Oysa sen ölmüşsün!..
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Oysa sen ölmüşsün!..

"Gerçekte olanlara (ve olmayanlara) karşı, zihnimiz ve kalbimiz, kendi hakikatini hayal, hayal kırıklığı, umut, umutsuzluk, kurgu olarak üretmeye, yaratmaya muktedirdir işte"

Yoksa 15 Temmuz, darbeler, hakiki darbe karşıtı olmak ne demektir; bunlar üstüne mi yazmalıydım acaba?

Küçük bir notla geçip içimden gelen başka bir şeyi yazsam müsaadenizle.

Seçimlerden hemen önce benim seçim bölgemde bir "Deniz Gezmiş Anması" vardı.

Önce bir belgesel gösterildi; Deniz, Yusuf, Hüseyin. Sonra mahkeme safhası, idama gidiş. Gazete manşetleri. Salonda yarattığı heyecan.

Bitişte benim konuşmam gerekiyordu: "Belgeselde gözünüz Deniz'deydi, öyle mi?" diye sordum.

İkinci sorum şuydu: "Kimin yakaladığına, kimin hapsettiğine, kimin iddianame hazırlayıp kimin idama mahkûm ettiğine dikkat ettiniz mi?"

Hepsi apoletli subaylar, askerlerdi.

Halkımız, romantik biçimde ve yıllar yıllar sonra Deniz'i, Mahir'i, işte Che gibi sevene kadar, darbeleri de severdi; 27 Mayıs daha az, ama 12 Mart, hele 12 Eylül rekor destekle.

En güvendiği kurumdu o zaman; o zaman o devrimcileri asan, astıran.

27 Mayıs "sol görünümlü sağ" idi, ama ötekiler "safi sağ yumruk" idi. Ve 12'li ikisinin büyük çoğunluk desteğine sahip olmalarının sebebi, Türkiye'de muhafazakârlığın, dinciliğin, ama sağ liberallik ile bir kısım "Atatürkçülük"ün de kesif ikiyüzlülüğüydü.

Bu ikiyüzlülüğün bir turnusolu da 15 Temmuz oldu. En demokrat ve liberal geçinen "cemaatçiler" darbeye koştu; darbeye karşı "demokrat" geçinen "iktidar cemaati" de darbelerden ilham alan baskıcı, tekçi, otoriter, "ötekiler"den nefret dolu bir hiddet-şiddet rejimine koşturdu.

O yüzden, siz, belki şahsen siz değil de, bir kısmımız; Deniz, Mahir, Che filan romantizmine sarıldığında... Fark etti ki… "Oysa onlar ölmüş!" Ve aslında öldükleri, öldürüldükleri için; o günlerde yalnız, desteksiz, ilgisiz, halksız kaldıkları için öyle kolay ölmüşler, öldürülmüşler.

Birçok farkındalık zaten hep sonradan hep sonradan…

Tamam da şimdi bu hikâye ne!

Zorla böyle bir giriş yaptırdı yazı günümün 15 Temmuz'a rastlaması.

Esas hikâyem Amy ile Richard'ın rastlaşmasıydı.

Sene 1989, 12 Eylül'ün 9 yıl sonrası ama 12 Eylül ile ilgisiz bu hikâye.

29 yaşındaki Richard sadece bir gece Philadelphia'da kalacaktır. 19 yaşındaki Amy zaten oralıdır.

Bir oyuncakçı mağazasında rastlaşırlar. Artık kim nasıl başlamışsa söze, söz bitmez, göz durmaz, ses ve nefes geceye karışır. Bütün geceyi sanattan, sinemadan ve daha bir sürü şeyden konuşarak ve çokça yürüyerek geçirirler. Sabaha kadar.

Richard'ın sonradan anlattığına göre "öpüşme" olmuştur, evet. Daha ötesi ise sır kalmalıdır!

Sabahla birlikte yeni bir gün Richard'ı alıp götürdüğünde, bütün planları bir daha bir daha görüşmek üzerinedir ve daha doğal ne olabilir.

Telefonlar uzun uzun başlar, kısa kısa devam eder, aralıklar açılır ve sesleri de nefesleri de aralarındaki fiziki mesafenin duygusal mesafeyi açmasıyla birlikte boşlukta yankılanıp kaybolur.

Ama "o gece" kaybolmaz. Amy arkadaşlarına anlatmıştır mutlaka, ama Richard ona o gece dediğini hatırlar:

"Bu geceye dair bir film yapacağım." Amy "Nasıl yani" diye sormuştur hemen. "Tamamen bunun filmi işte. Bu duygunun."

Birbirlerini tekrar tekrar görme sözlerini tutamasalar da, Richard Linklater, 29 yaşında bir filmini yeni bitirdiğinde Amy ile tanışan yönetmen, 5 yıl sonra ona söyledigi o gecenin, o duygunun filminin çekimlerine başlar.

