harcanmasın? Her kongrede özel bir gündem belirlenmiş olsa da böyle bir kaygıyla planlanmamış olduğundan, bu gündem basında hiç yer bulmuyor. Bu çabayı tek başına değil, ortaklaşabileceğin farklı kurumlarla birlikte yapmak çok önemli, Türk Tabipleri Birliği (TTB) gibi örneğin. Düşünsene, gündeme oturmasını istediğin konuda, konunun farklı boyutlarının, çözüm önerilerinin tartışıldığı, önceden belirlenip davet edilmiş uzmanların perspektif yazılarını kitaplaştırıyorsun, basın kitleri hazırlıyorsun. Bunları toplantıyı yapacağın gün ve saate göre ambargoyla basına ulaştırıyorsun. Konuyu çarpıcı biçimde sunan kısa ama profesyonelce hazırlanmış bir videonun yanı sıra ister karikatür ister fotoğraf olsun, bir sergiyle başlatıyorsun kongreyi. Kongre kitabına konuyla ilgili perspektif yazan uzmanlar sunumlar yapıp, söyleşilere katılıyor. Evet, farkındayım, böyle bir şeyi ilk kez yaptığında istediğin yankıyı alamayabilirsin, ama inatla buna devam ettiğinde bir gün basının, siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, kamuoyunun, “Bu yıl Halk Sağlığı Uzmanları Derneği ve TTB ne diyecek?” diye merakla bekleyeceğine inanıyorum. Her yıl Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı Dünya Sağlık Raporu (World Health Report) ya da UNICEF’in yayınladığı Dünya Çocuklarının Durumu (State of the World’s Children) raporları gibi. COVID-19 pandemisi boyunca TTB’nin düzenli yayınladığı değerlendirme raporlarını hatırlarsın, onun gibi bir şey, ama konunun daha agresif bir biçimde iletişimi, her kanalın kullanılarak hedefteki kitlelere ulaştırılması çok önemli...
UNICEF’in Dünya Çocuklarının Durumu raporlarından örnekler (2017, 2021 ve 2024)
Ben bunları anlatırken, Oya onaylarcasına başını sallıyor, “Diğer yandan siyasi arenada, kamunun istek ve ihtiyaç önceliklerinin ve oy kaygısıyla verilecek ödünlerin bedelini, uzun vadede hepimizin ve çocuklarımızın ödeyeceğiyle ilgili anlayışın yerleşmesi için evrensel etik bilgisine ihtiyacımız var. Bu bana çok eski bir Hint fabl derlemesi olan, Beydeba’nın Kelile ve Dimne’sinden bir masalı anımsatıyor: Ayının birinin, çok sevdiği arkadaşının üzerindeki sineği kovmak için sineğe attığı taşla arkadaşının ölümüne neden olduğu masalı… İçinde bilgi olmayan sevgi bile sonunda zarar veriyor…”
Bugün için çözümlerin sınırlı olduğunun fakındayım. Geçen haftaki soruyu tartışırken, “sözde adalet duygusuna alıştığımızdan, elindekilerle yetinen, yapabileceğinin en iyisini yaparak sahneden çekilmek dışında seçeneği kalmamış olanlarız” demiştin ya, diyorum Oya’ya, sınırlılığın ötesinde, siyasetin kendi davulundan başka seslere kulaklarını kapattığı bir ortamda, işte o umutsuzluğa kapılmamamız gerek. Sesimiz yankı bulana dek susmak haram bize…
GELECEK HAFTA: Bilimin sesi, direnişin dili
| Altı bölüm süren söyleşinin tamamının yer aldığı PDF dosyası için tıklayın. |
Gigis'in sihirli yüzüğü bulma efsanesinin ender bir tasviri, Ferrara, 16. Yüzyıl (