Amy ile irtibatı kalmamıştır ama işte Amy filmin içindedir, Julie Delpy'nin oyunculuğuyla. Richard da Ethan Hawke'ye bürünmüş, mekan Viyana olmuş, oyuncakçı yerine trendeki karşılaşmayla "bir gece sabaha kadar", yani filmin adıyla "Gün Doğmadan Önce" iki yabancı yürümüş, konuşmuş, susmuş, bakmış, gülmüş gülümsemiştir.

Linklater'ın umudu, Amy'nin filmin haberlerini, tanıtımını görünce galaya koşup gelmesidir. Gelmez Amy.

Film iki yabancının hikâyesini 9 sene sonra, yine aynı oyuncularla, bu kez Paris'te "Gün Batmadan Önce"yle sürdürür. Amy, pardon, filmdeki adıyla Celine, Richard'ın, pardon, Jesse'nin yazdığı kitabın tanıtımına gelir ve yine birlikte yürür, konuşurlar.

Richard, filmine gelmeyen Amy'yi, kitap tanıtımına gelen Celine ile hatırlar ve kurgular yine. Ukde, ilhama dönüşmüştür. Hakikat, kurguda yeni bir hakikate kavuşur.

Gerçekte olanlara (ve olmayanlara) karşı, zihnimiz ve kalbimiz, sıkça da sanat; kendi hakikatini hayal, umut, kurgu olarak üretmeye, yaratmaya muktedirdir işte.

Fakat Amy yine ortaya çıkmaz. İkinci filme rağmen de.

Ve aynı oyuncularla, yine 9 yıl sonra, bu kez Yunanistan'da geçen ve çifti artık kendi ikizleriyle birlikte gösteren "Gece Yarısından Önce" çekimi başlarken, birisi yönetmen Richard Linklater'a ulaşır:

"Ah, bilmiyor olmalısınız. Amy hayatta değil."

"Nasıl yani" sorusunu bu kez Richard sorar:

"1994 mayıs ayında bir motosiklet kazasında 24 yaşında öldü."

Yani Richard, Amy ile o tek ve uzun ve yoğun gecesinin ilhamıyla serinin ilk filmini çekmeden hemen önce!

Richard, Amy ile o tek gecenin ilhamıyla 18 yıl kadar sonra aynı oyuncularla üçüncü filme başlarken, Amy öleli de o kadar olmuştur işte.

Kurguda bir şekilde yaşayan, hakikatte ölmüştür.

"Gerçekte olanlara (ve olmayanlara) karşı, zihnimiz ve kalbimiz, kendi hakikatini hayal, hayal kırıklığı, umut, umutsuzluk, kurgu olarak üretmeye, yaratmaya muktedirdir işte."

Biraz yukarıda böyle yazmıştım.

Şimdi izninizle bunu tersine çevireyim.

Zihnimiz ve kalbimiz kendi hakikatini kurgu olarak ne kadar üretirse üretsin, o kurgu nereye varırsa varsın, söz konusu bir insan, bir hayat ise ve siz ona ne atfederseniz edin…

Hakikat, onun öldüğü yerde ve o anda kocaman "Artık çok geç" diye yazar, siz farkına varana kadar:

"Oysa sen ölmüşsün!"

Umur Talu kimdir?

Umur Talu, ilk, orta, liseyi Galatasaray Lisesi'nde yatılı okudu. 1980'de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi'den mezun oldu.

Üniversite döneminde Demiryolu İşçileri Sendikası ve Marmara Boğazları Belediyeler Birliği'nde çalıştı. Günaydın gazetesinde başladığı gazeteciliği, Güneş, Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, tekrar Milliyet, Star, Sabah, Habertürk'te sürdürdü. Muhabirlik, ekonomi servisi yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü, genel yayın yönetmenliği, köşe yazarlığı, kısa süre Paris temsilciliği yaptı.

Medyakronik başta olmak üzere, çok sayıda web sitesi ile dergide makaleleri yer aldı.

Birkaç dönem Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu'na seçildi, başkan yardımcılığında bulundu.

İstanbul Üniversitesi, Bilgi Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi İletişim fakültelerinde ders verdi.

Türkiye medyasında ilk "ombudsman"lik kurumunun kurulmasını gerçekleştirdi. 1998'de Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi'ni hazırladı.

Çalışmaları Türkiye Basın Özgürlüğü Ödülü, iki kez Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Köşe Yazısı Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Ödülü başta olmak üzere, çeşitli mesleki ödüllere değer görüldü. Aynı yıl, üç farklı gazetecilik örgütünden köşe yazarı ödülü aldı.

Bodrum: Yüzyıllık Yolculuk, Kadınımızın Hatıra Defteri gibi belgesellerde metin yazarlığını yaptı.

Sosyal Demokrasi, Fransa Bölümü (Turhan) Uçuran Bey Postanesi (Milliyet), Dipsiz Medya (İletişim), Bedelli Gazetecilik (Everest), Senin Adın Corona Olsun (Literatür) kitapları yayımlandı. Keynes'in (O. E. Moggridge, Afa Yay.) çevirisini yaptı.

 

İlgili İçerikler